Uyan’la ilgili bilgi. 6 Şubat 1985’te çok sevdiği bir arkadaşını karşılıyor anlatıcı, fazla gezmiyorlar, eve dönüş. Üniversiteden bir arkadaşı yardım istemiş, çıkacak anlatıcı, arkadaşı çıkmamasını istiyor, anlatıcının eşi geç kalmamasını istiyor, vedalaşıyorlar. Olacakları kimse bilmiyor, öngöremiyor da, sanki anlatıcı da yeterli önlemi almıyor gizlenmek için. Çapa Tıp Hastanesi’nin karşısındaki Kilim Pastanesi’ne gidiyor, kalabalık, tehlikeli. Arkadaş İsmail Ayar üst katta, yüzünde morluklar, bir iki kesik, kanepede yalnız oturuyor. Bütün masalar dolu. “Merakla, ne bu halin… Cümlemi bitirmeden, işte geldi, diyor; o an, işte geldik anlıyorum…” (s. 5) Masalardaki insanlar fırlıyorlar, ellerinde tabancalar, kuşatıyorlar anlatıcıyı, İsmail ortada yok. Gözlerde ürkeklik, çatışma çıkacağından korkuyorlar belki, anlatıcının yalnız gelmediğini düşünüyorlar. İşkenceye götürecekler, belki öldürecekler, yaşam oraya kadar, en sevdikleri evde beklerken bir daha görüşemeyeceklerini düşünüyor anlatıcı. Paltosunu çıkarırlarken başına vuruyorlar, kelepçeliyorlar, anlatıcı direniyor, tartaklıyorlar. Çelik yelekler, uzun namlulu silahlar, beyaz bir Renault. Yumruklar, tekmeler, o gün Galatasaray’la Beşiktaş kupa maçına çıkacakmış, onun muhabbeti dönerken anlatıcıya boku yediğini söylüyorlar arada, sohbet konusu hızla değişiyor. Gayrettepe’ye geliyorlar, kapı açılıyor, biri “Turgay!” diye sesleniyor. Her şey bitmiş, arkadaşlarını da yakalamışlar, Turgay ayvayı yemiş. Ses tanıdık, acaba kim, kafasına geçirilen çuvaldan ötürü hiçbir şey göremiyor anlatıcı, arkadaşlarından biri miydi o? Paranoya, aralarına sivil karışmış olabilir, olamaz, gerçi düşünecek durumda değil artık, binaya sokuyorlar, kıyafetlerini çıkarıyorlar, cebindeki parasını yürütüyorlar, cüzdandakini de alacaklar herhalde. “O an ölümden korkmuyorum, korkum, işkence altında insani kişiliğimi koruyabilecek miyim, yoksa… yoksa işkenceden kurtulabilmek için bir çok arkadaşımı, sevdiklerimi, canımdan çok sevdiğim insanları böyle pis işencehanelere, böylesi vahşi işkencecilere teslim mi edecektim?” (s. 8) Sorgu başlıyor, Sibel Uyan’ı tanıdıklarını söylüyorlar, yatalak eşini. Yeğenlerini tanıyorlar. Asıl onu tanıyorlar: “Tugay”, Mahmut Memduh Uyan asıl adı. İstekleri: randevuları verecek, evinin adresini, arkadaşlarının evini ve Yaşathak Aslan, Merih Cemal Taymaz, Erol Kuzey’i verecek, en son silahları, kaleşnikofları. On yedi soru, sıfır cevap. Konuşacak, kimleri konuşturmuşlar orada, liderler konuşmuş, arkadaşları konuşmuş, güzellikle veya işkenceyle.
Sorguda hakaretler başlıyor, “ibne”sinden bilmem nesine. Sonrası zor, işkence faslı. Sırtına boyun hizasından bir kalas dayıyorlar, kollarını kalasa bağlıyorlar, sandalyenin üzerine çıkarıp asılı halde bırakıyorlar. Havada sallanıyor, korkunç bir acı, etek tıraşı olduğu için kıllarını yakamayacak polisler, üzülüyorlar. Şaşkına dönüyorlar sonra, ne koca taşşaklıymış, az sonra ne kadarının kalacağını merak ediyorlar. Cinsel organına, sol ayağına iki kablo, manyeto dönüyor, anlatıcı defalarca tarif etmeye çalışıyor acıyı ama sözcükler yetmiyor: “Kollarımın, boynumun acısı… elektrik şoklarının acısı.. dayanılacak gibi değil… yapmayın, durun, diyorum… indirin beni, indirin… konuşacak mısın? Evet diyorum, konuşacağım… Doğru söyle konuşacak mısın? Vallahi diyorum, konuşacağım, konuşacağım…” (s. 14) İlk saatler en zorudur, ne olursa olsun durmaları için konuşacağını söyler, indirirler. Kırılmaya en müsait andır ama kırılmaz anlatıcı, sınıra kadar gelir, kendi yerinde sevdiklerini hayal edince dayanmaya karar verir. İşkencenin dozu artar, saatler geçer, böbreklerine vururlar, telleri bedeninde gezdirirler, diğer yandan ikna etmeye çalışırlar, hani çatışma çıkar diye korkuyorsa korkmasın, çatışmadan basacaklar mekânları, eşine ve arkadaşlarına hiçbir şey olmayacak. “..indirin bu ibneyi, bir de ters asalım.. madem evini vermiyorsun madem konuşmuyorsun.. bize dayanabileceğini sanıyorsan aldanıyorsun oğlum.. senin gibi çoklarını gördük.. biraz sonra bülbül gibi konuşacaksın, diyor şef…” (s. 22) Onların elinden hiçbir şey kurtulamaz, o kadar kararlı, faziletli, dirayetli, çelik, gözlerinden ateşler saçan, vatanını en çok seven, görevini en iyi yapan memurlar oldukça anarşistler er geç öter, öttürürler. “Dağda tazı gibi gezen”leri özellikle, böbreklerine daha iyi vurmak için arkadan önden tutarlar, taşşaklara özel plan yaparlar. Kablolardan sonra elle sıkmaca, topları eline alıp sıkan adamı düşünüyor anlatıcı, hayatın bir insanı başka bir insanın taşşaklarını sıkacağı noktaya getirmesini. İnsanlığı düşünüyor, 20. yüzyılda nerede bulunur insanlık, “Allah” diyor ama yok, içinde hiçbir şey yok, sadece acı var. İbne diyorlardı, ibne yapmaktan da bahsediyorlar, anlatıcı nasıl ibneleşeceğini düşünüyor da bulamıyor, onlar da bulamamış olacaklar ki bokunu tıkıyorlar ağzına, anlatıcı kendi bokunu tükürüyor, Zeki Yumurtacı’yı öldürdükleri gibi onu da öldüreceklerini söylüyorlar, anlatıcının ağzında bok.
İlk gün geçince, tamam, direnç noktası bulunmuştur. Vücut tepki göstermiyor ilk saatlerdeki kadar, acıya alışmış anlatıcı, artık biliyor sevdiklerini ele vermeyeceğini. İşkencenin her an yeniden başlayacağını biliyor, örneğin sabahın köründe askıdan indirip falakaya yatırabilirler, kıçına bir şey sokmaya çalışabilirler veya burnunu ezebilirler, her şey olabilir, ne olursa olsun kaya gibi duracak anlatıcı. Ablasını getirip ona da işkence yaptıklarında bile, başka bir acı ama kıramayacak anlatıcıyı. “büyük bir olasılıkla öleceğim, iyi bir olasılıkla sakat kalacğım… uzun bir işkence sürecinde sessiz bir taş gibi olmalıyım… evet, duygusuz ve sessiz bir taş gibi kalmalıyım… vücudumu parça parça kesseler bile adresimi, arkadaşlarımı, sevdiklerimi vermeyeceğim…” (s. 33) Ankara, ordu, Malatya, Sivas, Tunceli, Adıyaman, Tokat emniyetleri sırada bekliyor, konuşacaksa hemen konuşsun diye daha neler yapıyorlar. Polislerin hassasiyeti göz kamaştırıcı bu konuda, eğer kendileri konuşturamaz da başka ilin emniyeti konuşturursa rezil olacaklar, kimsenin yüzüne bakamayacaklar, bu yüzden konuşmayacağı anlaşılınca bu kez diğerlerine konuşmasın diye tehdit ediliyor anlatıcı. Kapkara mizah diyeceğim, o kadar kara ki mizah görünmüyor. Bir gece nöbetçi polis var başında, anlatıcıya zor geçindiğinden bahsediyor. On yıllık polis, üç çocuğu var, anlatıcı gibiler “fakire, fukaraya, insanlara” yardım ederlermiş, eh, evinin adresini verse de terfi alsa şu polis, ikramiye alsa, çocukları biraz rahat edermiş. Polisin leş kurnazlığını geri tıkmak istiyor anlatıcı, oradan çıkarması karşılığında polise 10 milyon vereceğini söylüyor. Polis donup kalıyor, dışarı çıktığında olacakları biliyor anlatıcı, geride bir dünya polis bekleyecek de rüşvet teklifine suç üstü yapacak. Polis geliyor, parayı nasıl vereceğini soruyor, anlatıcı artık rahat bırakılmak istediğini söylüyor, ne parası, birazcık uyuyacak sadece. Sonra geliyorlar, 20 milyon vermeyi teklif ediyorlar anlatıcıya, üstelik yepyeni bir kimlik, pasaport, oralarda durmasına da gerek yok, yurt dışında rahat bir yaşam sağlayabilirler. Devletin buna parası yine yok da var, koskoca devlet müstesna bir vatandaşına rahat bir yaşam sunabilir tabii. Koşullar çarpık olmasa vatandaşına çok güzel bakan bir memleket.
İşkence bitiyor çünkü önünden arkasından kan gelmeye başlıyor anlatıcının, ikna faslına geçiliyor. Son işkence burun ezme, ezik burnu iğneyle oyma, kanatma. Ordu emniyetin muhteşem buluşu, işkence edenin adı açık. Anlatıcıyla birlikte ben de merak ediyorum ama etmiyorum, bu insanların yaptıklarından sonra nasıl yaşadıklarını iyi biliyorum, düşünce yapılarını biliyorum, eylemlerini biliyorum çünkü şahit oldum, nasıl düşünüyorlar, yaşamları, şuları buları, son derece normal görünüyorlar. Alt kat komşumuz, halk ekmek bayii işleten abimiz, kahvede batak atan dayımız, herkes. Anlatıcının yaşadıkları o kadar çeşitleniyor ki akıl almaz bu insanların onca şey yapabilmeleri. Belge’nin sunduğu bu tanıklıklar çok kıymetli, Türkiye’nin tarihiyle bugünü. Hiç değişmedi.












Cevap yaz