Necati Mert – Adalı Sinağrit (Sait Faik)

“Adalı”dır Mert. Sabitleyelim, denemelerinde Adalı olmanın önemini yüz iki kez anlatır. DTCF’de, Ankara’da geçirdiği yıllar dışında hep oralarda yaşamış, 12 Mart’tan sonra açtığı kitapçıyla bilinmiş daha çok, Adalılar tarafından diyelim. Ben öyle bilmedim gerçi, bir zamanlar Adapazarı’na sıklıkla giderdim, Gelişim Kitabevi’ne de çok uğramışımdır ama tanışmadık, hiçbir izlenim kalmamış bende. Öykülerini bilirim, klasik hikâye anlatımında bir Ada markasıdır. Sait Faik’in ilk dönemini kendine yakın bulur bu sebeple, memleketini anlattığı öykülerini. 1982’de anlamış Mert merkez-taşra ayrımını, taşra yeni anlamlar kazanmış, Sait Faik’e dair yazıları bu değişimden etkilenmiş. “Sait Faik’in günahı yok elbette. Yalnız, ‘merkez’le hesaplaşırken Sait Faik’e haksızlık ettiğim de olmuş. Özellikle ilk yazılarda gördüm bunu. Ama şunu da gördüm: Bu yazılar sadece Sait Faik yazıları değil. Ya da şöyle: Bir o kadar da sosyal, siyasal, kültürel tanımlar ve analizler. Belki de kendimle yüzleşmeler. Yetkin midirler? Bilemem. Bana şu kadarı düşer: Sait Faik-Adapazarı ekseni benim için bereketli bir eksendir.” (s. 9) Yetkinlik konusu tartışılır, eksenin bereketli olduğu besbelli, bunların dışında tanımlar ve analizler kısmında 50 kuşağı öykücülerini -kabaca- toplumcu çizgiden ayrıldıkları için eleştirir Mert, onlar “metin”, “anlatı” yazarlar, akademiklere yönelik bir öykü anlayışları vardır? Pek temellendirmez Mert, öfkesini taşrada olmaktan mı doğurur bilmem, tam anlayamadım ama Sait Faik’in toplumcu damarının zart diye kesildiğini düşünür İstanbul öykülerini, ikinci aşamasını ele aldığında, 50 kuşağına yol gösterdiği için yazara kızar adeta. Sırayla gideyim, kronolojik: Sait Faik’in anlattığı Adapazarı’na bakıyoruz önce, Halk Eğitim Merkezi’nin bulunduğu yerde bir zamanlar sinema varmış, bir öyküde geçiyor, Mert de film izlemiş orada. Eskicizade’nin yaşadığı, Çark’ın Çark olduğu yıllar yaşlıların anlattığı hikâyelerde mevcut, göz görmüyor artık, kurgudan biliyor ki adım attığı yerde “yıldız öykücü” sigarasını yakmıştır. Sonra, İstanbul’a gidince “edebileşip ‘evcilleşmiştir'”, Adapazarlı değildir artık, Burgazlıdır. Kültürünün mayası Adapazarı’nda atılmıştır oysa, ilk öykülerine bakılırsa Burgaz’ın açıklarındaki bir balığa “Adabazar”da, Sapanca’daki bir karaktere dülger balığının hemen yanında rastlanabilir, öylesi iç içe geçmiştir öykü ögeleri, Mert tespit ettiği örnekleri alıntılar. Eleştirdiği edebi göçü sanat-üretim ilişkilerine bağlar bir de, merkezi gömerek: “Kültürün basım-yayım-dağıtım, yani maddi temeli İstanbul’da toplanmışken sizin taşrada manevi donanımınızı gerçekleştirmeniz yeterli değildir. Fakat birikiminiz, yeteneğiniz de açılmak, taşra dışına çıkmak, yayılmak ister. İşte dram da burada başlar. Sanırım Sait Faik bu dramı yaşamıştır. Adapazarı’nın dar, içine kapanık, durgun, boutsuz ortamından kaçıp çıkmak, kurtulmak, manevi donanımını kültür merkezi İstanbul’dan yaymak.” (s. 16) Baba da yazıhaneyi İstanbul’da kurunca tabii, büyük kolaylık. Daha da eşelemece, “Şafak Sokağı’ndaki Sait Faik”te yazarın evini bulmaya çalışıyor Mert, çocukken okumaya başladığı Sait Faik nerede oturdu, nerelerde gezindi, sorup soruşturuyor. “Sait Faik Sokak” diye bir tabela asmışlar, yıl 1956, istikamet belli. O sokakta oturan çok arkadaşı var, hiçbiri heyecanlanmıyor, zaten bilen de yok. Memnune Teyze ilgileniyor azıcık, “Abasıyanık” soyadını duyunca bir evi tarif ediyor. Sokağın sonunda, iki katlı, ahşap ev, aile çoktan taşınmış oradan oysa, İstanbul’a gitmişler. Ama zaten orası değilmiş Sait Faik’in doğduğu ev, Atatürk Bulvarı’ndaki Ahmet Faik Apartmanı’nın arsası üzerinde bir zamanlar yer alan evde doğmuş 1906’da, Memnune Teyze’nin dediği evden de Sait Faik’in amcaları taşınmış, Sait Faik 1921’de göç etmiş İstanbul’a. Sonra bir öyküsü geliyor Mert’in, Sait Faik üfürmeli, hiştleyen papatya denizlikte duruyor, anlatıcı yazdığı öyküleri ona okuyor, evde eşi Sisyphos olmadığını söylüyor falan, bir tuhaf öykü. Neyse, tansiyon yükseliyor, Sait Faik’i İstanbulluların “çaldığını” söyleyecek neredeyse Mert, kötülük ettiklerini, çünkü memleketinde bile unutulmasına denizdir, balıkçıdır, adadır, bunları fişekleyen merkez yol açmadı mı? Aşırı yorum, aşırı öfke, hani Sait Faik’e bile çıkışacak gibi oluyor Mert, yazsaymış ya ilk dönemki öykülerine benzer öyküler! Gitmiş de ne yapmış, ada da ada. “Bana öyle geliyor ki, İstanbul dışında yaşayanlar, yani bizler, belletilmiş Sait Faik’i tanıyoruz yalnız; onunla yetiniyoruz. Oysa Sait Faik yelpazesinin öteki öykülerine de bir baksak, en az belletilmişi kadar usta, en az onun kadar içten, belki de bize ondan daha yakın bir başka Sait Faik’e rastlayacağız.” (s. 33) Valla ben en çok Grenoble, Marsilya öykülerini severim, bambaşkadır, değişime açık bir yazarın sunduğu şenliktir bu öyküler. İstanbul öyküleri daha kapalı gelir bana, biraz karanlık ama en doğru benzetme: soluk. Kıyasla söylüyorum, neşe yitiktir o öykülerde, coşku vardır ama karacoş, anlatmanın keyfi bir, yoksa diğer tarafta ne cümbüş! Mert toplumculuktan geliyor bu savına, ilk öykülerdeki insanı bulamadığından şikayetçi, insanın ağalar beyler devletler önünde nasıl direndiğinden bahsetmek iyi. Serbest tarzdan mı, yazsa olur, neden olmasın, Roni Margulies de biçemde fazla serbestliği içeriksiz şiire yol açtığı için eleştiriyor ama zarf-mazruf noktasında hedefi şaşırıyorlar bence. Tahkiye yok, gerilim yok, kuruluşu gevşek, cümleleri düşük ve bozuk, Mert’in gözünde Sait Faik’in öykülerinin nitelikleri, de, geleneksel hikâyeye aykırılığı eleştiri konusu yapmak gerekir mi, Mert’in yaklaşımı silme pas. Bir yerden gömecek illa, yakaladığı: “Kısaca söyleyeyim: Onlar Türkçeyi ikinci dilleri saymaktan bile utanmaktadırlar; fakat ne hikmetse bütün TV kanallarında ve basında da hep onlardan söz edilmektedir. Sait Faik adını dillerine pelesenk etmelerine de bakmayınız, ‘takıldıkları’ isimler aslında hep ‘ecnebi’dir: Marquez, Kundera, Borges falan. Anadillerinden utanan bu Nişantaşlılar, ‘uçukluk’larına ‘serbestlik’ini tramplen ettikleri için dillerinden düşürmez bizim Sait Faik’i; yoksa pek de bayıldıklarından değil.” (s. 39) Eh, görünüşe göre Sait Faik “bizim” değil zaten, ecnebilere daha yakın. İşin garibi Mert gençliğinde Batı’nınki dışında edebiyat bilmediğini, memleketin yazarlarını küçümsediğini söylüyor, sonradan bir uyanış yaşamış ama aşırı uyanmış gibi geldi bana, biraz daha az uyansaymış her şeyi yerli yerine koyabilecekmiş. Bu mösyöler, monşerler filan parlata parlata Sait Faik’i, kendileri de bir yerlere gelmişler işte, kanonu oluşturmuşlar, taşrada kalanlar da bok yemişler. Cortlamış özeti bu Mert’in söylediklerinin, hele Sait Faik’in Peyami Safa gibi “milli” tadı “kurabiye”de bulması bahsi var, “malum” kadınlarla pazarlık yapan erkekler pastanede pasta yedikleri için. Hani tatsızlığı da geçiyor, çirkin bir yere geliyor mevzu, ben de kitap bitsin diye not almayı bırakıyorum artık, genel izlenimlerimi aktarıp bitirmeyi düşünüyorum ama haksızlık yapmamalı kimseye, ne yazmış olursa olsun, diğer yazarlara gösterdiğim saygıyı göstererek not ala ala devam ediyorum okumaya. Ne bileyim, bakırcılar, oymacılar filan, elbet Adapazarı’nda ustası çoktur ama Perşembepazarı’na gitmiş olamaz mı Sait Faik, zaten pederinin açtığı yazıhane de oralara yakın bir yerdeydi diye hatırlıyorum, yani Adapazarı’ndan doğru değiştirmek mi gerek derenin yatağını, her şeyin kaynağını Adapazarı’nda bulmak mı lazım, bu adam hiç mi İstanbul’un havasını suyunu hımfslamadı, lıklatmadı, tuhaf bir itelemece. İkinci Dünya Savaşı’ndan gelen sıkıntıları hikâyesinde sosyal ve politik bir zemine oturtmadıysa, tespittir, eleştiriye yolu görelidir, sonuçta yapmıştır veya yapmamıştır canım, bizim yaptıklarına bakmamız lazım gelir. Yapmadıklarına yaptıklarının imlediğiyle, sezdirdiğiyle yaklaşabiliriz anca, o kadar, noktayı yazar çoktan koymuştur.

Dikkate değer diyeceğim, denk gelen baksın bir.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!