Manzara: sular kıyıda buğulu, cam yeşili, açıkta madensi koyu-lacivert, koyu lacivert, koyulaci, kıpırtılı. Kısa, Günsür eksiltisi. İmza. Haluk dalgaları işaret ediyor, “Hacıdakis Ege’si”, bu da bir tür imza, göndermeler. Berrak hava, zeytinağaçları belki, o kadar uzaktan neyin ne olduğunun tespiti. Bir bira daha istiyor anlatıcı, gazeteler geldiyse onları da, lokantacı o saate kadar gelmediyse daha gelmeyeceğini söylüyor. Anların kısalığı çok paragraf, azıcık uzuncasında görünümün dökümü: boş yoğurt kapları, bir çuval patates, Haluk’un manyetolu telefona yürüyüşü, yıldırım İstanbul’un kısa sürede bağlanışı. Eskiden telefonlar. O saatte rakı içilmez, bira da içilmez ama içiyor anlatıcı, başka öykülerin anlatıcıları da bira içiyor bol bol, Mehmet nam anlatıcılar veya karakterler, Mehmetler anlatısı. Balığı kazımadan önce küle bulamak, hayır, oralarda dinamitle balık avlanmıyor, yasak. Haluk telaşlı, bir an önce İstanbul’a gidecek, yola çıkıyor, anlatıcı bir başına kalıyor orada. Merkezde manzara var yine, belki Van Gogh olsa bir şeyler, arazi resmi belki ama hayır, Haluk gitmeden önce Corot’u anımsatıyor, nesnel ve soğukkanlı. Sahne değişiyor, evdeyiz, Emel dolma için nane gerektiğini söyledikten sonra Daedalus’un cehennemi öğrendiğini ekliyor. Birileri Hüseyin’i çağırıyor “i”leri uzatarak, çocuktur, çağrılır. Emel ne okuyor, hem o manzaranın resmi illa çizilecek değil, yazısı da yazılabilir. Günsür’den kendine ipucu diye bir aşırı okuma, loş kuyunun kenarında balıklara ekmek atanın merakı balık uykusu. Gözleri açık mı? Anlatıcının aklına takılan. İlk öykü, ne buluntu, Günsür kesmeyi seviyor, kestiklerini birleştiriyor, özgün, bu öykü yine bütün görünüyor da diğer öyküleri daha parçalı, bağlantıları daha belirsiz. Okuru kâşif eder. Okurun kâşif olmadığı öykülerin benim için ederi üç paradır. “Karşılaşma” bir ânın yirmi yıl arayla iki kez yaşanması, ikinci kezin yılgınlığı biraz, ilişkide tükenme emareleri. Cendrars’ın şiirinden bir parça var başka öyküde, bu öyküye de alınabilir, aslında bütün alıntılar, göndermeler bütün öyküler için, çoğul kullanım. Cendrars: basıp gitmek, seyahat, geride kalanları bir dizeye, bir öyküye tıkıştırmaya çalışmak. Bir tür katılık, tıkanıklık, anlatıcı öyle günlerde çok içtiğini, erkenden uyumak istediğini söylüyor, huzursuzluğu giderecek kapanma. Muhatabına göre çok çabuk yenileniyor öyle, silkinme ânıyla birlikte kopuş, ezberlenmiş cümlelerle iletilen anlam, kadın öyle hissediyor, belki narsisist karşısındaki, iki yüz sözcük ezberleyebilen karganın anlatıcıya benzerliği. Beykoz’daki fabrikadan kalkan servis motoru müdür beyin eşini karşı kıyıya götürüyor, diyalog bir manzarayla kesiliyor, manzaralar diyalogları belirliyor çünkü müdür beyin eşini gördükten sonra, kadının yazdığı metni de okuduktan sonra yirmi yıl öncesini hatırlıyor: aynı sıkıntı, gidişin yol açtığı tekrar, işte, masadalar. Sevgi var, korunabilir, kadını sevdiğini söylüyor adam, kadından sevgi beklediğini. Düşme tehlikesine rağmen, ilişkileri uçurumun kenarında. Kadının dediği: “‘Bazı geceler,’ dedi, ‘uyku ile yarı uyanıklık arasındaki o belirsiz zamanlarda, bedenimdeki bütün gözlerimle uyanıyorum, …ve o bütün gözleri olduğu yerde kapatıp, başka bir yerde açmayı düşünüyorum. Ama o yerin neresi olduğunu bilemiyorum. Bu ve benzeri düşünceler, belki gece olduğu için, sanki suyun ve rüzgârın birbirine dokunuşu gibi, çok kolay geliyor. Öyleyse, neden zor oluyor? Ya da neden bazen böyle zor oluyor? Kolay olmalı aslında.’” (s. 19) Gidenin sesini bile hatırlamıyor adam, aslında yaşamının ta kendisiydi ama. Yıllar geçtikten sonra geride hiçbir şey kalmıyorsa şimdiyi neden kurtarmaya çalışıyor, bunu biliyor, yıllar çok uzun bir zamandır. Katlanılamayacak kadar uzun.
“Caïque”, bildiğimiz “kayık”, Araplardan Fransızlara, oradan nerelere, hayatları taşıyan sözcük. Kaş’ın oralar, öğleden önce demirlemek istiyor adam, teknesinde Belçikalı bir adamla kızı var. İş çıktığını söylemişler, bunları gezdirecek anlatıcı, yazıp çizmek için taşındığı evine yeni kurgu ögeleri. Grekçe gazeteler getirmişler, yarım ekmek, iki fotoğraf makinesi, sigaralar, meğer havaalanında bavulları kaybolduğu için beklemek zorunda kalmışlar. Pruvada yunuslar çıkmış, koyu lacivert buğu. Doğanın hikâyeye nereden sızacağı, karakterleri nasıl bağlayacağı belli değil, güzel bu, yabanın hikâyeye sızması. Köye yerleşirken sadece yazmak varmış aklında, anlatıcı yazın kazandığıyla kışı rahatlıkla geçirebiliyormuş, köyün sebzesiyle ekmeği yettikten sonra. Braudel’in iki ciltlik Akdeniz metnini almış, başlıkları okudukça öyküler oluşmuş zihninde. İyi çalışmış, yazdıklarını kendinden başka kimse okumamış. Yaşamaya yettikten sonra. Büyük Salih’in yerine geldiğinde babayla kız uyuyorlar, kıyıda para, balık, sarnıç muhabbeti. Teknedekilerin gelmeleriyle hikâye genişliyor, kız ziraat fakültesi öğrencisi İtalya’da, adam Yunanistan’da zengin kadınların göğüslerini büyüten ameliyatlar yapıyor, birbirleriyle pek konuşmasalar da anlaşamıyor değiller en azından, yolculuk ne hale gelirdi yoksa. Baba yukarıda Likyalıları aramaya gidiyor, kız kekik toplayacak, fotoğraflarını çekecek. Başka zamanlarda ikili görüşmeler, yaşamlarında neler olmuş olabilir? Adam aradığı şeyi bulup kaybetmiş, tekrar arıyormuş. Herhalde Latin Amerika’daki çatışma sırasında ölen Çinli sevgilisiyle bulduğudur. Gerillalık bir yere kadar, sonrasında cerrahlık, hayatın kıtalarını keşif. Anlatıcıyı aşağılamasına nereden bakmalı, sırf Cendrars’ın sözlerini dinlediği için üstün mü biliyor kendini yerleşiklerden, belki. İnzivaya çekilmiş de, Fransızca biliyormuş da, bir şeyler yazıyormuş da, aslında yokmuş anlatıcı, öylesi bir devinimde var olması mümkün değilmiş. Bunlar konuşulmadan önce bir yerlerden Dire Straits duyuluyor, anlatıcı Narcissus’un zencisini anıyor, başka bir öyküde Tom Waits şarkı söylüyordu. Kızın tutkusu ne, ilerleyen bölümlerde, babasının dediğini alıp geçeceğim bu güzel öyküyü: “‘Yani, bulmuş bu kız. Bunun yaşı olmaz ki! Arıyorsan, tek bir şeyi bulman yeter. Tek bir kesinlik yeter. Bulduğundan bütün sonuçları çıkarırsın. Çıkarabilirsin. Çıkarmaya da bilirsin. İşte ne mal olduğun burada anlaşılıyor.’” (s. 26)
“‘Harika Çocuk’lar” o imrendiğim çocukların öyküsü. Yetenekliler, daha da önemlisi yeteneklerini ortaya çıkarabilecek koşullara sahipler. Anlatıcı nerede, Escher’in resimlerindeki gibi kendini tekrarlayan, kıvrılan, kaybolan bir meydanda dolanıyor, Roma’da. Şirkete birkaç gün sonra döneceğini söylemiş, fotoğraf çekiyor, derken oturduğu kafede iki kadın sesi duyuyor, Türkçe konuşuyorlar. İstanbul’dan en çok özlediği şey nedir birinin, diğerinin nesi vardır, merak edip dönüyor anlatıcı. Esmer, kısa kıvırcık saçlı kadını tanıyor, Zeynep Su, aynı lisede okumuşlar yıllar önce. Diğer kadın da aynı liseden ama bu kez anlatıcı hatırlamıyor. Debussy ve Chopin çalmış Zeynep, on yedi yaşında okulun şenliklerinde coşmuş, o harikalığını sürdürmüş de Roma’ya, Strasburg’a getirmiş hayat onu. İki yıllık burs, diğer arkadaş başka bir şeyle uğraşıyor, onlar kadar şanslı olmayanlar: “Şenliği düzenleyen çocuklardan birçoğu şimdi yok. İkisi 1979’da öldürüldü. Biri, şişman olanı, 1991’de basketbol oynarken kalp krizi geçirdi. Islak, soğuk, pis bir günde, Zincirlikuyu’ya gömdük. Diğer ikisi de, kayboldu. Avrupa’da bir yerlerde olduklarını duymuştum. Aftan sonra dönmediler. Aralarından biri, namaz kılmaya başlamış.” (s. 37) Akşam yemeği, sabah kahvaltısı, tutkuların birleştirdiği arkadaşlık. Hoş öykü. Düşününce, hoş olmayan öykü var mı kitapta, yok. Hür Yumer’le Günsür arasında bir arkadaşlık, belki dostluk? Bileni de nereden bulmalı, kimseyi tanımıyorum ki. Öykü dürttü, ondan, “Stinea’da, Bir Resmin İçinde Yitip Giderken”. Mişima’dan bahsetmiş anlatıcı, keşke bahsetmeseymiş, yoldaşlarıyla birlikte nasıl öldüğünden mi etkilendi de bileklerini kesip balkondan atladı “o”, bir resim kişisel tarihin kayıp noktalarına götürebilir mi insanı?
On numara öyküler. Öyküyle uğraşanların bakmaları lazım.











Cevap yaz