Jérôme Ferrari – Sentinel Adası

Ol rivayet, başta ve sonda sıralı, uzun cümleler halinde söylenceleri aktarır anlatıcı, üslubu anlatı zamanına da bulaştırır, kendi geçmişini rivayetleştirir. Kopmaz bir zincirdir tarihle günceli, 3 Ocak 1855’te Harar emiri Ahmet bin Ebubekir münasip görmüş de Yüzbaşı Richard Francis Burton’ı şehrine almış, “bakir” kapılardan, o güne dek hiçbir Avrupalının erişemediği bir ayrıcalık. Sonraları nelerin yaşanacağını bilse alır mıydı, başka bir rivayeti sallamadığına göre yine alırdı, denir ki bir kâfir o kutsal beldeyi bedeniyle kirletirse şehir yıkılacak, gerçekten yıkılıyor ama o dönem kimsenin öngöremeyeceği biçimde. Lefebvre eleştirecek bir zaman, tüketim odaklı turistlerin çekirgeler gibi yayılması sahillere, şehirlere, kamusal alanların ihlali, özel alanların ortadan kalkması, tatil köyüne dönen dünyanın arızası. Airbnb’ye karşı duvar yazıları gördüm kaç yerde, barınma krizi, neoliberal ekonomi politikaları, canına okunan insan. Uzunca olacak, Ferrari son bölümde özetliyor: “Yüksek sesle konuşurlar, çirkindirler —zira hiçbir şey insanın çirkinliğini sıcak yaz ışığı kadar ortaya seremez— ve hastalık derecesinde sınır tanımazlar, sanki sırf tatilde olmak gibi basit bir olgu beyinlerinde hasar yaratmış gibi, kaba saba, sürekli birbirlerinin fotoğraflarını çeker, en uygunsuz anlarda şu hoş görülecek hiçbir yanı olmayan selfie etkinliğine kaptırırlar ve bu etkinlik de grotesk bir teleskobik çubuğun devreye girmesiyle daha da berbat bir hal alır ki türdeşlerine ibretiâlem için bu çubuğa geçirilip dört bir yanda sergilenmeleri evladır, sayıya gelmez ve yenilmezler ve onları yukarı şehrin ara sokaklarında dolaşırken ya da limana doğru yol alırken gördüğüm sırada muzaffer ordularının dünyanın geri kalanını istila ettiğini, Dubrovnik sokaklarında kalabalık kollar halinde ilerlediklerini gayet iyi biliyorum, Milano’daki Duomo Meydanı’na, Sienna ve Floransa’ya, Delphi’deki Tholos’un çevresine, Athena tapınağına üşüşmektedirler ve artık güçten düşmüş eski ve yeni tanrıların onların karşısında ebediyen susmaktan başka korunma yolları kalmamıştır, çam ormanlarında piknik yapar, Adriyatik’e, göllerin ve çağlayanların duru dalgalarına, yol kenarlarına ve tapınakların sütunlarına işer, fotoğraf çekinirler; Berlin’deki Bergama Tapınağı’nın koridorlarında, sulardan yükselen sarışın Venüs’ün önünde tekrar ve daima, hepsi de Louvre’un avlusundaki Büyük Piramit’i parmak uçlarıyla tutuyormuş ya da Pisa Kulesi’ni destekliyormuş gibi yaparak, on metre arayla beton blokların üzerine aptalca sırıtarak tırmanırlar ve bu zafer yolları boyunca birtakım sapkın kavramsal varlıkların —ücreti mukabilinde misafirperverlik, görmeden bakmak, hummalı şekilde dinlenmek ya da sürü halinde birecilik-üremesine yol açarlar, ah, anlamın ve hakikatin o yeşil cennetleri öyle uzakta ki artık!” (s. 126) Cennet, bir zamanlar insanlar hayvanlarla birlikte huzur içinde yaşarlarmış, bir bölümün hikâyesidir bu. Yaşarlarmış ve Cin’le Şirin’in birbirlerine temas etmeleri iki sonuca yol açmış, aslında bir: cennetten düşüş. Cin olan bitenin farkında sanki, adanın domuzlarını turistlerin üzerine salıyor da süs köpeklerini yiyor domuzlar, büyükbaş hayvanlar araçlara zarar veriyor, diğer yandan Şirin’in yaşadıkları Romani’lerin adayı peşkeş çekerek elde ettikleri zenginliğin ve zenginliğin getirdiği vicdansızlığın eseri, birbiriyle bağlantılı işgal biçimleri. Anlatıcı çocukluğundan yetişkinliğine şahit olduklarını anlatıyor, Romani familyasının haltlarını eşeliyor, özellikle Alexandre’ın Alban’ı bıçaklamasını. Gereksizdi aslında, Alexandre ucuz şarabı fahiş fiyata satarak aile servetinin nasıl büyüdüğünü göstermişti de Alban ve arkadaşları tepki göstermek için yanlarına aldıkları küçük şarabı gece boyunca içmişlerdi mekânda, Alban’ın sevgilisi Şirin’e göre o kadar gereksizdi ki o an ayrılmaya karar vermişti Alban’dan. Alexandre’ın uzun Japon bıçağıyla Alban’ın bağırsaklarını doğrayacağını düşünmemişti, artık ayrılamayacak çünkü ayrılamaz Alban’dan, vicdansızlık yapamaz, sevgilisi sağ kalsa da ölse de durum korkunç onun için. Sorgu sırasında Alexandre’ın annesi çocuğun sağ kalması için dua ettiğini söylüyor, çocuk yaşamalı yoksa oğlu hapislerde çürüyecek. Suçluluk duymuyor, vicdan azabı çektiğine dair en ufak bir emare yok, sorgulayan polis içten içe tiksiniyor kadından, çoğu insanın Romani’lerden tiksindiği gibi. Üç kuşaklık çürüme, hikâyeleri ayrı ayrı anlatılır. Alexandre’ın babasının adı Philippe tabii, işgalciler, “fatihler”, Romalılar! Yerliler umurlarında değildir pek, turistleri söğüşlerler zaten, hanedanlıkları son derece sağlamdır. Alexandre öğretmenlik yapan anlatıcının öğrencisi olur bir ara, okulu türlü alavereyle bitirince kutlamalara su gibi para harcanır, oysa eğitim sisteminin cortladığının resmidir. Anlatıcı bir ara yurt dışında görevlendirilmek üzere başvurur, adada kalması için hiçbir sebebi yoktur artık, turist kadınlarla kurduğu ilişkinin yozluğu cabası. Üç yıl sonra adaya döner, dönmek zorundadır çünkü dışarıda onun için bir şey yoktur, ada onu biçimlendirmiştir, yaşamını adada sürdürecektir. Suçluluk, pişmanlık, çok baskın. Tirat bölümlerinden birinde geçenler: ilk yolcuya kollarını açan enayiler anlatıcı ve diğerleri, sonra bir başkasını karşıladılar, en sonunda düşkünlüklerini sergileyerek para harcattılar gelenlere, dünyanın devasa bir alışveriş merkezine dönmesine yol açtılar, bu sayede refaha erdiklerine inandılar, biraz daha arsa satsalar, birkaç oda daha dolsa otellerde, her şeyin çok iyi olacağını düşündüler, açgözlülüğün kaçınılmaz sonucu olarak paralarını istediler, aldılar ve yaşamlarını kirlettiler, öyle bir ilişkilenme biçiminden iyi bir şey çıkmayacaktı, anlamadılar, sekiz aylık kış uykusuna yattıklarında yenileneceklerini düşündüler ama dört ay, dört ay daha, yıllık kirlenme bütün zamanlara yayıldı, kurtulamadılar. “Turizm vebasına bulaşmamış hangi ülke olursa” gidecek anlatıcı, grup seks yaptığı Avusturalyalı kadınlardan hastalık kaptıysa daha hızlı davranmalı, acele ederse belsoğukluğunu geride bırakacakmış gibi. Veya hayatını. Tükeniş sıradan insana da bulaşıyor, hızın artmasıyla azalmak. Leke gibi bir şey, adaya bulaşmış bir kere, ilk halkası Pierre-Marie Romani. Adanın eşkıyalarını hacamat etmesi meşhurdur, on dört yaşındaki kıza musallat olması da meşhurdur, kız ertesi gün görüşeceklerini söyleyen Pierre-Marie’yi fazla bekletmez, bacaklarının arasında sakladığı nacakla buluşma yerine gider. Adamın bedenini tükürükle kaplı olarak bulurlar, cenazesinin nasıl kaldırıldığını kimse bilmez, söylenene göre cehennemi andıran anılarını sonsuza kadar hatırlamakla cezalandırılmıştır. Söylenen, anlatıcının söylediği aslında, aileye uygun hikâyeleri ailenin geçmişine uydurarak anlatıyor. Kendini Tony Montana sanan Alexandre’ın çocukluğu, Philippe’in acımasızlığı, masum bir ihtiyarın suratını silahının kabzasıyla dağıtması örnek bir davranış değil ama oğlunun öyle şeyler yapmayacağını, umuyor mu acaba, Audi A1 kapıda hazır, oğlanın neye ihtiyacı varsa. İlginçtir, hukuku satın alamamışlar herhalde, Alexandre’ın annesi sorguda korktuğunu belli ediyor mesela da elektronik kelepçeyle salıyorlar adamı, olay ne olursa olsun hafifletici sebepler bulunabilir, en iyi avukatlar tutulabilir, ne bileyim, doğrudan değil de dolaylı bir satın alım.

Alıntıyla bitireyim, çevirmen Ebru Erbaş’a teşekkür edeyim. Çok iyi çeviri. Çok iyi metin. Adanın pazarlanması: “Bunu da memnuniyetle karşılamış olmamıza inanmakta güçlük çekiyorum. Az daha basiretli olsaydık onları 1 Temmuz’la 31 Ağustos arasında gelir düzeylerine göre kampinglere ya da beş yıldızlı otellere yığmak suretiyle topluca kıyı şeridine kapatmayı, denizden uzaklaşmaktan ve bizimle ticari veya cinsel ilişki dışında herhangi bir temasta bulunmaktan menetmeyi düşünebilirdik ki yakınlarda süpermarketler, restoranlar ve gece kulüpleri olduğu müddetçe bu zaten akıllarına gelmezdi. Ancak o zamanlar, akıllı ya da sürdürülebilir turizm diye bir şeyin olmadığını ve bu işin tüm sonuçlarına da katlanmamız gerekeceğini henüz bilmiyorduk.” (s. 40)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!