Bazen Seneca, bazen Yıldırım Akbulut, bazen Çınar Kahvehanesi müdavimlerinden Hilmi Dayı, Boysan yelpazenin her yerinden sesleniyor okura. “Konuları daldan dala atlayan kitap”ların yazmasının, okumasının kolaylaşması sayesinde yazdıkça yazmış Boysan, okuduğu metinleri boca ettiği bölümler hariç önceden yazdıklarının çeşitlemelerinden başka bir şey yok. Memleketin haline birkaç hiciv, kadınlarla ilgili birkaç şaka kuka, ehlikeyiflerin dünyasından birkaç enstantane, tamamdır. Ortaya karışık yapayım, gülmenin önemiyle ilgili ilk bölümde Paradoks şakaları, fıkra anlatıcısının önemi, ciddi adamların gülmekten imtina etmeleri, meseleler. Yaşamı zehirlerinden arıtmanın hoş bir yolu mizah, arada iki espri patlatınca ortamın gamı kederi dağılır, insanın şen yanı ortaya çıkar da kahkahalar havalarda uçuşur, tadına doyum olmaz. Örneği veriyor Boysan, elli yaşlarında bir adam yetmiş yaşlarındaki arkadaşına rastlıyor, ortada çok sayıda yaş olduğu için çoğul eki lazım. Genç olan yaşlı olana nerelerde olduğunu soruyor, hapse girdiğini öğrenince suçunu merak ediyor. “Bir genç kıza zorla tecavüzden” içeri atılmış, genç olan öyle bir şeyin mümkün olmadığını söyleyince yaşlısı -bence- gevrek gevrek gülerek -çünkü böyle korkunç fıkralarda gevrek gülüş olmazsa olmaz, ihtiyarlar gevrek gülmek alıştırmaları yaptıktan sonra ihtiyarlığa kabul edilirler. Gülüşü canlandıralım: “Giyeh giyeh giyeh!” Neyse, yaşlının gururu okşanmış suçlamadan ötürü de işlemediği suçu kabul etmiş. Şunu halka açık bir yerde anlattığımızı düşünelim, gülmekten altına sıçanlar yüzünden hayat durur resmen. Bir tane daha: ünlü avukat Campinchi, kimse bu dallama, ceza davasında tanık hanımefendinin, yirmi beş yıl önce ahlak zabıtasının kayıtlarına girdiğini söylüyor, kadın yirmi beş yıldır düzgün bir yaşam sürdüğünü kanıtlayınca Campinchi yapıştırıyor lafı: “‘Madam! Bütün ömür boyu, isterse tek bir gün olsun, bakan da olunsa, fahişe de olunsa, bu sıfatı taşımanın onurundan vazgeçmeye, kimsenin hakkı yoktur.’” (s. 11) Valla Boysan okurken midemin ekşi suyu ağzıma defalarca geliyor, tükürme gibi bir alışkanlığım yok ama tükmükler halinde atmak istiyorum bünyeden hem sıvıyı hem metni. Yumruk finalli esprilerden başka hikâyeyi andıranı, Boysan teknolojik gelişmeleri, güncel siyaseti falan takip ediyor da fıkralarına, esprilerine altlık çıkarıyor oralardan. İşte, gen araştırmaları sonucu sığırların isteğe göre inek veya öküz doğurması, Boysan diyor ki ülkemiz erkek çocuğa çok meraklı, yarım yüzyıl sonra millet birbirini siker. Demiyor, tek cinsiyetli ülkelerin ortaya çıkacağını söylüyor çünkü oldukça kibar biri Boysan, küfrü rakı masalarına saklıyor herhalde. “Gariplik Merakı”na bakıyorum, dünyada pek çok gariplik, uyumsuzluk varmış, biri “yabansı boyutlarda arazi otomobili kullanmak”, hele kadınsa aracın şoförü. Minnacık, sarışın bir küçük kız kafayı iyice kaldırarak oturuyormuş, altında yastık olmasına rağmen, üstelik sigara içip cep telefonuyla oynuyormuş trafikte. Çiftlik sahiplerinden başkasına satılmamasını istiyor bu araçların Boysan, yoksa böyle acayip acayip görüntülere maruz kalıyor insan? Cinsiyet eşitliğine geldik, iki cins de aynı hakarete maruz kalınca eşittirler tabii. Evlerini döşüyor çift, dost düşman kim varsa davet ediyorlar, bunlara kıl olan birine göre, evi zevkince döşeyen çift beyinlerindeki boşluğu da gösteriyor zira eşyalar arasında canavar gibi aralık var. Gülelim. Bugüne geliyoruz yavaştan, daha doğrusu bugün hararetle tartışılan konular zamanında bir iki irdelenmiş, ona dair uzunca bir yazı. bilgisayarla yapılan besteler beste midir, müziği çalan bilgisayarsa müzik müzik midir ve bilgisayar bilgisayar mıdır, bilgisayar elbet bilgisayardır ve bence müzik de müziktir ama öyle olmadığını söyleyenler vardır, artık ne halt ederlerse etsinlerdir, çok da umurumuzdadır. “Aksi savı ileri sürenler, müzik alanında bilgisayarla yapılan besteleri örnek gösteriyorlar. Müzikten anladığını sandığım kişilerin görüşüne göre bu besteler, sanat eseri değil… Öyleyse, ortaya konmaları yanlış. Ama denirse ki, bilmem kaç yüzyıl sonra bilgisayarlar insanlardan daha ‘insancıl’ besteler yapacaktır, buna karşı durmam… Çünkü gelecek zamanda, pek çok sınırlamaların ortadan kalkabileceğine, inanırım.” (s. 19) Şaşırtıcı, Boysan on ikiden vuruyor tartışmada, ardından İskoç fıkrası anlatarak insanımızı beyaz ekran karşısında bırakıyor zira İskoçların nasıl genellenip mizah malzemesi haline getirildiğini okur bilmedikten sonra fıkrayı anlatmanın faydasızlığı. Para işi, İskoçların para karşısında nasıl bir tutumu varsa fıkranın sonunda pörtlüyor, klasik. Sonra bir bölüm geliyor, Boysan anılarını anlatmayı neden bırakıyor diye üzülür insan. Seksen yılın ardından şöyle bir geriye dönüyor, görebildiklerini anlatıyor yazar: “Günde 150 gram karneli ekmekle, katık zaten yok gibiyken, soğuktan titreye titreye yaşadığımız o yılların, yine de unutamadığım mutlulukları vardı. Ben o yıllar yaşamaktan, hâlâ kopamadım.” (s. 22) Baba evinde, lisede ve Eminönü Halkevi’nde kıvılcımlanan okuma aşkı, bir süre sonra tiyatro hayranlığı, müzik dinleme tutkusu, Boysan çocukluğundan gençliğine nasıl şekillendiğini anlatıyor da ne okurmuş, ne dinlermiş, bunlar pek yok. Klasik müzik, o kesin. Tümay uyumadan önce Schubert dinlediğini söyleyince şaşırdım, ben magnezyum içerikli besin yiyor veya magnezyum hapı alıyorum uyumadan önce, magnezyum uyku için deli önemli bir zımbırtı olduğu için herkese de tavsiye ediyorum, magnezyumu bulduğunuz yerde gömmeniz lazım. Evet, liselerde felsefe ve mantık dersi kaldırılmış, üniversitelerin hali içler acısı, demokrasi zaten cort, o zaman ülkenin kapağını açıp içine magnezyum yığmak, kapağı kapadıktan sonra şöyle sağlam bir çalkalamak gerekiyor. Çalkalamanın sağlık göstergesi olduğunu bütün dünya biliyor, insanımız aydınlansın azıcık, araştırsın böyle şeyleri. Prens Charles, tahta geçemeden ölecek herhalde, koca bir ömrü “prens” olarak geçirdikten sonra kral olsaydı ne olurdu? Gördük, magazin değeri var artık, kraliyet ailesinin kameralar karşısında doğal albenisi eşsiz. Dört gitaristin kraliçe karşısında hizalanmasını unutamıyorum ben, Brian May var, Jeff Beck var, Jimmy Page filan var, hepsi sırayla selam verip ne halt ettiklerini anlatıyor. İsyan şarkıları mı yazmış, kraliçe el etse başa neler gelir, tehlike yaratan bir durum. Zengin insanlar bunlar, Boysan’a göre siyasete el atan herkes zenginleşir, eller cepte tırmananların yanında onlar başta zorlanırlar, tanıdıklarına ve yetkilerine dayanarak rüşvetle dünya evine girmeyi kabul ederler, yakalandıkları zaman pişkinlikleri mide bulandırır. Uşaklar ve patronlar türüyor, işçiler iktidara varamadan ölüyorlar ve mücadeleyi kendilerinden sonra gelenlere bırakıyorlar. Birikim işi, deneyim biriktikçe kraliyet ailesi magnezyum yiyip halkı daha bir isabetle soymaya başlıyor. Çok iyi. UFO’larla ilgili bölüm, tırışka. Doktorlarla avukatlar arasındaki çatışma, tırt. Dünyanın düz olup olmadığını tartışan, buldukları sonuçlarla Kilise’nin öfkesini üzerlerine çeken insanlar, savlarının yanlışlığını veya doğruluğunu görmeden ölebilirler, ülke ölüm ülkesine dönüştükten sonra kurtuluş daha da uzakta. “Politik, yani saldırgan mizah için benim verebileceğim en kısa örnek şöyle: Politikacıların kendi haklarında söylediklerinin tümü yalan, birbiri hakkında söylediklerinin, tümü doğrudur.” (s. 37) Boysan günümüzün saldırgan mizahını duysa ne derdi acaba, cesurun da cesuru var. Son anı parçasıyla bitireyim, Tepebaşı’ndaki ahşap binada oyun izleyen Boysan o sıralar lise talebesi, Muhsin Ertuğrul’un arkadaşı, Bedia Muvahhit’le masa muhabbeti dört dörtlük. Muvahhit yaşını ele vermemesini istiyor Boysan’dan, öyle geçen yüzyıldan kalma biri mi ki seksen, doksan, yüz, insanın yaşı kaçsa ortaya atılsın, sırtlanlarca parçalansın. Herkesin yaşı kendine. Söylemeyin kardeşim, tahmin etsinler. Ve yaştan yeşillenmek nop, salaklık.
Şöyle bir bakılır, inceleme azıcık, sonra bırakıp gitmek lazım. Boysan’ın sıradan metinlerinden.












Cevap yaz