On yıl daha yazıp yayımlatmış Günel, o sıra zamanının azaldığını düşünmüş olacak, son öyküsü “Küstümçiçeği” bir nevi muhasebe. “Bu öyküyü yazıyorum; dünyadan ağıp geçen sıradan biriyim. İleride belki unutkan torunlarım olacak; öncelikle geçmişi unutacaklar. Ve beni. Hiç değilse bu çiçeği hatırlasınlar.” (s. 155) Dokunmaya gelmeyen, küsüveren çiçek, yaşam gibi dikenli. Yasak Odası‘na daha yeni nokta koymuş Günel, yine de metinden çıkaracakları var, Servet Hanım. Öyküden romana, romandan öyküye devşirmeler vardır, bir öyküdeki karakterin üzerine roman kurulur, Günel küstümotunu Servet Hanım’ın bir sözünden tutup çıkarıyor, öyküye kendisiyle birlikte yerleştiriyor: “Canlandım. Elimi uzatıp dokundum. Hâlâ yaşamakta olduğumu duydum. Sonra gidip yazı masama kuruldum. Dedim ki kendi kendime: Bu hayatı ben yaşadım, gizlemeden yazıyorum. Kendime de yeniden rastladım; adım Burhan, soyadım Günel. Gövdem gibi adım da bu dünyadan geçip gider. Kalırsa anlık bir sevinç kalır, ardından hüzün onunla beraber. Yani ölümsüz olan insanlar değil, çiçeklerdir. Ben de işte böyle, bir çiçeğe tutundum; bakışını, duruşunu, gökyüzüne savruluşunu yazıyorum.” (s. 157) “Uzun Yol Sürücüsü” böyle bir öykü, yaşamını süren anlatıcı geriye bakıp geçtiği yerleri gözlemliyor, Kızılay’dan yola çıkıp ölen arkadaşlarını, sıcaklığı, yakınlıkları hatırlıyor. “Kral ve Kontes” en “Günel” öykülerden, Floransa gezisinde aristokrat bir aileye konuk oluyor anlatıcı, kontesle yakınlaşıyorlar da “kral” aralarına giriyor, kıskançlık. Şaraplar güzel, sohbet ilerliyor, anlatıcı yanında getirdiği kitaplardan birini imzalayıp kontese veriyor, belki Türkçe bilen birini bulur da “Günel”in yazdığını okutur kontes. İlginç son, anlatıcı evine dönüp yazmaya başladığı zaman “ece”sinin sevgisiyle dolu, ne ki ece masada kalan kâğıtları okuduktan sonra anlık aşk pırıltılarına tahammül edemediğini, kalbinin kırıldığını belirten bir not bırakıp çıkmış evden. Anlatıcı o notu da öyküye ekledikten sonra noktayı koyuyor. “Güvercin, Zakkum ve Yıldızlar” otobiyografik esintinin kaynağı, anlatıcının küçük oğlunun babasıyla konuşmasından anlaşıldığı kadarıyla o parıltılardan biri açıkta, oğlan yakalamış ama ne olduğunu anlayamamış, dört yaşında çocuk, babasıyla yıldızlardan konuşurken Yıldız’dan bahsediyor. Beklentisiz, sadece güzelliğin yaşandığı ilişki, Yıldız’ın eşi ve çocukları bir yana, gökler ışıl ışıl, çocuğun anladığıdır.
“Fayton” nam bölüm, Günel’in çocukluğundan, gençliğinden ne kadarını taşıyor, aşinalık bariz de yaşamöyküsünün öyküye dokunduğu yeri kestirmek güç. Kadınlar tarafından büyütüldüğünü anlatmıştı Günel, çocukluğunda teyzeler, yengeler, yokluğun bölüşüldüğü büyüme serüveni. En hüzünlü öyküler bu bölümde, çocuğun çıt diye kırılabildiği zamanlardan. “Güz Odası”, annesiyle babasının amcasına bıraktığı çocuğun yalnızlığı. Göğün mavisi, karası, ışıltısı o yıllardan, anlaşılıyor, Günel’in göğe bakarken hissettikleri bambaşka bir ağırlık. Sonbaharda, elleri ceplerinde bir çocuğun çarşıda yürümesi, manav tezgâhlarının, cami duvarlarının yanından geçmesi, o kokuyu hatırlaması tekrar, hikâyenin hafızasından çok yazarın hafızasından. Gerçi aynı şey gibi görünüyor, nasıl ayrışacak. Yengesinin çocuğu yok, “anne” desin istiyor anlatıcıdan, olur. Amcababa ne istiyor, sadece huzur, ikisi de iyi davranıyorlar çocuğa, süreğen mutluluk. Annenin sesi titremiş çocuğu bırakırken, daha iyi büyürmüş yengesinin yanında, anlaması lazımmış. Zaman geçer, sünnet töreni, güz odasında. “Sünnetten bir hafta sonra göründü babam. Elinde lokumlarla. Eğilip yanağımı öptü. Geri çekilirken suratına tokatı yapıştırıp bağırdım: ‘Neredesin sen?’ Dondu kaldı. Gözlerini kırpmadan bakıyordu. Tek söz edemedi. Az ötede ayakta duran amcam da konuşamadı. Yalnızca elini tutabildi babamın, çekip götürdü. Odadan çıktılar, yüreğimin bir yanı koptu sandım. Ve karar verdim: Gerçek babam amcamdı. Onu içime gömdüm, eskisini unutmalıydım. Ama annem henüz suç işlememişti, onunla ilgili kararım yoktu. Sarıldım boynuna, öpüşüp koklaştık.” (s. 100) Ardından gelen kırılım: amcababa keyifsiz, yengeanne sorduğunda öncekinin de kusurunun olmadığını söylüyor, sorun kendisinde, çocuğunun olmaması kendi arazından. Amcababa ölüp gittikten sonra, anlatıcı o eve döndüğünde yengeannesinin güz odasında bıraktığı eşyalardan açığa çıkardığı sır, öncesinde “Geçit”le bir başka yenge öyküsüne bağlanabilir bu sır olmadan. Teyzeoğlu Erol, eczacı söylemiş anlatıcıya, yenge çok hasta, komaya gireli beş gün olmuş. Çöpçü Ali’nin karısı gelip Kuran okumuş, anlatıcının kız kardeşi başından ayrılmıyormuş, daha çekeceği varmış yengenin. Anne çilenin bitmediğini söylüyor, teyzeler karşılıyorlar anlatıcıyı, şişmanladığını söylüyorlar. Sağlık göstergesi. Yengenin zayıflığına bakınca. Aileye dağılmış benzer durumlar: birileri yaşlı veya hasta bakmak için okulu donduruyor, liseyi sonra da bitirebilir. Uzağa gidenlerin geride bıraktıklarına bakacaklar hep beraber, başka türlüsü zor. Kenetlenme, nineyi dışarda tutmak lazım, yengeye hiç iyi bakmıyor çünkü. Yemek vermiyor, altına ediyormuş, anlatıcı kızıp ağzına geleni söylüyor ninesine, gelini öldürdükten sonra mı mutlu olacak nihayet? Oğlunu elinden alan kadına karşı kin mi güdüyor nine, elinden hiçbir iş gelmemesinin sebebi bu mu? Aç bırakmaları? “‘O günleri hiç unutmadım,’ dedim. ‘Hiçbir zaman! O ekmek parçalarını bile istediğimiz anda yedirmezdin. Çünkü taze olurlardı. Ama ben fırsatını bulunca tencereden çalardım. Sonra da annemin başına ekşirdin. Ağlatırdın kadını. Yani, başımızın püsküllü belasıydın! Şimdi de bu hasta kadıncağıza…’” (s. 67) Aşırı yoruma kaçacak da Günel’in zihninde bastırdığı öyküler nihayet fışkırmış gibi geliyor, hesaplaşma. Okumuş da ne olmuş, bir kuru memurluk, böyle düşünenlere, sevgi duymayanlara karşı sesini yükseltiyor Günel, ardında bırakacağı dikenli küstümçiçeği.
Konseptin dışında kalan öykülere bakıp bitireyim. Veysel Çolak’a ithaf edilmiş “Karanlığın Sesi”, gece yolculuğunda hüzün, düşsel. Karanlıkla uyanıklık arasındaki çizgiyi aşan sesi bütün yolcular duyuyorlar, uyananlar dinliyor, biri, “Yaktın beni!” diye bağırıyor, arkalarda. Çapaklı gözler açılıyor, başlar dönüyor, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışan şoför şapkalı adamın bağırdığını anlayınca kabarıyor bir, sonra muavini gönderiyor. Ulan gecenin bir vakti bağırmak nesi, vallahi indirirler. Adam yine bağırıyor, duymuyor söylenenleri, kederine gömülmüş. En sonunda indiriyorlar otobüsten, yolcuların bir kısmı karşı çıkıyor ama ne yapacaklar. Anlatıcı da iniveriyor o sıra, adamı yalnız bırakmayacak. Kırlara doğru yürüyen adamın peşinden, ağaç dibine çöküp göğün ağmasını beklemece. Konuşmuyorlar, oturuyorlar sade, keder dindikten sonra yol kenarına, otobüslere el edecekler. “Sabahın Kıyısında” zayıf, sıradan Günel öykülerinden biri, bu kitaptaki tek örnek. Çiğdem Hanım’la arkadaşı Gülseren’in otobüs yolculuğu, bir yanda güzelleşmeye çalışıp ikinci, olursa beşinci baharını yaşamak isteyen bir kadın, da, dişleri yosunluymuş, Gülseren uyarabilse keşke. Bacaklar, göğüs yerinde, dişlerden kaybediyor, Gülseren çoktan boşandığı için hiçbir şeyden kaybetmiyor, kafası rahat. Erkek beğenmece, biraz dedikodu, eh, en azından ahlaksız değillermiş. Son, “Sesler”, sert öykü. Tabancasını temizliyor dayı, yayını namlusunu yerine yerleştiriyor, o sıra yanına gelen yeğenine gösteriyor yaptıklarını. Yeğen silahı eline alıyor, kulaklar sağır oluyor o sıra, barut kokusu, yeğenin kafasından fışkıran kan. Ayrılmamışlar eşiyle de aile dağılmış bu yüzden, gerisi tedavi günlükleri gibi ilerliyor. Anlatıcıyı da hastanenin birine koymuşlar, akıl sağlığını koruması için kabuslarla boğuşmak zorunda. Kendininki yetmiyormuş gibi başka hastaların yakınlarıyla da konuşuyor, gencin annesi oğlunun en azından çişini tutabilmesini umuyor, onu başarsa tamam. Felçiler geliyormuş oraya, biri denize atlamış da kafasının üstüne kuma çakılmış. Anlatıcı için başkalarının kederini de göğüslemek, sebep olduğunu unutabilmek için.
Günel’in iyi öyküleri, denk gelen kaçırmasın.











Cevap yaz