Aynı şeyi yazıp duruyorum sanki, daha önce rastladım, yine rastlayacağımdan adım gibi eminim. Tek bir öykünün çeşitlemeleri. Fındıklı’nın öykülerinin formülü iyi işliyor ama formül, ikinci öyküden sonra öngörülebilen hikâye. Merak uyandırmıyor, biçemi belli, karakterleri kâğıttan. 1919’dan 1950’ye uzanan öykülerden biri, mesela “Ağlama Fidan Boylum”. Ekim 1923, Ankara, anlatıcı sevmediği bir adamla evlenecek çünkü babası öyle istiyor. Cevdet rüştiyeden sonra idadiyi bitirmiş de Milli Mücadele’de askere alınmamış, sözde hastalığı yüzünden. Soğuk, kendini beğenmiş, bütün bilgilere baştan eriştik. Geçmişe döndük arada, öykülerin çoğunda yakın tarihe şöyle bir bakılır, anlatılan zamanın kurulumunda berinin neleri getirdiği gösterilir: savaş zamanı cephedeki askerlerin kıtlıkla da mücadele ettiklerine değiniyor anlatıcı, dağ tepe dolanıp madımak, ebegümeci topladıklarından bahsediyor. İki delikanlı varmış tepenin alt yamacında, biri benli, bıçkın, anlatıcıya maniler söylüyor, abayı yakmış. Anlatıcının da gönlü kayıyor fakat üç yıldan sonra adamdan hiçbir iz yok. Kaynana kedi sevmediği için Sulugöz’ü götüremeyecek anlatıcı, üzgün. O sıra toplar patlamaya başlıyor, ninenin ödü kopuyor gâvurlar geldi diye, aslında kutlama atışları. Neyin kutlandığı malum, hemen her öykü büyük bir olayın, devrimin arifesinde başladığı için halkın bu olaylara nasıl tepki verdiğini göreceğiz. Desteklemeyen yoktur, bütün karakterler Mustafa Kemal Paşa’nın yoluna kurbandır, değişimi anlamayanlara ders verirler bir de. Cumhuriyet nedir, halkın kendi kendini yönetmesidir filan, araya sokuşturulur. Sonradan ortaya çıkar ki Cevdet aslında istihbaratçıdır, kılık değiştirmiştir yıllar boyunca, o benli heriftir. Anlatıcının gözlerinde kalpler belirir bir anda, o ukala bulduğu adam bir anda dünyanın en süper kocası haline gelir? Bir kahramanlık öyküsü daha, “Oriente Exspresse”, anlatıcı Le Figaro muhabiri Jacques Marchand. Memnun olduk Marchand, kim olduğunu, neden Constantinople’a geldiğini foşur foşur anlattın hikâyenin başında, adli sicil kaydını vermediğin kaldı. Pera Palace’a gidecek, İstanbul’un durumuna bakacak, bir de eşinden boşanıp sevgilisiyle evlenebilmek için Ortodoks olmayı düşünecek. Kendini yazdı çizdi, diğer yanda Edward Collins var, kompartman arkadaşı, İngiliz. Çanakkale Savaşı’na, Osmanlı’ya dair bir iki muhabbet, “hasta adam”ın ölümünü kutlamaca, klişe muhabbetler, yüzeysel. Sonradan anlaşılacak ki Collins aslında İngiliz değilmiş, Osmanlı’nın ajanıymış, vay senmiş. Bir de Paris manzarası araya, yıl 1920, neden olmasın: “Saint Germain des Prés’nin ünlü kahvelerinden Les Deus Magot’da, Héléne ile kuytu bir masada oturmuşuz. Çevremiz ünlü kişilerle dolu. Şiir çevirmeni Elsa Triolet, yazar Andre Gide, ressam Férnand Léger, Dada akımının temsilcisi şairler André Breton, Paul Eluard, Louis Aragon… Ama biz kendi dünyamıza dalıp gitmişiz… Epey zamandır hiç konuşmadık. Çaresizlikten olsa gerek suskunluğumuz. Ona vaat edebileceğim hiçbir şey yok. Sadece ümit. Bir de sabır.” (s. 37) Tamam, bilmem nerenin kahvesinin ünlü olup olmamasını ne yapacağız, daha da önemlisi bu bilgi neden kafaya fırlatılıyor, bir şairin bilmem neyin temsilcisi olmasını ne yapacağız bilmem, araya malumat föşkürüyor sıklıkla. Collins’in, aslında Edip’in bombasını da bırakalım, bir istihbaratçının yapması gereken son şeyi neden yaptığını düşünelim, kimliğini faş edecek kadar aptal olmadığını düşünmek zor. “‘Kurtuluş davası monsieur… Siz işgalciler, Hasta Adam’ı öldürmeye geldiniz, ama bizler onu kurtarıp ayağa kaldıracağız. O, küçümsediğiniz Mustafa Kemal’in önderliğinde…’” (s. 39) Ne acemilik. Samsun, Mayıs 1919, “Tütün İskelesi’nde Bir Köhne Vapur” elbet oranın insanının çatışmalardan imanının gevrediğini, Mustafa Kemal’in gelip onları kurtarmasını umduklarını anlatacak. Tarih dersi araya, Rıfat Paşa halkı arkasına alıp İngiliz gemisine bir saldırmış, Hindistan’dan gelen iki yüz askeri yallah geri gemiye atıvermiş, böyle yiğitlerin olduğu yerde çarpışmadan olur muymuş? Geceleri silahlar patlamaya başladığı zaman saklanıyor anlatıcı, eşi Yemen’de şehit düşmüş, oğlu Lütfü’yü ölümden korumaya çalışıyor. Ailesi çalıştırmıyor, şehir güvenli değil, derken gemi limana yanaşıyor, karşıcı çıkıyorlar, Kemal Paşa önlerinden rüya gibi geçiyor. Tabii güç kuvvet geliyor halka, anlatıcı höy höy: “Bundan ötesi… Vazifemiz değil mi? Sadece seyretmeye mi geldik Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışını? Hayır! Bir şeyler yapmalıyım. Yapmalıyız. Herkese anlatmalıyım direnmemiz gerektiğini. Canımıza, malımıza, vatanımıza göz koyan işgalcilere karşı kadınları uyandırmalı, bir araya toplamalıyım. Mahalle mahalle, ev ev dolaşıp Kemal Paşa’ya inanmalarını sağlamalıyım. Annemden başlayarak… Tütün İskelesi’ndeki bu karşılama bir savaşa dönüşmeli…” (s. 23) Gaz. Eskişehir’de durum nedir Ağustos 1922’de, tek bacağını cephede bırakmış anlatıcı oralarda neler olduğuna dair tarih dersi veriyor, Kiraz Hamdi Paşa’nın ettikleri, Mutasarrıf Hilmi Bey’in şehirden dehlenmesi, İstanbul’un hainlikleri, Ankara’nın mücadelesi. Kemal Paşa haber göndermiş, Eskişehir’in kurtuluşu yakın, Yunan komutan evlere beyaz bayrak asılmasını istemiş, akşamdan da sokağa çıkmayacak kimse. Tamam, gönül işleri var yine, anlatıcıyla Feride arasında cızt bızt, “yandan çarklı” olduğu için Feride’nin artık sevmeyeceğini düşünüyor anlatıcı da ateş bacayı sarmış çoktan, hem vatan için kaybetmiş bacağını, gönül fişekleyen daha etkileyici bir şey var mı? Gizli gizli işler çevriliyor tabii, savaşanlara silahlar, malzemeler, bir şeyler hazırlanıyor da muhacirlere gâvur diyen Türkler var, bu öyküdeki didaktizm doğrudan Türklüğün neliğiyle ilgili. Piç Osman’a Piç Osman demiyor anlatıcı, iyi ki demiyor, ileride arkadaş olacaklar da Kütahya’da şehit düşecek Osman. Sonda ne var, elbet kahramanlık, yine gaz, Yunan askerinin er geç cortlayacağı, hesap sormaca, bir şeyler. Ocak 1929, Erzurum, okuma-yazma seferberliğinden ötürü Kemal Paşa’nın isteğini yerine getirip yeni harfleri öğrenmek isteyen anlatıcının önünü kesmeye çalışıyorlar, kız kısa süre sonra evlenecek de babası istemiyormuş daha fazla okumasını, üstelik damadın ailesi devrimlere karşı. “Her defasında ‘konağımız’ diyor kaynanam. İki aile arasında ne kadar fark varsa gözümüze batırıyor. Bana göre en büyük farkımız Kemal Paşa’yı sevmemeleri. Gavur âdetlerini getirmiş memlekete… Müslümanlık elden gitmiş… Allah’tan korkun be! Camilerin kapısına kilit mi astırdı? Oruç tutmayı mı yasakladı? Kuran okumayı mı suç saydı? Herhalde evimize geldiğinde Mustafa Kemal’in adını bile ettirmeyiz, diyorlardır. Ben nasıl katlanacağım bu insanlara? Nizam iyi çocukmuş… Beni ezdirmezmiş… Babam öyle diyor. Ya tersi olursa?” (s. 82) Baba hep aydınlıktır, değilse de aydınlanır, kızının yanında durur, dünürleri dünürlükten çıkarıp kapı dışarı eder, Mustafa Kemal’in yolundan ayrılmaz. İlginçtir, bozulan sözden sonra Aslin çıkar piyasaya, anlatıcının okuldan arkadaşı. Tehcir zamanı evlat edinilmiş, Türk ailesi iyiymiş, kendi çocuklarından ayırmıyormuş. Güzel, “Aslı” kendi alfabesinin harflerini yazıyor kâğıda, manastır mektebinde öğrenmiş, anlatıcıya aman sessiz olmasını, Ermeni olduğunu kimsenin öğrenmesini istemediğini söylüyor, sonra abisinin yeni harflerle yazdığı maniye anlatıcının cevap verdiğini görünce aralarını yapıyor hemen. Bu kez de iki kalbi birleştirdi devrim, birleştirmediği kalp yoktur bu öykülerde. Şapka devrimi, en çok şehit Kastamonu’dandır Çanakkale Savaşı’nda, erkeklerin çoğu ölmüştür de kadınlar acılarıyla baş başa kalmışlardır. Kadınların evlilik dertleri, iş güç sıkıntıları derken Kemal Paşa geliyor Kastamonu’ya, halkta heyecan, koşup karşılıyorlar ve Paşa’nın elinde tuttuğu tuhaf serpuşu görüyorlar. Sorgu sual yok, hemen benzerini yaptırmak istiyorlar, başvuracakları terzi bile belli, şak diye, internetten cız.
Bellidir neyin ne olacağı, karakterler bellidir, olay örgüsü bellidir, tarihe göre neyin nereden gireceği metne, bellidir. Sıkıcı.












Cevap yaz