Berrin Kırımlıoğlu – Elsa’nın Sevdiği Biri

1988 Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülü’nü kazandıktan sonra başka kitabı yayımlanmamış Kırımlıoğlu’nun, gazetelerde bir iki röportajı, o kadar. Çok iyi başlangıç ve çok iyi final, ilginç. Ödülü alan kitaplardaki metinlerin çoğunda 12 Eylül’ün mahvettiği insanların yaşama tutunma çabaları, mücadeleleri vardır, Kırımlıoğlu’nun öykülerinde aynı insanlara rastlarız. Kısa sürede yeşeren aşk, ardından uzunca, belki ebediyen ayrılık. “Sevda Özlemi” anlatıcının trende rastladığına tutulmasının hikâyesi bir yere kadar, kitaplar okunur, camdan dışarılara bakılır, sonra tanışmadan vedalaşılır ama şanstır, belki sessiz bir anlaşmadır, aynı otobüse binerler. Konuşurlar, sevişirler, çatı katındaki evde düzenlenen toplantıları düzenlerler, arkadaşları birer birer sorguya çekilmeye başlanır, bazıları tutukevlerine konur. “Tutuklanan arkadaşlarımızın eşlerine, çocuklarına yardım etmek için daha çok çalışmaya başladık. Eskisi kadar beraber olamıyorduk ama seviyorduk. Yüreğime o günlerin artık çok yakınlaştığı korkusu bir daha çıkmamak üzere yerleşti. Merdivenlerdeki ayak sesinde, köşebaşından görünüşünde ve her yanıbaşıma çöküşünde soluklanıyor, yarını düşünüyordum. Gizlerle dolu ama kaçınılmaz yarını…” (s. 26) Zaman geçer, anlatıcıyı tek başına çay bahçesine oturmuş buluruz, beklediği gelecek diye heyecanlı. Dursun Dayı yok, olsa sorardı, sanki bilmediği bir yerde boşa bekliyor anlatıcı, verilen sözün tutulacağını umuyor ama her şey olmuş olabilir, bilemeyecek. Telefon kulübesinden arayıp çağırttığı arkadaşı dünden beri görülmediğini söylüyor, götürülmüş olabilir, haber alırsa söyleyecek. Dursun Dayı yok ama köşede karpuz satan çocuk hatırlıyor, anlatıcının seçtiğinden daha irilerini seçermiş abi, böyle ayrıntılarla sevdiğini canlı tutmaya çalışmaca. Asgari öykü, alımlı bir yanı yok, dönemin şahitliği hariç. “Bütün Mahkûmların Sevgilisi” başlığıyla, daha başta anlatıcının “kaçak bir mahkûm” olduğunu söylemesiyle cortluyor, bilgi topağının dümdüz hikâyeyle açılmasını izliyoruz. Bunaltıcı öyküler, birbirine benzediğinden. Yorgun ve yaşlı bir mahkum bu, dere tepe kaçıyor, yanında biraz tütün ve su matarası var, hapishanede verilen ekmekleri saklamış. “Kimseyi öldürmedim. Soygun yapmış, ırza geçmiş de değilim. Ama yaşam boyu hapse mahkûm edildim. Öleceğim güne dek hücremde kalacağıma, bir daha ne bir kadın yüzü ne de bir çiçek okşayamayacağıma inanmak yıllarımı aldı. Hem yaşamın gerçekleri bu kadar az değildi ki… Özgürken ayrımına bile varmadan yaptığım çok şeyi özler oldum.” (s. 35) Tamam. Örümcek ağ örüyor hücresinde, anlatıcı şaşırıp kızıyor, o kadar yer varken hücreye girmek nesi? Hapishanenin sadece kendisi için hapishane olduğunu idrak edemeyecek kadar hapishanede, kaçasıya aklını oynatıyor, sonra kurtarmaya çalışıyor derken patikasıydı, keçi yoluydu, rüyalardan fırlamışçasına bir ev çıkıyor karşısına. Bahçesi ekili, sebzeler boy vermiş, yaşam var. Kapıdan girince sesleniyor, kimse yok, sonra ortaya çıkıyor kadın. Yaşlı veya genç değil, kambur durmasa boyu uzunca, başı sıkıca sarılı. Birlikte yemek yiyorlar, son derece kitabi konuşmalar, sonra her mahkûmun sevgilisi ne yaparsa o. “‘Genç olsaydın dağlara vururdun kendini’ diyor, ‘Dağlar önce umut sonra mezar olurdu sana. Candarma peşindeyken bile çok yormazdı kendini. Çünkü bilir, elinden kaçıp kurtulsan da dağlardan kurtulamazsın.’” (s. 38) Tüfek ve fişeklerle dönüyor kadın içeriden, anlatıcı yukarıya çıkıp pencerenin önünde candarmaları beklemeye başlıyor. Kaçaklar için evler, “Balıkları Görmek”te anlatıcı günlerce, haftalarca bekliyor yatağında, duyguları dar bir hücreye tıkılı. Bir gece kapı açılıyor, düzgün adımlar, anne değilse o gelmiştir. Paçaları çamurlu, bedeninden ağır bir koku yayılıyor, günlerdir yıkanmamış. Zamanları az, tedbirsizlik ama dışarı çıkıyorlar, sevdikleri şeyleri yapıyorlar. Balık ekmek, deniz havası, muhabbet. Eve gitsin anlatıcı, o daha sonra gelecek, gelebilirse. Düşe dönüyor bir süre sonra, neden gelmediği malum, sadece iyi olmasını umuyor anlatıcı. Bir gün yanına biri sokuluyor, gösterdiği fotoğraftakini tanıyıp tanımadığını soruyor, inkâra gerek yok çünkü evinde sakladığını biliyorlar. Soran kimse koluna giriyor anlatıcının, diğerlerinin gittiği yere gidiyorlar, kendi yakalandı ama kaçak yakalanmamış bari, teselli. Balıklar, çiçekler, yitirilen herkes için bir nesne, sembol var, “En Uzun Yaşayan Çiçek”te malum. Anlatıcı evindeki bir odayı kiralayacak, ilanı asıyor, yalnız yaşamının biraz hareketlenmesini de istiyor içten içe. Odayı tutan kız üniversite öğrencisi, arkadaşlarıyla kaldığı evden ayrılmış, sınavlarını bitirip mezun olasıya orada kalacak. Gelmediği geceler nerede olduğunu sormuyor anlatıcı, aralarındaki mesafeye saygı duyuyor, kız bir gün kendinden çok da büyük olmayan, babası olduğunu söylediği bir adamı eve getirdiğinde bile sormuyor anlatıcı, elbet kızın yalanını açıklamak isteyeceğini düşünüyor yeterince uzak durursa. Gerçekten de kız geliyor bir gece, adamın babası olmadığını söylüyor, izin verirse bir gece orada kalması lazım. Gece yarısı sokaktan gelen gürültülerle uyanıyor anlatıcı, polisler her yeri sarmış, eve dökülür gibi girip kızla adamı götürüyorlar. Ev sahibini hemen götürmüyorlar, garip, ertesi gün hatırlamış gibi çıkıyorlar piyasaya da o zaman sorguluyorlar. Bıraktıkları zaman yaşam daha yalnız artık, geceleri uyuyamıyor anlatıcı, kızla adama ne olduğunu merak ediyor derken kızdan haber geliyor, anlatıcı hazırlanıp görüşe gidiyor. Çok dağılmamış kız, saçları biraz kirli, gözleriyle elleri mi büyümüş ne. Uzun sürmeyecek, çıkacak bir süre sonra da nereye gideceği belli değil, uzak bir kente belki. Bir süre mektuplaşıyorlar sonra, anlatıcı yine hırkalar, kazaklar örüp gönderiyor, evde sevdikleri çiçeklerden biri hatıra. “Karıncanın Bir Yazı” aralarında en hüzünlüsü belki, küçük çocuğun baba özleminin dinmemesiyle ilgili. Üç kişiler, kızıl saçlı olan ara sıra okşuyor çocuğun başını, sonra saatler süren tartışmalarına dönüyor. Bir süre ortada görülmediği zaman çocuk soruyor babasına, cezaevine girmiş, bir müddet orada kalacak. Baba da oraya gitmese keşke, gidecek mi? Bir sabah: anne üzgün, babanın bir süre gelemeyeceğini söylüyor. Daha da tedirginlik, okula gidiyormuş gibi evden çıkmasını, eski pazar sokağının köşesinde beklemesini söylüyor oğlana, orada daha fazla kalamayacakları gibi o yıl okula da gidemeyecek çocuk, kaçmak zorundalar. “Yabancı bir kentteydik. Tanıdığımız kimse yoktu. Annem yeni komşular edinmek istemiyordu. Evimiz küçük sayılırdı ve ben burayı amcamın kaldığı evle özdeşleştiriyordum. Çünkü annemin izni olmadan sokağa çıkmam yasaktı. Üstelik kimseye babamdan ve olup bitenlerden sözetmemek üzere uyarılmıştım. Arasıra biraz uzaktaki parka gidiyorduk, o kadar.” (s. 53) Aynı öyküyü üçüncüye okuyorum sanki, böyle üç öykü okudum, kaçmak zorunda kalan ailelerin kimlik değiştirmeleri, kimseyle konuşmamaları derken çocukların çocukluk yaparak sırlarını açık etmeleri, tekrar kaçış, bir anda kayboluş. Kızıl saçlı adam geliyor ara sıra, babasının özlediğini söylüyor, bir gün mutlaka görüşecekler. Görüşüyorlar da, baba bir gece hayalet gibi gelip gidiyor, sarılmaları ve sakalları kalıyor geride. Gerçekliğin zemini kayıyor, çocuk gördüğü, yaşadığı şeye inanabilir mi, sahiden babası mıydı o gelen yoksa rüya mı gördü? Kızıl saçlı adamla diğerleri gelip konuşuyorlar anneyle, gözyaşları döküldüğüne göre babasını bir daha göremeyecek çocuk. “Annem bir gün eski bir gazete gösterdi bana. Uzun süredir saklıyormuş. Üzerindeki tarih, karıncalarla birlikte geçirdiğim yazı gösteriyordu. İlk başlık babamla ilgiliydi. Yakalanışı sevindirici bir haber olarak verilmişti. O yasadışı bir adamdı. Arandığı sürece onu görebilmek için biz de saklanmıştık.” (s. 55) Kızıl saçlı adam yıllar sonra kafasında bir tutam pamuk duran adam olarak çıkıyor karşısına çocuğun, babasını anlatıyor.

12 Eylül öyküleri, gerçi tarih de önemsiz, zulüm öyküleri.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!