Aydın Boysan – İstanbul’un Kuytu Köşeleri

Boysan’ın anıları, eski İstanbul’un güzelliği. Sonra çirkinliği, yazı da geri kalmıyor: “Çok açık: Çocukluğumuzun o minik-masum sevgilisi, seyrine doyulmayan, birlikte oluşu mutluluk veren, o koynuna girmeye doyulmayan/tertemiz-mis kokulu sevgilisi orta malına dönüştü de ondan… Eşi bulunmaz masum aile kızı, sokak kızı oldu çıktı da, ondan.” (s. 11) Çok buruşturmayacağız yüzü, muşmulaya çevirmeyeceğiz, sayılıdır böylesi. İlla elle yazıyormuş Boysan, keçeli kalemle, bilgisayarı olmasına rağmen öyle. Sade, basit. Şehrin niteliği de böyleymiş bir zamanlar, surlar denize iner, tramvaylarla her yere kısa sürede gidilirmiş. Kuytuluktan eser kalmayınca doğduğu yerleri tanıyamamaya başlamış Boysan, kimlik bir anda değişivermiş, kaç milyon nüfuslu canavarı sevmiyor bu yüzden. Az yer kalmış geriye, Narlıkapı Çıkmazı’nda komşular çoktan göçmüşler de o sokak, evlerin yakınlığı, iç içe yaşamlar sürüyormuş. Teselli. Fasulyacıyan soldaki birinci binada oturur, akort edilecek piyano varsa koştururmuş, şehrin tek akortçusu o zamanlar. Sahak Efendi, Araksi, Hayganuş, komşular. Talia Hanım ne güzelmiş, yaramaz oğlu Orhan Boran. Çocukken camiye gittiklerinde durmazlarmış yerlerinde, imam bir gün öyle devam edemeyeceğini, arka tarafın kafa karıştırdığını söyleyince herkes namazı bırakıp yakalamış çocukları, bir temiz dayak. “Narlıkapı’ya bu sabah geldiğimde, yine sanki hiç uzaklaşmamış gibi bir duygu içindeydim. Bazı değişiklikler varama, bu değişiklikler, kökten değiştirmiyor olayı… Demiryolu yerinde duruyor, denizi ötelemiş aşağılık herifler ve üstelik imar adı altında yapmışlar bunu vicdan fukaraları ama, yine de duruyor.” (s. 17) 1920’li yıllarda Davutpaşa: bostanlar, Etyemez’den önce, Bizans surlarının dibinde başlayan incecik şerit. Tulumbacılar o sıra dağıtılmamış henüz, “Davutpaşa Mahkemeli” tayfa en ünlü ve en belalı tulumbacı güruhuymuş, idman yaparlarmış evin önündeki meydanda. Camiye gittiğinde hocayı dikkatle dinlermiş Boysan, bir gün cennette hep birinci mevki yolculuk yapıp yapmayacağını sormuş. Hırsız girdiği söylentisi yayılmış bir zaman da semtin bütün erkekleri sokağa üşüşmüş, her yer iyi bir aranmış. İmam efendinin malına göz koyan iyi ki çıkmamış ortaya, parçalarlarmış. Açıktan Gülcemal geçiyor, biri geminin adını haykırınca akan sular durur, çocuklar oyunlarını bırakıp kıyıya yığılır, kıpırdamadan izlerlermiş. Bedri Rahmi’nin şiiri var, İstanbul’a gelenlerin er geç tanışacağı gül vapur. Samatya’nın seyyar satıcılarından Cemal Efendi’nin dondurmalarından yedi kilo dağıtılıyor çocuklara, şenlik. İki saat döndüre döndüre dondurma hazırlarmış Cemal Efendi, dondurmayı dondururmuş, sırtına aldığı sırık yardımıyla iki yana iki küp dondurma, mahalleyi geze geze satarmış. Kışın hava soğuk, iş salebe dönüyor bu kez, berberlerse dört mevsim dolanıyor. Seyyar berberler saçları ustura ile perdahlı keserse o kelle ayna gibi parlarmış. “Lahana gibi baaş, beş kuruşa bir tıraaş!” Fotoğrafta fötr şapkalı bir çocuk iki teneke suyu taşıyor, yalın ayak, yaşam koşulları öyle ama çocuk mutlu. Yüz seksen yerde rastlanır, eskiden her şey yokmuş da huzur, mutluluk varmış, yazın canı sıkılan atarmış kendini denize, surlardan veya deniz banyolarının açıklığından, kışın kızaklarla yokuşlardan aşağı. Tehlike yok, altına girilecek arabalar zengin muhitlerde. “İstanbul 1950’den sonra kimliğini yitirdi. İstanbul’u benim gibi daha öncesinden tanıyan, bugünkü İstanbul’u görünce, şaşırır kalır. Son yıllarda doğduğum büyüdüğüm, ömrümü geçirdiğim bu kentte, otomobille bir saat gidiyoruz da, nerede olduğumu anlayamıyorum. Söyleme utanıyorum.” (s. 34) Şehirci Prost üç milyonluk nüfusa göre planlamış şehri, nüfusun en fazla üç misli artacağını düşünmüş, uygar dünyanın geniş planlı hazırlığı. Öyle olmadı tabii, kırsaldan öyle bir göç başladı ki şehir neye uğradığını şaşırdı, Menderes Yıkımları o hareketliliğin eseri. Ya para ya zaman eksikliği, Menderes açıklamalarında böyle söylemiş, o güne kadar pek bir şey yapılmayan İstanbul’u baştan yaratacak. Tarihî eserlerin ihmal edilmeyeceğini, İstanbul karakterlerinin zedelenmeyeceğini, harabeler arasında kalan eserlerin ihya edileceğini söylemiş, bir süre sonra kitabeleri parçalanmadan önce kayıt altına almaya başlamış bilim insanları. Vali ve Belediye Başkanı Mümtaz Tarhan çıkmış, bir törende konuşma yapmış, Mesih gibi, Hızır gibi imdada yetiştiğini söylemiş Menderes’in, maşallah. Ortada plan yok, zaman çizelgesi yok, kafaya göre imar. “Bir metre gâvur kaldırımı yapmamak”la övünmüş Menderes, Türk ve Müslüman İstanbul’u mahvetmiş o sıra. Karşı çıkan? Üniversiteler, kuruluşlar, birlik olmayınca hiçbiri karşı çıkamamış, itirazlar tek tük. CHP’den de hayır yok, Park Otel’de kalan Menderes’in faturayı nasıl ödediğine takmışlar. “Halkımız, ne olup bittiğini kavrayamayacak kadar bilgisizdi. O zaman adına ‘besleme basın’ denen gazeteler, yapılanlara alkış tutuyordu. Muhalif basın, yapılan işleri doğru değerlendirecek kadrolara sahip değildi. Zaten basın o yıllarda ‘ispat hakkı’ peşindeydi (hâlâ yok!).” (s. 41) Kocamustafapaşa’da vüzerası uleması bir dünya konak yaptırmış ama hep yoksulmuş oralar, şehrin yeni kibar semtlerine göçebilenler göçünce geriye sefalet kalmış. Kör inan bir de, cami avlusundaki çürümüş ağaç gövdesine zincir asılmış, zincirin indirildiği gün kıyametin kopacağı sanılıyormuş. Yıllar sonra gelip bakıyor Boysan, ortada ne ağaç var ne zincir. Kıyamet Menderes’le birlikte kopmuş belli ki. Narlıkapı kıyılarında yazmacılar çalışır, yüzlerce yazmayı duvarlara asarlarmış. Rengârenk bir şerit, çok desen. İkincisi de kumru balığından çiroz: yüzbinlerce balık asılırmış duvarlara, kazıklara gerilmiş iplere. Çifti 2,5 kuruş. Kireçburnu’nda ne var, 1930’lu yıllarda komşu Ferit Bey yurt dışından gelecek, deniz tayyaresi suya iniyor, karaya yanaşıyor, iskele gibi bir yere yolcuları çıkarıyor. Bir diğer olay Bedri Rahmi’nin otel araması. Volkswagen’ine zor sığarmış, bir de iriliği belli olmasın diye battaniyeden ceketler diktirirmiş Bedri Rahmi. Gitmiş, Fransız arkadaşı için otel aramış Kireçburnu’nda, bula bula o biçim otellerden birini bulmuş. Haliç’e gelelim, Arçelik’in ilk binasını Boysan yapmış 1954’te. Açılışta yaşananları otuz yıl sonra Vehbi Koç’a anlatınca, eh, inanmamış Koç, araştırmış, gerçekten de Boysan’ın dediği gibi olmuş o gün. Şaşkınlık, ne keskin hafıza! Abanoz Sokak, Ultraseptil, penisilin çıkana kadar çavuşta arızalar. Haldun Taner’in bir öyküsünde vardı, Amerikalı sanılan ama Türk çıkan kız seviştiği adama belasını bulduruyordu, savaş yıllarında penisilin yoktu henüz. Pezevenkler takılıyor tabii, dost tuttukları kadınlardan para sızdırıyor. Missouri Zırhlısı geldiğinde, yıl 1946, dostluk ziyareti gerçekten dostluk gösterisine dönüşmüş: “Anlaşılan, konuksever oluşumuzu kanıtlamak gerekiyordu. Abanoz Sokak’ın bütün binaları tamir edildi, boyandı, yeni perdeler takıldı. Bütün ‘kız’lar önce hamamlara, sonra kuaförlere götürüldü. Her bini Abanoz saraylarına, peri padişahının kızları gibi döndü.” (s. 62) Bir kabadayı o sokağa her girdiğinde sağa sola ateş eder, milleti kaçırırmış. Bir, iki, üç, en sonunda mutlu mesut indiği zaman merdivenlerden, mama sormuş, neden? Ateş edildiğinde mümünün küçüldüğünü, daraldığını söylemiş kabadayı, ilginç.

Kapalıçarşı’yı, Beyoğlu’nu geçtim, bilinen hikâyeler. Tepebaşı Dram Tiyatrosu meşhur, Ertuğrul Muhsin’le özdeşlemiş. Olayı şudur adla soyadın, lakap “Ertuğrul”, kanunla birlikte lakabını soyadı yapıyor adam, oluyor “Muhsin Ertuğrul”. Rumeli Hisarı önünden geçen yoldan önce çok güzelmiş, hâlâ güzel ama kaybolanları izliyoruz, asıl güzellik orada. Dalan İmarı yüzünden bu da, Menderes’ten sonra Dalan, sonra Erdoğan, sonra bir başkası, bu şehir daha çok çekecek. Bir de kehanetini koyayım Boysan’ın, kitabını şiddetle tavsiye edeyim sonra: “Bunlar hep, kanunlara uydurularak yapılmış işlerdi. İstanbul’un tarihinden-cibiliyetinden koparılmasında devletin sebep olduğu işler, hep ‘kanunlara uydurularak’ yapıldı.” (s. 81)

Şiddetle tavsiye ederim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!