Farelerin hareketini takip ederek, noktaları birleştirince ortaya çıkan biçim: çember. Üç kuşağın hikâyesi, Harput’tan Ratingen’e, oradan İstanbul’a, anlatıcının şeker gibi yediği Xanax’larla karmakarışık, iyi izlemek gerek. Arızası da çok kurgunun, Xanax bahsini iki yüz sekiz kez açmak gerekmezdi, hele İstanbul’daki evi satın almak isteyen Şaşkın’la Emlakçı’nın anlatıldığı bölüm, tahammülü zor çünkü kuşaklar arasında atlayışlar, paramparça hikâyelerin birleştirilmesi belli bir yüzeye oturtuyor metni, daha azına razı gelinmez artık, odur. Değildir, anlatıcının bilişsel yetileri yer yer dumura uğruyor da anlatımın vasatlaşması ayrı, kısacık romanda şişirmeler de göze oturuveriyor. Kokoreççi var önce, neden o kadar önemliyse. Ailesinden kimse kalmamış geriye, acılarla dolu evi satacak anlatıcı, yurt dışından geldiğinde sokaktaki kokoreççiyi görüyor, mevzu kokoreç artık. Türkçe yazanlarda bir gastronomi takıntısı var, anlayabilmiş değilim, yemeye içmeye verilen önem saçma sapan. “Arkamı dönüp kapıya yöneldiğimde bıçak sesi tekrar kesiliyor. Kapıdan içeri girene kadar iki koca ısırık alıyorum. Kırmızı biberin acısı, bağırsakların hafif yanık tadıyla karışıp kekiğin rayihasıyla uysallaşıyor. Haycan bağırsağının bir motor bobini gibi sarıldıktan sonra parçalar halinde kesilip kekik ve biberle şenlendirilmesi kimin buluşu bilmiyorum ama yeryüzünde, bizim coğrafyamız dışında damaklara hitap eden başkaca bok kılıfı var mıdır, kestirmek zor gerçekten.” (s. 30) Çeviriye oynamak diye düşünüyorum, bunca dandik malumatın başka bir anlamı yok. Ne kurgu ne hikâye ne karakter için. Kafa gidip gelirken en berrak düşüncelerin kokorece denk gelmesi, bilemiyorum, hele şu spektaküler çıkarıma ne denecek: “Kırsalında bıraktığı hayvanın sadece bağırsağıyla İstanbul’a düşmüş göç yorgunlarının beton arasında yaşam mücadelesi vermeye çalıştıkları bir mezbeleden ne farkı var İstanbul’un?” (s. 30) Kokoreççi müşteri olarak görmemiş anlatıcıyı, yüz vermemiş, ikinciye ihbar etmiş de polis gelip kimlik kontrolü yapıyor, bir de bu fasıl. Sarmal hareketler üç hikâyeyi dolamak için, anlatıcının bölümlerinin çoğu doldurmaca, dengesizlik bu yüzden. Diğer iki hikâye çizgisi tamam, Harput’ta kalan, İstanbul’da var olmaya çalışan, uyumludur, anlatıcı da fareleri ve yanında getirdiği kesik saçı ortaya koyduğunda bağlanır hikâyelere, onun dışında üfürmece. Evi -aslında binayı mı demeli, bodruma iniyorlar, terasa çıkıyorlar, iki veya üç katlı bir yapı olsa gerek, mekân muhtemelen Tarlabaşı- satın almaya gelenleri eşelemece: “Gökyüzü Emlak’ın sahibi orta boylarda, elli-elli beş yaşlarında bir adamdı. Beni ofisinde, oturduğu masanın arkasında karşıladığında göbeğinin bu denli büyük olduğunu tahmin etmemiştim. Şişkin göbeği, üzerindeki gömleğin pötikare çizgilerinin birleşme yerlerini ayırıp köşelerden önce bir sızıntı halinde, sonrasında yuvasından boşalmış sel suyu gibi dökülecekmişçesine gizli bir afete gebeydi sanki.” (s. 54) Ders gibi bir bölüm, nasıl yazılmaması gerektiğine bakalım, genişten dara. Şimdi bu dallamayı görene kadar tahmin etme olayı sıkıntılı, “karşıladığında tahmin etmemek” yerine başka bir şey gelmeli. İki, şişkin göbeğini, pötikare çizgilerini ne yapalım, 12 Eylül bahsine mi sokuşturalım, bilgi topağı kursakta kaldı öyle. Boşalmış sel suyudur, gizli bir afete gebedir, bunlar edebî atak, metnin sağlığı aşırı bozuk bu bölümde, atak geçiriyor durduk yere ki Çelik sıklıkla yol açıyor buna, ne gerek varsa. Yanlış odaklanmayı da ekleyelim, önemli bir karakter değil bu, göbeğine kadar nesini niye öğreniyorsak. Anlatıcının zottirik fikirleri geliyor ardından, iyice boğuluyoruz, bu Emlakçı yalan söylermiş ev satarken, balon şişirirmiş, balon patlamasın diye her türlü dalavereyi çevirir, tüm insani değerleri hiç tereddüt etmeden paraya tahvil edermişmiş, zaten sevgilisi gibi görünen sarışın bombayla münasebetine bakılırsa kadını parasıyla etkilemiş, yoksa pek bir olayı yokmuş filan. Klişeler klişesi, oldu mu şimdi diğer bölümlerin yanında, terazi çat diye kırıldı ortasından. Yazının yarısını arızalara ayırdım, arızaların yarısına bile değinmedim üstelik, romanın iyi yanlarına değineyim artık.
Dört dörtlük başlangıç: Paskalya Yortusu’ndan önce “Ağlama Gecesi”, kırk kez arka arkaya “Merhamet Ya Rab” denecek, kalkmamak lazım ama fare dolanıyor ortalıkta, evi basan farelerden biri, evi basmaları için yiyecek hazırlanıp konuyor da sonra gireceğiz o fasla. Bir atak daha var burada, alayım: “Dolunay, camlardan yansıyan ışığıyla Vaftizci Yahya’nın kan damlayan kesik başının resmedildiği tabloda gözaltı çizgilerine demini vermiş acıyı yalazlıyordu.” (s. 5) Emsali yok başka bu bölümde, arada geliyor işte. Yirmi ikinci tekrarda ciykliyor bir şey, ortalıkta gezen fareye basmış tekmeyi papaz yardımcısı, Ortodoks haç figürüne çarpıp yere düşen farenin kanı kutsal figürün acısını canlandırıyor. Ramela izliyor her şeyi, kendi gibi diz çökmüş kadınların yanında, Tanrı’nın önünde, kolayca gerçekleşen ölümü kovalamak veya çağırmak mevzu, yaşlı haliyle cadı diye kovalandığından yalnız, yalnızlığı dindirmek için fareler. “Üçümüzün; Ramela, sıçan ve benim karanlık içinde birbirimize son bakışımız… Sıçanlardan hoşlanmasam da birbirimize yönelttiğimiz bu son bakış, ortak yaşama alanımızdan devşirdiğimiz bilincin eseriydi. Aynı toplulukta yaşayan bireylerin başka bir ortamda birbirlerini gördüklerinde farkına vardıkları aşinalık gibi…” (s. 8) Merhamet yok kilisede bile, papaz yamağı ayağa ikinci kez kalkıyor, günah işlemek dürtünün arkasında kalmış. Bundan çekecekler, Ramela yalnız başına ölecek, anlatıcı kafasında yarattığı Yeşil Adam’dan kurtulmak için dönecek o eve biraz da, ailesinden kalan hikâyelerle boğuşmamak için satmak istiyor evi de saç kesiğini ne yapacak? Kaldığı otelde çalışan Urfalı mı, Maraşlı mı, biri anlayacak ama münafıklıkla suçlayacak anlatıcıyı, saçtan bir an önce kurtulmazsa çürüyüp gidenin huzursuzluğu üzerine olsun. Geçmişe gidelim az, Ramela’nın kızı Mari ve kızının eşi Raşit Efendi’yle verdiği pozdan çıkardığımız şudur, on beş yaşındaki kızını kendi yaşındaki Raşif Efendi’yle evlendirmek zorunda kalmıştır Ramela, kızının karnındaki çocuğun ölü doğması için Tanrı’ya yalvarıyor, Halep’ten İstanbul’a gelmeden belliymiş kaderleri. Kanlı düğün, Şake’nin yeni adı “Ayşe”, Ayşe karnındaki çocuğu “Şake” biliyor, onun sesini duyuyor, cendereden çıkmak istiyor. Babasının, atalarının kimliğini, Kürtleri, Ermenileri, kim varsa herkesi içinde, aklında taşıyor, fragmanlardan anlaşıldığı kadarıyla Toronto’da yaşayan bir Ermeni’nin verdiği saçları Harput’a götürebilirse dünyada en azından bir kişi huzur bulacak. Saçların sarıldığı kâğıt bir mektup aslında, Harput Gatronagan Okulu’nun öğretmenlerinden biri çocuklarını koruması için muhatabına yalvarıyor, keşke yaşasalar da ruhu huzura erse. Deyrizor Kampları’na yürütülmüşlerden Ramela, yağmur suyunda yumuşattığı tahtayı kızı Mari’yle çiğneyip karnını doyurduğunu biliyor. Ne yaşadığını aşağı yukarı biliyor anlatıcı da, belki varamayacak Harput’a ama saçın hikâyesi aslında kendi ailesinin de hikâyesi. “O soyut zamanlardan elimizde kalan tek şey köklerimizdi. Annemin Asuri kökeni, babamın babasının ikinci eşinden dolayı Müslüman Kürtlük bulaşmış Ermeniliği kendilerine karşı övgü, birbirlerine karşı ise sövgünün hedefi oluyordu. Nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu biliyor oluşumuz bize bu coğrafyada eşine az rastlanır bir kök bahşetmişti. Biz ve bizim gibiler İstanbul’un orta yerinde, kökleri yeri geldiğinde bir sonda, yeri geldiğinde de damarlarımızdan sarkan bir serum şişesiyle dolanır olmuştuk. Ara sıra isimlerimizden dolayı parmakla gösterilen vebalılar gibi, dokunulması yasak ama tükürülmesi ve itilip kakılması serbest birer hedef haline gelmiştik. 6-7 Eylül Olayları’nda kapısına çarpı işareti atılan evlerin duvarları, 12 Eylül Dönemi’nin devrimci sloganlarıyla renklenmişti.” (s. 43)
Arızalarına rağmen göz atılmalı, dikkate değer.












Cevap yaz