Kapitalizmin bütün kurumlarıyla birlikte şöyle geniş geniş oturduğu bir dünyanın hayalini kuruyor Zakaria, ne kadar da çiçek böcek bir dünya olurdu. Savlarına bakalım, yirmi yılda bir şeylerin değişip değişmediğini de göreceğiz. Tüketim, tasarruf ve yatırım kitle olgusuna dönmüş, “demokratik kapitalizm”den ötürü, böylece yüzyıllardır belli bir kesimin elinde toplanan ekonomik güç tabana yayılmış? Taban dediği kalabalık orta sınıfmış, alt sınıf Zakaria’ya göre yok. Kültür de demokratlaştırılmış, nicelik niteliğe dönmüş, böylece “yüksek kültür” denen şey yaşamın merkezinden yaşlı bir kesime yönelik bir niş ürün olarak varlığını sürdürüyormuş, iyiymiş. Tam burada bırakmak lazımdı okumayı, daha neler sıçacak diye merakımdan devam ettim. Şiddet de demokratlaştırılmış, günümüz dünyasının en ürkütücü özelliklerinden biri. Neden korkulsun ki, nicelik iyiydi. İyice çorba olan bir bölüm: “Sermaye piyasaları, özel girişim, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri güçlenerek devlet otoritesini zayıflatmışlardır. Devletin zayıflığı kendisini uyuşturucu, insan, para ve silah kaçakçılığının dünya çapında artmasında göstermektedir.” (s. 16) Bırakınız yapmasınlar o zaman, devletin otoritesine ihtiyaç duyulması ayrı bir sorun, fazla demokrasi bazı toplumlara yaramıyor yani Zakaria’ya göre. Muslukları açıp bir anda zart diye demokrasi föşkürtülen toplumların kendi başlarına liberal bir rejim kuramayacaklarını, kuramadıklarını uzun uzun anlatıyor yazar, Üçüncü Dünya’ya bakınca başarılı olan azmış, çıkar grupları hemen ele geçiriyormuş sistemi de diktatörler türüyormuş. İyisi de var diktatörün, yeterince diktatör olan biri günümüz dünyasında liberal dalgalara engel olamayacağı için -Zakaria’nın dilinde liberal dalgayla ABD’yi bir tutmak gerekir- kontrollü bir geçiş de sağlayabilirmiş, eğer GSYİH yeterince yüksekse? Yazarın indirgemeciliğinden başım döndü bir yerde, şimdi bu demokrasi boca edilen ülkelerde, Zakaria’nın dediği gibi demokrasi toplumsal erdemin sadece bir bölümüyse seçimlerin anlamı olmayacak çünkü manipüle edilecek yüz etken var, bu seçim de havadan dank diye düşmediği, ABD’nin ite kaka yaydığı rejimin sonucu olduğu ve babalarca kolaylıkla zortlatılabildiği için tamam bir demokrasiden bahsedilemez. Elbet de sırf halkın ve yöneticilerin beceriksizliği gibi lanse edilince sinirleniyor insan, sanki ABD’nin tatlı dokunuşları yokmuş gibi Güney Amerika’ya, Ortadoğu’ya, bilmem nereye. Halk cahildi, hazırlıksızdı, denetleyici kurumları oluşturamamıştı, kurumsallıktan haberi bile yoktu, bunların üstüne öyle bir demokrasiye maruz kaldı ki hemen sıçtı ve diktatörünü üretti. Özeti budur dünya ahvalinin, Zakaria’ya göre. Bir de GSMH muhabbeti var ki akla zarar, bu nanenin belirlenmesinde parametreler belli, istatistiğin sadece istenen şeyi gösterdiği de belli, halk yeterince refah içinde yaşıyorsa demokrasiye doğru meyli oluyormuş ama doğal kaynaklardan elde edilen gelirle semirmişse demokrasi yanlısı olmuyormuş, Arap ülkelerinde olduğu gibi. Şöyle bir manzara: Zakaria bir güzel yağlayacak ABD’yi, liberalizmi, istatistikleri açmış önüne, ülkelerin özgül durumlarını hiç sallamıyor, Batı’nın sömürüsünü, politik ve askerî müdahalelerini zaten görmezden geliyor, “anayasal liberalizm” eksiği yüzünden cortladığını söylediği ülkelere aynı reçeteyi çıkarıyor: bağımsız yargıçlar, doğal haklar, halkı yönlendirecek bir siyasi güç, lobiciliği ortadan kaldıracak denetleme mekanizması, demokrasiyle özgürlük arasında denge. Çeşitlilik iyidir ama kafasına göre -buna özgürlük diyebiliriz- davranan çeşitlilik o kadar da iyi bir şey değildir kısaca, Zakaria te Sokrates’ten günümüze kadar getiriyor demokrasiyle özgürlüğün evrimini, sonra kapitalizmin her şeyi nasıl tepetaklak ettiğini anlatıyor. Kral, lord, aristokrasi, düzen ve gelenek ortadan kaybolmuş, özgür iradeyle sermaye öne çıkmıştır, burjuvaziyle demokrasi birleşmiştir. Sonra burjuvazi demokrasiyi satın almıştır, ayrı mesele. “Eğer Doğu Asya’da sıkı çalışmanın ve disiplinin kültürel kökenlerini bulmak isterseniz, bulursunuz. Eğer bunun yerine körü körüne itaat ve akraba kayırmacılığını bulmak isterseniz, onu da bulursunuz. İyice bakarsanız, bunları çoğu kültürde bulursunuz.” (s. 57) Tamam da birader, ABD’nin seçim sistemini eleştirirken lobicilerin egemenliğini olumsuzlayıp devletin gücünü bunlara peşkeş çektiğini, halkın politikayla ilişkisinin koptuğunu söyleyip yine de en iyi rejime örnek olarak bu düdüğü sunarken pratikte çok da farklı işlemeyen sistemleri sırf ABD’ye muhalif diye gömmek, üstelik alıntıdaki çoktan seçicilikle SSCB’yi öcüler sınıfına yerleştirmek, biraz şey. İngiltere sömürgelerine kurumları ve kapitalizmi miras bıraktığı için Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda başarılı olmuş, gerçi başarısız olduğu yerler varmış ama Fransa daha başarısızmış mesela, Afrika’daki sömürgelerine oy hakkı tanıyıp serbest piyasayı veya anayasalcılığı fişeklemediği için tiranlığa yol açmış. Milliyetçiliğin veya teokrasinin yükselişini iğnelerken, hani bu tiranlıklar kapitalizm sağlıklı bir şekilde işlese var olmayacakmış gibi bir tavır, mide bulandırıcı. Kurtarıcı kapitalizm, sonuçta herkes sermaye edinmeye bakacak, işçi sınıfı gördüğümüz gibi yok Zakaria’nın denkleminde, dünya elbet süper olacak, ne olacaktı. Hastalığa karşı en iyi korunma yolu hasta olmamak. Bravo. Hitler’in övdüğü Lueger hem milliyetçileri hem komünistleri birleştiren, Yahudileri lanetleyen programıyla seçime girmiş, önünü kesmişler, ne kötüymüş. Hitler seçimle gelmiş başa, oy oranlarını veriyor Zakaria, ne sosyoekonomiden ne politikadan bahsediyor, savaşlar yok, anlaşmaların yol açtığı gerilim yok, Birleşik Krallık’ta bile yılların Liberal Parti’si İşçi Partisi ve daha geleneksel Muhafazakârlar arasında sıkışıp güçten düşmüş, vah. “Demokrasi yayıldıkça bireysel hakların ılımlı ve liberal ajandası, serbest piyasa ekonomisi ve anayasalcılık, komünizm, din ve milliyetçiliğin kavurucu çekiciliği karşısında sönük kaldı.” (s. 63) Nedeni yok, kaçan bir fırsat sanki. Şu insanlar da ne kadar aptal yahu, kardeş kardeş yaşamak varken komünizm, milliyetçilik filan, ne kerizlik? Almanya neden İngiltere değilmiş, çünkü İngiltere’de kapitalizmin oturmasına yol açan ticari ağları destekleyecek devlet yapısı, kurumlar filan yokmuş, demek bunlar olduğu zaman savaş da çıkmaz ama ne iştir, herkese yetecek sonsuz pazar yetmemiş olsa gerek. GSYİH’nin tek başına tüm hikâyeyi anlatmayacağını söylüyor Zakaria ama verdiği bütün örneklerde demokrasilerin tutunduğu ve tutunamadığı ülkeler yüksek GSYİH’ye sahipken gelir dağılımına dair tek bir veri yok. İnsan koyar kardeşim, bir de onu kıyaslasaydık mesela, petrol zengini ülkelerin cukcuklandığını da görürdük başarısız demokrasilerini tü kakalarken ve cukcukçuların eylemi sürdürmek için, hani, belki, demokrasiyi baltaladığını da görürdük, belli mi olur. Ama Güney Amerika’daki en başarılı örneğin Şili olmasından anlamalıyız, diğer ülkeler dur kalklı zamanlar yaşarken Şili, maşallah, zart diye katılıvermiştir müesses nizama, büyük başarı. “Kazanılmamış zenginlikler neden böyle lanetlidir? Çünkü bunlar modern siyasal kurumların, yasaların ve bürokrasilerin gelişimini engellemektedir.” (s. 78) Gerçi burada “iyi”nin ne olduğunu da tanımlamak lazım, Zakaria’nın tanımı belli, ABD’nin uluslararası liberal düzeni şu şaşkaloz insanların başına gelebilecek en güzel şeydir, de, uyumlanmayan veya kısmen uyumlanan, görece refaha ermiş toplumun neyini nasıl eleştirmeli. “Genelde, her ne kadar belirli tarihsel ve kurumsal özellikler yardımcı olsa da, kapitalist gelişmenin eski feodal düzeni yıkmakta ve etkin ve sınırlı bir devlet yaratmada en iyi tek yol olduğu sonucuna varmak doğru olacaktır.” (s. 79) Yan cümlenin şaralop diye geçip gitmesi, madalyanın kapitalizme takılması, ABD güzellemeleri, o kadar da olmasın diye ABD seçim sisteminin eleştirisi, bir ağızdan söylenen marş ve kapanış, aşağı yukarı böyle. Kalabalık bir orta sınıfmış mevzunun alametifarikası, al sana orta sınıf, bulabilirsen.












Cevap yaz