Zehra İpşiroğlu – İzler

“Deneme roman”, belirtilmiş, otobiyografik ayrıca. Bahsetmeli: Essen Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nde öğretim üyesi İpşiroğlu, 1975-1991 arası İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Almanca Bölümü’nde, ayrıca Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturgi bölümünü kurmuş. Tiyatro çalışmalarıyla biliniyor daha çok, kısa öyküleri var, annesi Nazan İpşiroğlu’yla hazırladığı metni, bir sürü ödülü. “Oradan buraya gelenlerin çocuklarına…” ithaf, Türkiye kökenli üçüncü kuşağa, yitik kuşağın sesini duyurmak için. Türkiye ve Almanya, tabii. İzler tamamen silinmeden bir şey yapmalı, yapmış İpşiroğlu, yazmanın anlamına düşmüş, geçmişini eşelemiş, nereye neden gittiğine değinmiş azıcık. “Yazma eylemini bir tür keşif yolculuğu gibi yaşarken, kimi kez buruk ve hüzünlü, kimi kez her şeyi uzaklaştıran ve yabancılaştıran bir merceğin yansıttığı grotesk imgeler oluştu, tıpkı iç ve dışbükey aynalardaki eğri büğrü yansımalar gibi…” (s. 7) Ionesco’nun yazmak üzerine dediklerinden epigraf, yeni öykülerin kurgulanmasının gerekip gerekmediği, onca öykü varken neden daha da onca öykü üretmenin itkisi, onca kişi varken, hem öykülerde hem yaşamda. Derslerden sorular, insanların aklında yazmakla ilgili neler var, H. yazmayı bir hastalığa benzetiyor mesela, yoğun yaşamayı sınırlayan bir şey, bir çiçeğe baktığında yazmaktan daha fazla etkileniyormuş insan. Yaşamdan kaçmak. Bir yana, düşünmenin yeri de var çiçekte, alıp kâğıda tıkılacak şey biraz bu. Sözcükler vermiyor, neyi koparıp katabilirsek. Çiçeğin zihinden geçerken düşürdüğü gölgesi. Misal. Edgü’den çok alıntı var bölüm başlarında, yakışmıştır, düşünyazın. Anlatıcı görselleştirdiği her resmin bir öyküsünün olduğunu söylüyor, kendi kendine de türeyen bir şey aslında bu yazı, kendi kendini yazdırıyor. Dışarıdan bakabilince olduğunu söylüyor bazen, ikna edebilirse tamam. “Alımlama süreci içinde her yorum beni yeni bir aşamaya götürmeli. Yeni kapılar açmalı. Bu işte böyle dedirtmemeli. Nokta koydurtmamalı. O uzak ve yabancı kentte böyle bir korkum yoktu. Yalnızca sorular vardı…” (s. 15) Orası ve burasıyla ilgili çok hikâye var, kurumların isimlerini üfürüyor anlatıcı, hiçbir yeri ve zamanı kesinlemiyor, bulanık çizgilerle bırakıyor. İç mekânla başlangıç, türün formuna uyuyor anlatıcı, alt katta oturan opera şarkıcısının sesini duyuyor, üst katta yaşlı bir çift varsa onların, sonra martılar geçiyor. Bir sahneyi hatırlıyorum ben, dışarlıklı olunca dünyanın herhangi bir noktası evrenin diğer ucu gibi geliyor: kocaman bir pencere, açıyorum, bitişik nizam, üç katlı binalarla kuşatılmış bir alan, bahçe değil çünkü bütün binaların çöpleri, binalarda oturanların bisikletleri, hani bahçeye dair ne var, bir çardak ama uzak, alt kenara doğru, ben köşedeyim. Dallara bakıyorum, güneşin ağaçlara ve duvarlara nasıl düştüğüne, başka hiçbir pencere açık olmadığına göre uyanan bir ben mi varım dünyanın o köşesinde, H.’nin aradığı gibi evlerinde dinginliği aradıkları için dışarıyla muhatap olmak istemiyorlar belki. Dış mekân: fabrikalar var, işçi kenti, maden ocakları ve üniversite. “Bilgi alıcıları” öğrenciler tabii, bu isimlendirmenin kaynağını kapitalist ilişkilenmeyle açıklayabilirim, aşırı yoruma kaçarsa kaçar. “Bilgi üretim ve dağıtım merkezi memuru”, hoca elbet, ilk kez gireceği dersliğin yerini sorunca kimse ilgilenmiyor, cevap veren yok, ayrıca bilgi üretiminin, neyin üretildiğinin de farkında olan yok gibi görünüyor. Soğuk bir mekân, bıyıklı adamlar koşturmuyor çay getirmek için, odacı yok, alıcılarla vericiler var sadece. Yaşam biçimleri nasıl, spor yapıyorlar, etkinliklere katılıyorlar, hareket ettikleri sürece yaşıyorlar, kısıtlı iletişme yöntemleri yakınlığa yer vermiyor. Katıyorum kendimi ister istemez: dolanmaya vaktim var biraz, caddede yürüyorum, sonra ara sokağa sapıp yukarı çıkıyorum. Okul, camına yazılar yapıştırmışlar, ne yazdığını anlamıyorum, rengârenk kâğıtlar, ilkokul mu? Biraz daha yürüyünce depo gibi bir yer, sabahın körü değil ama sokaklar bomboş, forkliftte bir adam, kamyonda diğer adam sadece. Sigara sarıyorum, bir süre izliyorum. Konuşmuyorlar, mal yüklüyorlar. Arkadaki köprüye bakıyorum, metro geçiyor. Sonra dank diye düşüyorum dünyaya, forkliftteki bağırıyor: “Erdem gelmiş lan dün!” İpşiroğlu’nun bahsettiği üçüncü kuşak işte, yaş tutuyor, işçiler. Çocukları da öğrenci, babalarına karşı çıkıyorlar, bilginin demokratikleşmesini istiyorlar ama ederi var, anlatıcı hemen “ora”ya dönüp anılarını çıkarıyor gömüldüğü yerden. “Onlardan biri olmak”la suçlanır, oysa sadece kendi olmak ister anlatıcı, babasından, amirinden kurtulmak ister. Aile fotoğrafını hatırlar bir bölümde, başı örtülü kadınlar, ki İpşiroğlu karanlık tarafa kayar azıcık, kadınların örtülerden kurtuldukları zaman şafağın sökeceğini belirtir, kız çocuklarından bahsettiği kısımları ayrı tutuyorum. “Kurgu” ve “korku” kavramları üzerinden dünyanın işleyişini kurcalar azıcık, babalardan gelen bilginin oğullara ve kızlara geçişi, kendini üreten rıza, ürettirilen. Kurgunun içine düşen onca insanı düşününce, kurtulduğuna şükrediyor biraz, “ora”nın bilgi dağıtım merkezindeki amirinin baskısı, polisten dayak yiyen çocukları yalnız bırakması mesela, idamlara karşı imza toplaması, maaşların yüzde ikisinin ordu için kesilmesine karşı çıkması, okulun kışlalaşmasına muhalefet etmesi, ezberci eğitimi eleştirmesi başına iş. Diğer yanda babasının baskısı. “Bura”ya gelince onlar gibi olmak, oysa özgürlüğünü arıyor anlatıcı, başka bir şey değil. Aile fotoğrafı işte, kadınlar tedirgin, örtülü, erkekler bir şeyin gururunu yansıtıyorlar ama neyin, sepyada tahakküm izleri. Darbeci paşalardan biri beş yaşındaki kıza bakmış, kızın babasına, “Bu çocukta iş var!” demiş, anlatıcı beş yaşındaki haline dönüp ne demeli bu kurguda? Belleksiz insana dönüşemez kurtulmak için, dönüp dönüp aynı derdi çekmemeli insan, belleksizlik özünü yitirmiş mekânları andırıyor. “Oradaki nice yöre, köy, kent son otuz yıl içinde başdöndürücü bir hızla yok edilmedi mi, tıpkı yaşantıları geçmişin karanlığına gömülen insanlar gibi?” (s. 51) 27 Mayıs’tan önce ayaklanmaları kıyasıya eleştiren öğretmen darbeden sonra yere göğe koyamamaya başlamış, belleksizleştirme bu kez, askerî elitin beklenildiği gibi davranırken başka yana devrilmesi ayrı bir travmaya yol açmış başkaları için, kısaca başka başka gruplar başka türlü unutmuşlar geçmişlerini, ülke koca bir unutuşa düşmüş, belleğin önemi kalmamış gündelik olayların karşısında. “Yorumbilim… Polis baskını… Korku… Bomba… Yaralananlar… Vurulanlar… Birlikte sorgulanmıştı kurgulanan öyküler… Birlikte katılınmıştı grevlere, cenazelere… Birlikte yaşanmıştı onca acı… Birlikte karşı çıkılmıştı gözlerini ve kulaklarını kapayıp hiçbir şey yokmuş gibi davrananlara…” (s. 61) Yorumbilim, belleksizliğe kapı, karşı koyanlar yok olduktan sonra iyice. “Buradaki Öyküler”, en azından bilinen korkular yok orada, insan nefes alabiliyor ve aldığı nefeste başka türlü korkuların varlığını fark ediyor bir anda, ikinci nefesi daha dikkatli alacak. Bavulu toplayıp, çekip gitmek daha kolay en azından, kurgulanan öyküler daha tutarlı, eklemlenebilir. Kültür farkı bariz, kimse kimsenin elinden tutmayınca kim kimin elini arasın. Öğrenilecek ve öğrenilemeyecek şeyler var, bazı bilgiler en iç halkada kalıyor, erişmek için “buralı” olmak lazım. İzler halinde bunların hepsi, uzaklardan bakınca canlanan renklere sahip, en azından çözümlemesi artık daha kolay. Son bölümler tamamen bu izlerle ve izlerin nasıl okunacağıyla ilgili. Bence iyi deneme, İpşiroğlu’nun metni dikkate değer çünkü tür mantığı, isimlendirme yapılmışsa bile zor bulunacak şey, geçişler kolay. Saroyan’ın dediği: tür diye bir şey yok, tür insanın bilincidir. Alıntıyla bitireyim: “Onları anlama, içinde bulundukları öyküyü çözümleme anlamına geliyor. Öykünün kurgusunu, söylemini, dilini, kodlarını çözümleme, öyküde yer alan kişilerin yapısal ve kişisel özelliklerini, birbirleriyle olan bağlantılarını, içinde bulundukları tarihsel ve toplumsal bağlamı, ortamı ve koşulları irdeleme…” (s. 87)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!