Tarihimdeki koşulardan birini öne alayım, “Adsız Öncedir”, Haydarpaşa’daki 100 metre engelsiz. “Siz” diye başladığı hikâyeye “sen”le sürdürmüş anlatıcı, öyledir, vapurda keyif yaparken iniş manevralarına gelince sıra, o itiş kakışta “lan” da çıkabilirdi piyasaya, Balkız yine kibar. Bu arada Fazlı Gök’ün on numara beş yıldız öyküsündeki koşturmacanın çok çok benzeri vardır bu öyküde, olabilir, İstanbul’da toplu taşıma kullanmak dili, hikâyeyi ortaklaştırır, normaldir. Şimdi Karaköy’den Haydarpaşa’ya, zort diye böleyim yine, bu koşu Marmaray gelene kadardı, daha doğrusu eski banliyö hattı kapatılana kadar. Haydarpaşa-Gebze’yi özlüyorum, çocukluğumdur, gençliğimdir. Sırtta gitar, elde prosesör, lambır lumbur koşan uzun saçlı adam, git bir zaman garın yanışını izle, sonra Haydarpaşa’nın açılmasını bekle. Vay sen ya. Homurtular, hırıltılar başlar vapur kıyıya yanaşırken, manzarana bakarsın, daha var. “Vapur ortalara geldi. Kalkış zamanıdır. Herkes birbirini kolluyor. Kim önce kalkarsa, önce o inecek. Ama önce kalkan da elbette az oturmuş olacak. Öyle ayarlamalısın ki, çevrendekileri öyle izlemelisin ve duyumsamalısın ki, hem sırada en çok oturan, (Elbette bir önceki yolculuğuna göre.) hem de en önce kalkıp çıkışa yönelen sen olmalısın.” (s. 89) İniş sahanlığı erken mi dolmuş, lan ya, ağırdan yanaşırsın, biraz ite kaka öne geçmeye çalışırsın, ilk sıraya nasıl erişeceğini biliyorsun. Özürler, bedeni küçültmeler, aralardan süzülmeler. Başörtülü kadın baka baka mı geliyor, göz teması kurmayacaksın yoksa yerini vermek zorunda kalırsın. Vapur yanaşırken aşağı bak, zaten ikinci sıraya zor gelebildin. Böyle şeyleri hayal eden varmış, muhteşem: birdenbire sıkıyönetim ilan edilse, gardan eli silahlı komandolar çıksa, taramaya başlasalar ilk sırayı, sen ikincide olduğun için arkaya kaçma şansın az da olsa var, tabii beton blok bekliyor ardında, çözülesiye omuz omza. Bu “devlet tedhişi” Balkız’ın diğer öykülerinin başat konusudur, geleceğim oraya, haksızlık yapma pahasına devam ediyorum. Birinciler genellikle sporcular oluyor veya koşmaya gönül indirenler, en arkada hamileler, çocuklu anneler ama onlara yer verilecek zaten. Muhtemelen. Bavullar, eşyalar bedene yakın tutuluyor, havada çantalar, torbalar, beş dakika önce kibarlıktan ölecek insanlar neye dönüşüyorlar öyle, çiğneyip geçecekler neredeyse. Tren ileride bekliyor, ilk kapıdan girenler çöküyor hemen koltuklara, anlatıcı biraz daha koşup orta sıralara gidiyor. Ben en sona koşardım, alet edevat biraz zorlardı ama milletin nefesi kesilirdi bir noktadan sonra, ilk vagon uzun mesafe koşucularına kalırdı. “Bak, tam da geçiyordun ki onu, salak çocuk bilet kuyruğuna girdi birdenbire. Önün boş. Kilometrelerce dümdüz alan senin. Arkandakileri düşünme şimdi. Yüzlerce kişinin nefesi var ensende. Herkes aynı yere koşuyor. Banliyö trenine. Oturacak bir yer kapmaya. El kadar bir yer. Tren fırladı fırlayacak yerinden. Sizi bekliyor.” (s. 92) Pendik’e kadar uyuma numarası iş görür ama yorucu günden sonra gerçekten uyuyup gözleri açınca, Bostancı mı, daha Bostancı, daha bir dünya yol var! Üstelik bitmiyor yarış, yemek masasında bir hız yarışı, yahu herkese yetecek kadar yemek var da neden o kaşıklar, çatallar çalışıyor durmadan, şak şuk çik çok sesleri yankılanıyor, sanki inşaat var salonda? Kentin durmadan koşturan, iteleyen devinimi evleri ele geçirmiş. “Kusura bakma. Dememiş miydim, daha hızlısı mutlaka vardır diye. Görmüyor musun? Beklenmedik biri var o kanepede. Beni görmüyor musun?” (s. 93) Dört dörtlük öykü, kitabı yeniden basmak için tek başına sebep. Tabii Balkız’ın diğer öyküleri, doğanın göğsünde bir kayıp çocukluk mesela, Ihlara’nın derinliklerinde sihre karışanlar, asıl başarılı öyküler bunlar. “Tohma Çayı” ne güzeldir, tatil zamanları karneleri alanların yallah çay kenarında pikniğe gitmeleri. Bir sene daha kalmıştır belki, lise ikiden üçe, sonra üniversite mümkünse, babalar öyle istiyorlar çünkü çocukları bir öyle kurtulabilir. Artık öyle de kurtulamıyorlar, masal zamanlarının hikâyesi bu. Üç beş kuruş kazanması gereken vardır, gerekmese de çalışarak değerlendiren tatilini, simit satarlar, sinema önlerinde gazoz, biraz daha büyüyenleri garsonluk yaparlar, çıraklık, sonrasında artık halde kasa taşıyacaklar veya komisyon hesaplayacaklar. İnşaatlarda çalışanlar bunların da altında, okumaya niyetleri olmayanlar. Çocukken hepsi eşit, paralar birinde toplanıyor, gidip ekmekle et alıyorlar, doğruca trene. Kondüktör önden mi bindi, diğeri arkadan mı, ortada mı buluşacaklar veya ortadan binip uçlara mı gidecekler, çocuklar dikizleyip anlamaya çalışıyorlar, biletleri yok. Buluşma yerine gelirken faytonun arkasına asılan varsa kırbaç iki kez şaklayacak, ikincisinde kesin tutturacak hedefi de çocuk biliyor bunu, tam zamanında atlayacak, arkadaşlarıyla buluşacak. Tren Sıvas’a, onlar Tohma’ya, etler pişerken çayın debisini hesaplamaca. “Köylü çocuklarına sordular da başka bir gerçeği öğrendiler. Çayın, çaydaki gölün, köprünün altının derinliği bahardan bahara, selden sele, yazdan yaza değişir… Buradan alır çay; taşı, toprağı, çakılı, şuraya buraya vurur, burayı oyarken şurayı doldurur, yukarılardan alır getirirken, buralardan alır götürür.” (s. 83) Köylü çocuklar köprünün tepesinden atlarlar da kasabadan gelenler cesaret edemezler, hem başlarına iş gelse nereye gidecekler? Çağırmak akıllarına gelir tabii, köylü çocuklar da gelip yiyebilirler, davet var ama uzak dururlar, tok olduklarını söylerler. Kasabalı çocuklar etlerini alıp gelmişler, büyük insanlar köylü çocukların gözünde, hem ayıp olur, kibirlilik büyüklük gibi görünür sofraya otururlarsa. Akşama doğru aynı yoldan döner kasabalılar, sonra okulu bitirip Ankara’ya, İstanbul’a dağılırlar, yıllar sonra dönüp çocukluklarını anımsamak isterler. “Tohma; Tohma köprüsü, o kara söğüt, selviler, yılgınlar, köyler, bostanlar, kuşlar, kurbağalar, sazlar, çakıllar, gözeler ve gözler, anılar ve an’lar, her şey, ama her şey, Karakaya Baraj Gölü’nün altında kalmış…” (s. 87) Başka bir yer, “Bakırtepe”, benzer bir hikâyesi var. Kurt kapanları yok orada, civar yerlerde var ama orası şefkat gösteriyor sanki, ağıllar oranın eteklerinde. Keklik avcıları oraya uğramazlar, delikanlı biri çıkıp da zirvesinden el sallayamamıştır henüz, kar tepeyi bir sardı mı suyu da, yeşili de çekecektir insanı, sanki bir onları sunarak korur kendini insandan Bakırtepe. Adak adanır ona, suyunda şifa bulunur, o kadar küp çekerler de azalmaz ya, hikmettir. Kurbanlar kesilir, şenlikler düzenlenir, türküler yakılır, uzun süre sığınaktır. Beton oraya girene kadar. Öncesinde menengiç ağacı için bir güzelleme, armuda çevrilmeye direnen menengicin direnişinden masalsı bir anlatı. Keklikler tohumunu yer, köylüler kışa dek bekletirler tohumları, kavurga yaparlar da çatur çutur yerler. Ağaçtır işte, her şeyiyle besler insanı da neden aşılarlar, bir yanı armuda keser, nasıl olsa bahar geldiği zaman kökünden tekrar tırmanacaktır kimliği. Vazgeçmezler, ağaçla insan arasında hırgür.
12 Eylül’e gelelim, dehşet öyküleri. “Profesör Haldun”. Yaşamı boyunca hiçbir davete o kadar hızlı hazırlanmamıştır Haldun, askerin bekletilmeyeceğini bilir. Eşi uyumludur, uysaldır, adam ne derse yapacaktır. Önce kendilerinden başlamalılar disiplinli olmaya, sonra öğretim elemanları ve öğrenciler. Disiplin gelmiş memlekete, ekmek kuyruklarında, dolmuş sıralarında itiş kakış yok artık, herkes hayt huytla insan olmuş resmen. Sempatik biri midir Haldun, eşine dediği: “‘Elbette sempatik olmalıyım, hatta askerler gibi analitik ve geometrik… Sen var antipatik ve biraz da pratik ol… Ama sakın sokaklardaki insanlar gibi aritmetik olma…’” (s. 44) O nasıl konuşma, şiir mi yazıyor, hayır, anayasa! Askerî şoför geliyor, “komutanım” diyor Haldun’a, pek hoş. Evet, davet mekânında duvarlara asılı Türk büyükleri gibi Haldun, kendini öyle hissediyor, Türk-İslam sentezine engin katkısından ötürü bir yerlere geleceğinden emin. Nizamnameler hazırlıyor bir süre sonra, kılık kıyafet nizamnamesi, öğretim üyeleri ders hali, yangın nizamnamesi, mescit nizamnamesi. Profesör Ziya’nın odasına ziyaret, maksat besbelli olduğu için Haldun’un gelmesini bekliyor sanki Ziya, “Aydınlar dilekçesi,” diyor sadece. Pasaport hadisesi de hüzünlüdür, hani hapis yatılmış, işkence çekilmiştir de hâlâ pasaport vermez devlet, sakıncalı bulunmuştur anlatıcı. Ey, her şey bitmiş, neyin sakıncası? Oraya gider, buraya gider, her yol Terörle Mücadele’ye çıkar anlatıcının hayatında. Gidip hapis yattığı Mamak’tan alması gerekir ilgili belgeyi, kabuslarına giren o yere tekrar gider, şansa tanıdık bir avukata rastlar da travmalarıyla tek başına uğraşmak zorunda kalmaz. Birlikte yürürlerken avukat yollardan birini gösterir, İlhan Erdost’u orada öldürdüklerini söyler. “Hangi koğuşta kalırsan, tüneli ne yöne kazarsan, kaç metre gidersen, dış duvarı da aşar, dereye ulaşırsın, dere içinden, çalıların, arasından, gece yarısı, çıt çıkarmadan yukarı doğru çıkarsın, nöbetçiyi de atlatır, Hüseyin Gazi’nin doruğundan, Mamak’ın Allahı’na nasıl nanik yaparsın?” (s. 41) Biliyor anlatıcı, çıkmış bir kere üç numaralı nizamiyeden.
İyi öyküler, yayınevim olsa basardım tekrar.











Cevap yaz