“Gotik roman türünün ilk örneklerinden”, tür tam oluşmadığı için daha çok aristokrat şalalası da olsun, kısmen de olsa o gerilimi, korkuyu şöyle bir hımfs, kokluyoruz. Hayaletli odalar, şatonun kullanılmayan kanadından gelen gürültüler, çığlıklar, ışıklar, insanın gerçekten tüyleri ürperir. 1800’lerde okusaydı bu metni. Yoksa soyluların sosyolojisi öne çıkıyor artık, korku ögesi değil. Tarihsel önemi var korkunun, oluşum aşamasının ilk basamaklarında nasıl kurmuşlar atmosferi, anlıyoruz: feodal agalar sarayla, sonrasında burjuvayla entegre olunca tebaalarının büyük kısmını kaybetmişler, numunelik kalmış birkaç çalışan, o koca koca yapılarını elinde tutabilenler yaşam alanlarını küçültmek zorunda kalmışlar zira şaşaalı günlere veda etmişler çoktan, kanatlar komple kapatılmış, atıl alan haline gelmiş. Birini dünyadan silmek için işlevsel, romanda göreceğimiz üzere kontu montu üzerinde hakkının olduğu insanları -çocuk olur, eş olur, öldüremediği kim varsa- buralara iteleyip hayaletleştirebilir. Çift kat korku artık, dışarıdakiler söylencelere inanıp o taraflara gitmezler, içeridekiler oradan çıkmamaları için sevdikleriyle tehdit edilmişlerdir, çıkmazlar, ömürlerini tüketirler. Böyle olmuyor neyse ki, alt sınıftan bir kurtarıcı çıkıyor, girilmesi yasak odalara girip hapsedilenlerle karşılaşıyor, çıkmaları için uğraşıyor. Ama böyle bitemez, alelade bir kadın kurtarabilir mi aristokratları, olmaz, hemen ona da bir şaralop çekiliyor ve ta daa, soyluymuş ya meğer kadın! Âşık olduğu başka bir soyluyla evlenebilir böylece, kendini manastıra kapatmak zorunda kalmaz, üstelik kıskançlıkları yüzünden türlü belaya yol açan kadınlara “insanlık” göstererek aslında üst sınıfın nasıl safları sıklaştırabileceğini de gösterir. Eh yemeği kim pişiriyor, odalara kim götürüyor kurtarıcıyı, kim yanlarında kalıyor sonuna kadar, yaşamını tehlikeye atıyor, asıl kahramanlar nerede yani. Oralarda bir yerde işte, şatonun bekçileri, oduncular, ulaklar, türlü insan bu gebeşlerin çiftleşmelerini engelleyen sınıfsal saçmalıklara katlanmak, sorunların çözülmesine yardım etmek zorunda. Rıza kuvvetli, ölüm pahasına gidiyorlar bunların peşlerinden, yaralanıyorlar, işkence görüyorlar, dönemin onur kavramı bunları çok güzel kelepçelediği için, “Biz ne yapıyoruz birader,” diyen çıkmıyor. Metni bu kadar çarpıtmak yeter, hikâyeye bakalım. Öncelikle Parsons’ın iyi manzaracı olduğunu söylemeli, aristokratların teşrifatı, iletişim biçimleri, etiket kaideleri filan, en ince ayrıntısına kadar mevcut. Bir ara eldiveni çıkarıp şırak diye surata yapıştırmalı kavga görmek istedim ama çok kibar insanlar bunlar canım, yapmadılar.
Aysız bir gece, fırtınalı bir deniz ve uysal başlı bir adamın öfkesi, korkmamız gereken üç şey. Bu başka bir kitaptandı, dur, dışarıda fırtına var, kapı çalınıyor, Pierre’le Jaqueline gidip bakıyorlar, genç bir kadınla yardımcısı. Kadın çok hasta, Jaqueline komşu şatoya gidip yardım istiyor, yüce gönüllü Bertha hemen kabul ediyor misafirleri, sonsuz şükran. Dayanışma. Üst katlar daha rahat ama asiller kalamamışlar orada, geceleri bir işler dönüyor, “kanlı işler” diyor Bertha. Gördüğü ettiği yok aslında, korkularından çıkamıyorlar, aslında sırf korkularından değil de hikâyenin sonlarına doğru çözülecek gizemler. Neyse, mülkün sahibi Kont Wolfenbach oralarda değil, söylenenlere göre çok güzel bir kadınla evlenip onu şatoya getirmiş, çok kıskanç olduğu için eşine çok kötü davranmış, kilitlemiş yukarıda bir yere. Hamileymiş eşi, çocuk da ölmüş, onların seslerini duyuyorlarmış. Joseph’e şatoyu çekip çevirme işi verilmiş, Bertha aşçı yamağıymış o günlerde, evlenmişler. On altı yıldır yalnız başlarına yaşamışlar, o güne kadar. Hayatlar değişecek, Parsons hayatların değiştiğini gösterebilmek için kurgunun inceliklerini filan sallamayacak çünkü ne inceliği, roman sanatının 1700’lerdeki haline göre yine ince. Zart diye yeni karakterler girecek hikâyeye, zurt diye odak kayacak, korkarken bir anda kontların, markilerin arasına düşeceğiz, aşırı usturuplu konuşmalarından bir anda bambaşka bir yere çıkacağız, öyle karmaşık. İşte, Matilda şu hasta kadın, uyarılara kulak asmayıp kapalı kanatta dolanırken iki kadınla karşılaşıyor, korkudan kendini camdan aşağı atmıyor çünkü gayet kanlı canlı insanlar var karşısında. Birbirlerine güvenmelerinin tek yolu hikâyelerini anlatmaları, en azından Matilda anlatmalı: Freibourg yakınlarında doğmuş, amcasıyla yaşıyormuş da amcanın huyu suyu değişmiş Matilda büyüdükçe, rahatsız edici hale gelmiş, uşağıyla birlikte kirişi kırmak zorunda kalmış. Kaçıyorlar, amca muhtemelen peşlerinde, ne kadar uzağa giderlerse o kadar iyi. Kontes Wolfenbach, Victoria bir mektup yazıveriyor, doğruca kardeşinin yanına gönderiyor Matilda’yı, orada rahat eder. Bu arada gerek soyluların gerek avamın muhabbetinde sabit bir nokta, insan onuruyla ve inancıyla yaşarsa ne tür zorluklarla karşılaşırsa karşılaşsın huzur bulur, dolayısıyla iyi insan potansiyel iyilik, huzur demektir, o an değilse de er geç Tanrı’nın lütfuyla karşılaşacaktır. Bu “onur” kadının erkek karşısındaki vazifelerini de kapsıyor tabii, iyi bir eş olmak, ev işlerini görmek bir yana, annelik var, evlatlık var, kısacası cinsiyet rollerini kaya gibi sert, değişmez kılıyor. Kavram net, kristal berraklığına ermiş halini Fransız Teğmenin Kadını‘nda buluruz, Viktoryen vazife, görev nedir, kadına neler yüklenmiştir, erkeklere ne haltlar yemenin yolları açılmıştır, Fowles çiçek gibi anlatır bunları. Hızlandırayım az, iki hikâye çizgisi belirdi şimdi, Victoria da bir süre sonra Matilda’ya katılıp kendi sırrını açığa çıkaracak da önce Matilda: amcası arayıp bulur, bu zavallı kızı koruması altına alan markizle markiyi kalaylar azıcık, terbiye sınırları dahilinde, kralın sorgusuz sualsiz kolundan tutup getirme yetkisini taşıyan belgesini alınca Matilda’ya mutsuzluk yolları görünür ama hikâye bildiği gibi değildir, meğer bu amca öz amcası değil, bir başkasıdır, dolayısıyla evlenmelerinin önünde bir engel yoktur. Çok uzun, pembe dizi tadında bir hikâye, hiç girmeyeceğim, sadece Matilda’nın annesini bulup kavuştukları bölümden bahsedeyim. Bahsettim. Kavuşurlar, Matilda’nın soyluluğu tasdiklenir, böylece âşık olduğu adamla evlenmesinin önünde engel kalmaz. Kalsaydı kapandığı manastırdan çıkmazdı, çok sevdiği rahibe ablası bunun kıçına tekmeyi bassa bile. Onur çünkü, bir aristokrata âşık olma cüreti he, yallah kapan manastıra! Victoria cephesi nasıl, yine bir dünya entrika, biri kardeşini öldürmüş, diğeri bilmem kimi kayınçosu olarak göstermiş, kandırmış milleti, dolayısıyla Victoria da zalim, hain kont tarafından şatonun cehennem dibi tarafında bir yere hapsedilmiş. Manastır da pek farklı görülmüyor açıkçası, bazı açılardan. “Matmazel De Bouville ailenin tek kız çocuğuydu ve Fransa’daki genel eğilimin aksine, saygıdeğer bir annenin gözetiminde, evinde tahsil görmüştü. Annesi o kıpır kıpır ulusun ilgisini çeken havailiklerin, şatafatların ve eften püften eğlencelerin arasında, evladının eğitimini denetlemek ve yönlendirmek için zaman ayırabilmişti. Matmazel bu sayede bir manastırın katı disiplinli ortamından uzak kalabildiği gibi, genellikle bu eğitim yuvalarında hüküm süren ahmaklıklar ve ahlaksızlıklarla da tanışmamıştı. Zira bu kurumlar kolay kolay toplum genelinde bir kınamaya maruz kalmasalar da, aralarında fark gözetmek bir hayli zordu; ayrıca çoğu zaman manastıra kapatılmak uçarılığın cezası olarak uygulanıyordu ve böyle tabir edilen bir kişinin bazıları kıt kafalı, bazıları kötü kalpli olan bir grup genç insanın arasında ne fenalıklar yapabileceğini dehşete kapılmadan düşünmek veya ifade etmek mümkün değildi.” (s. 79) Kurumlar, kuruluşlar, tahakküm mekanizmaları, terbiye yöntemleri derken asıl hikâyeden çok daha ilginç bir manzaraya bakakalmak olası. Bunun için okudum açıkçası, klasik metinlerin bu yönü on numara.
Denk gelen baksın diyeceğim, kurucu metinlerden biri.












Cevap yaz