Kötü romanlarla ne yapılabilir, mesela kötü olduğunu anlar anlamaz okumayı bırakabiliriz, eşimizden dostumuzdan yardım isteyebiliriz bir kere okumaya başladığımız için bırakamıyorsak, otobüste falan bir yere bırakıp oradan hızla uzaklaşabiliriz ama gözaltına alınırız halk sağlığını tehdit ettiğimiz için, ne bileyim. Elimizde kötü bir roman var, Enquist’in emeğine sağlık, saygı duyuyorum ama bu nedir. Bir süre önce yaşadığım date faciasını anlatmak isterim, konuyla azıcık alakalı. Bowl yedik, ailelerin yaşattığı travmalara değindik, iddiaya girdik kim en çok hasar aldı diye filan. Kahve içeceğiz, sonra bana gideceğiz, taşınacağı için ona gidemiyoruz. Ben sevmiyorum evimde ağırlamayı çünkü iz kalıyor, evi o izlerle kirletmek istemiyorum, yeterince kirli. Üzgün olmadığım için üzgün değilim, bana ne. Işıklardan karşıya geçeceğiz derken telefonunu açtı, elime tutuşturdu, “Bak,” dedi, “o kadar travmatiğim ki bunların hepsini okudum.” Baktım, kişisel gelişim kitapları. Rengârenk kapaklar, hayvan gibi büyük harfler. Aşağı kaydırıyorum, bitmiyor, üç yüz küsur tane. Affedersiniz, normalde böyle konuşmam da kendi kendime dediğimde böyle şeyler diyebiliyorum, içimden tekrarlıyorum: “Taşak geçmemeliyim, taşak geçmemeliyim, taşak geçmemeliyim…” Geçmiyorum, sadece o listenin hiçbir şey göstermediğini söylüyorum, travmalarla bir bağı yok. Nasıl yok, şaşırıyor, okumuş ya o kadar kitap? “Okumamışsın, dinlemişsin,” de diyemiyorum. Saygı duyuyorum ama, ona iyi gelmiş olabilir, ben pek kıymet vermiyorum. Bunu dedikten yarım saat sonra, “Sen şuradan git, daha kısa olur,” dedi, sepetledi beni, o yarım saatteki muhabbeti ayrı bir şey yapacağım için almıyorum buraya. Arkadaşıma anlattım, “Seks uğruna kişisel gelişim kitaplarını savunacak değiliz,” dedi. Doğru. Sonra, “Salak,” dedi. O da doğru. Gayrimenkul zenginiydi kız, Yunanistan’da oturum izninden olduk. Şuraya bağlayacağım, yazılmıştır, romandır ama başka romanlar da okuduk şimdi, onlar romansa bu roman olmamalı. Ama roman. Kötü roman. Nasıl, dört karakter var, adı üstünde, bir şekilde bağlantılı karakterler, akrabalar veya aynı işyerinde çalışıyorlar veya aynı hocanın öğrencisi olmuşlar, toplanıp yaylı çalgı çalıyorlar. Her birinin hikâyesi ayrı, her biri için ayrı bölüm, bir de hocaları için. Heleen, Caroline, Hugo, Jochem ve yaşlı hoca Reinier, sonuncusu toplumsal mesajların göçmenlik kısmıyla ilgileniyor, Kuzey Afrika’dan göçmüş Cemil’le arkadaş olacak da onu klasik müzik konserine götürmeye çalışacak, annesini mi ablasını mı birini evin işlerini görmesi için tutacak, güvensizlik bir anda işverenin konforlu konumunda eriyip gidecek? Ablası konuşmak istediğini söylediğinde korkuyor Reinier, para mı isteyecek acaba, hayır, çocuk rahatsız ediyorsa söylemesini rica ediyor, azıcık çekerler kulağını, tamam. Alttan alta sömürü kokuyor Reinier, iyilik yapıyormuş gibi görünüyor ama hak arayışına, söz gelişi eşitliğe karşı duruşunu görmek lazım, böyle şeker dede gibi görünüyor. Arızalardan gidelim, hikâyede sanat, sağlık ve eğitim politikaları eleştiriliyor berbat bir biçimde, karakterler bir anda köşe yazısına dönüşüp birbirlerine gazete okuru muamelesi çekiyorlar. Serbest dolaylı anlatıcının bilince girmesiyle elde ettiği şarlamalar: “Caroline, hayali tehditlerden çok kayıtsızlık söz konusu diye aklından geçiriyor. Müzik önemini yitirdi, artık öğretilmiyor ve uzun zamandır bir çalgı öğretimi çocuk eğitiminin parçası olmaktan çıktı. Müzik okulları kapatıldı. Orkestralar dağıtıldı, profesyonel gruplar can çekişiyor. Kimsenin umurunda değil.” (s. 17) Diyalogdaki versiyonuna geleceğim, karakterleri bir görelim isterim, Caroline bir zamanlar Reinier’in öğrencisi olmuş konservatuvarda, geleceği parlak bir öğrenciymiş ama tıp okumaya karar vermiş sonra, para lazımmış, üstelik ailede başka bir müzisyen/lütiye -Jochem- varken biri de para kazanmalı. Pişmanlığı iliklerinde hissediyor da kopmamış müzikten, çocuklarını kaybetmenin acısını dindiriyor biraz da, müzik çok önemli bu sebeple. Jochem biraz daha toparlamış gibi görünüyor ama Caroline dünyanın kötüye gitmesiyle eşlemiş çocuklarının kaybını, azıcık olsun kalkamıyor, Jochem’le aralarındaki soğukluk geçecek gibi değil. Hugo’yla öpüşmesi anlaşılır, iki yaralı insan birbirini anlıyor, daha fazlası olmayacak ama gerek de yok zaten, birazcık sağalmak için yeterli o kadarı. Çalıştığı kurum müzik bilmem nesini kapatıyor, Hugo işsiz kalacak, tesisi Çinliler alacağı için Çinlilere öfkeli değil çünkü sermaye nereden çengel atarsa atsın önemsiz, kültür-sanat etkinliklerine veda, gidip başka bir iş arayabilir ve bulamayabilir Hugo, sorun değil. Heleen hemşire, Caroline’le birlikte aynı klinikte çalışıyor, fazla kilolarından şikayetçi ve hapishanedeki mahkumlara mektup yazan bir sosyal dayanışma grubuna üye. “‘Bazen bizi can sıkıcı buldukları izlenimine kapılıyorum’ diyor Heleen. ‘Hem de biraz tuhaf buluyorlar. Sonuçta suçlulara, katillere, çocuklara tecavüz etmiş kişilere, hayasız şantajcılara mektup yazmaya kim heves eder? Ben kendi payıma yaptığımız işe inanıyorum. Çünkü bu insanlar tam anlamıyla dışlanmışlar. Bunu kimse için temenni etmem. Fakat cezaevi yönetiminin de bizi baş ağrısı gibi görmesini anlayabiliyorum.’” (s. 42) Aslında şaşkaloz da değil bu karakter, mantıklı biri de “dışlanmak”tan kastı nedir, bunu açıklamıyor, hapishaneye giren herkesin dışlandığını düşünen bir salak gibi görsek görürüz ama görmeyelim bir. Reinier sokakta top oynayan Cemil’i görüyor da korkuyor başta, yaşlılıktan ötürü yavaş yürümesi Cemil’in dikkatini çekiyor, çocuk yardım teklifinde bulunuyor. İyi bir çocuk işte, klasik müzik dinler herhalde, konsere götürmeli? Reinier sonra kafasını gözünü kıracak bir kaza da geçiriyor durduk yere, sağlıkçıların gelmelerini istemiyor çünkü bir aldılar mı donuna kadar alırlar insanın, hastanede tuttukça tutarlar, hiç belli olmaz. Caroline işyerinde kendisine yardımcı olan Daniel’a sinirleniyor, evde Jochem’e sinirleniyor çünkü idare edilmek istemiyor, Jochem bir an önce toparlamasını istiyor ama ikisi de düşük zekâlı karakterler olarak değerlendirilebilirler, tek bir düşünceye saplanıp kalmışlar, değişme emaresi göstermiyorlar, tartışmaları aynı çizgide takılıp kalıyor, zerre ilerleme yok, insan olduklarına dair bir gösterge yok açıkçası, kâğıttan karakterler. Reinier’le Jochem karşılıklı oturuyorlar bir sahnede, aralarında dökülmelik bir hukuk yok ama Jochem föşkürtüyor içindekini: “‘Dev projelere harcanan o milyarlar, daha başlangıcında hiçbir işe yaramayacağı belli işler için israf edilen büyük paralar. Yapılan işlerdeki saçmalıklar, gösteriş, bunlar üzerine basında yapılan küstahça tanıtmalar. Bütün bunları hazmetmekte zorlanıyorum.’” (s. 97) Reinier eskinin orkestralarının, mekânlarının, müzik dünyasının kalmadığından yakınıyor, birbirlerini eğliyorlar da okur olarak bu kadar yüzeysel muhabbetlere niye maruz kalıyoruz. Evet, dünya bok gibi bir yer, evet evet, paralar hep boşa akıyor, kültür sanat bok gibi durumda, evet, orkestralar dağılmış, biletler bilmem kaç yüz papele satılmazsa müzisyenler aç kalacak üstelik, evet. Her muhabbet bu kadar dandik olduğu için hikâyenin nasıl bağlanacağını merak ediyordum, herkes sızlana sızlana metni havaya uçuracak diye beklerken, o da nesi, haberlerde hapse atıldığı söylenen saldırgan meğer hapisten kaçmış! Bir de bizimkilerin gıygıylattığı yere gelmemiş mi! Hugo’ya bir tane çakıyor dediğini yapmadığı için, diğerlerini rehin alıyor! Sonra bir operasyon, kahraman polis kurtarıyor herkesi, çok iyi! Yani bunun çok benzerini McEwan da yapıyor ama nasıl müthiş yapıyor, insan şapka çıkarır o finale, bir de buna bakıyorum, çıkaracak bir şey bulamıyorum.
Yanından geçip gitmek lazım. Müziğe dair bir şey var mı diye baktım, işte, bir iki konçerto bilgisi, yok arşeyi az titretince bilmem ne. Müzik yok romanda.












Cevap yaz