Mayınlı Topraklar Üzerinde, unutamam, kaçakçılıkla geçinen insanların yaşadıkları, köylerin hali neydi öyle. Öz bir metin bu, Otyam misafir olduğu ailenin üyelerini anlatırken topoğrafyadan kaynaklı zorlu yaşam koşullarına değiniyor ayrıca, dövme yaptırırken kişisel tecrübesi, tam bir Otyam anlatısı yani. İlk kez 1953’te gitmiş oralara yazar, çizer de demeli, bölümlerin aralarına kendi resimlerini yerleştirmiş, o resimlerden bir kısmı Cenevre’ye mi ne gitmiş sergi için. “O topraklarda da çocuk dostlarım oldu, o çocuk arkadaşlarımın şimdi, işleri güçleri ve çocukları var. Kimilerinin isim babası oldum, o güzel vefalı insanlardan birisi adımın verdi oğluna, o şimdi Fikret Otyam Öğretmen, Ceylanpınar’da…” (s. 6) Harran’da Fikret Otyam Halk Kütüphanesi, ne güzel, vefa. Bir kere ceylanların nasıl suya indiğini bu kadar güzel anlatınca, insanlığı malum, yöre insanı Otyam’ı tutmuş, evine almıştır. Gazeteciliği elbet önemlidir, anlattıkları hikâyeleri yazmasını isterler Otyam’dan, yine de dile getirilmeyen bir istek, safi yakınlık. Çoban Mustafa’nın ailesinin yanında kalıyor bir süre Otyam, ceylanları saatlerce hareketsiz durup gözlemeye çalıştıktan sonra “cipcip”le takip ediyor, ava karşı nefret duyması o ara. “Neden öldürmeli, sevmeli değil?” en bilinen cümlesi olsa gerek, vurmaya gidenlere söylenmiştir. Bütün bunlardan önce Çoban Mustafa’nın koyunları döndürmeye çalıştığı sahne, değneğini sallayarak koşuyor, sonra yer gök titriyor, bütün kuşlar susuyor, tozun dumanın içinde bağırmaya başlıyor Mustafa. Bilmeyen anlamayacaktır, anlayanın kalbi sıkışır, Mustafa’nın başına geleni sezer sezmez. Sonda bağlanacak bu başlangıç, koca bir çember, biraz içeriye girince fotoğraf makinesi elinde, ceylanları bekleyen Otyam’la karşılaşıyoruz, çölyazın ortasında sihri yakalamaya çalışıyor. Tasvir: toprak çatlar, sular kuyulardan çekilir, kelebekler kaybolur, böcekler yaşamasız cızıldar ve ağaçlar titremeye başlar, titreşen sular görülür, seraptır. Harran Ovası. 372 köyde okul yoktur, 59 köyde içme suyu yoktur, 52 köyse köylüler dahil bir ağanındır. 619 öğrenci okumak için 30 kilometre uzaktaki köye yürürler, başka çareleri yoktur. Hayvancılık, tarım, çekirge sürüsü bastı mı herkes canhıraş fırlar tarlalara, idarenin verdiği alev makineleriyle tarlasını bahçesini korumaya çalışır. Suriye sınırındaki şerit 720 kilometre uzunluğundadır, mayınlıdır, kaçakçılığı önlemek isterken yaşamayı da önler devlet.
Çoban Mustafa, Ezo, oğulları Ali, Şeyhmuz ve kızları Melek. Mustafa okul ister üç bebesi için, daha kendi dillerini bilmeyen bebelere okulda öğretilir ne gerekirse: “‘Bir adam okumadı mı ne farkı var şu güttğümü koyundan? Hiçbir farkı yoktur. Çocuklarımız okumak ister ama istemekle olur, biter? Hayır, istemekle olup bitmez. Önce okul olması gereklidir. Nasıl olacak? Şöyle olacak, devlet baba buralara da okullar açacak. Örtmenler tutacak gönderecek, onlar okutacak çocuklarımızı, adamlar edecek. Basacağız örtmenleri bağrımıza, çocuklarımızı da adamlar edeceği için… Örtmen demek, okumalar öğretir yazmalar öğretir, adamlar eder. Ben böyle bildim…’” (s. 10) Mustafa’nın söylediklerinin üzerinden 70 yıl geçtikten sonra. Adam olmadığını söyler Mustafa, kaval çalar anca, acılarını unutmaya çalışır, bazen de acılarına acı katar. Hal o. Efkâr Dayı’nınki ne, at biner, Seylavi kısrağı yamandır, Otyam’la yarışa tutuşur. Fark attıktan sonra tatlı tatlı güler, Otyam’ın attan daha çok yorulduğunu söyler, iyi binici attan daha az terler. Ceylanlar yok henüz, tek pırpırlı ilaçlama uçaklarından fotoğraf çekmeye çalışacak Otyam, pilot Kenan Özer’le havalanacak. Fakat o ne hız, Otyam bir türlü odaklayamaz kamerayı, midesi bulanır, zaten sürü uçağın gürültüsünden dağılır gibi olmuştur. Kenan güler, oranın insanı oraya ayak uyduramayan herkese güler çünkü, hayvanların üzerinden tekrar geçeceğini söyler. Yine olmaz, sürünün önderi candaşlarını korumak için oradan oraya koşturmaktadır hem, Otyam duygulanır manzarayı görünce. Sonraki araba faslı, tam gaz gidiyorlar, ceylanın biri yolda koşuyor, bunlar peşlerinden gidiyorlar derken Otyam’ın şapkası uçuyor. Ya şapka ya ceylan, aslında ceylanın kurtulmasını da isteyen Otyam mutlu oluyor, hayvan ortadan kaybolunca dönüp şapkasını alıyor. Sonraki, aynı şey, ceylan koşuyor, cipcip uçuyor derken sert bir frenle yavaşlıyor, hayvan tekerlenmiş. Otyam hemen yanına gidiyor, bakıyor ki çatlamak üzere hayvan, ölümüne koşuyormuş, son bakışındaki ışık delidiken otuna yansıyor. Unutmayacak Otyam, ne yaparsa yapsın. “Gök yıldızlıydı. Yıldızlar, çölde iyice yaklaşır yere. Elinizi uzatsanız tutacakmışçasına. Kimileri akıp gidiyor boşlukta, ışıltı kayboluveriyor. Kimileri kıpır kıpır, uzaktakiler, çok uzaktakiler. Bir uydu geçiyor, pırıltılarla, gök boşluğunda. Onu izliyorum gözlerinden alev saçan ceylanı unutmak için ve onun sorularını…” (s. 23)
Ezo kadın konuşuyor, üç bebesinin her biri ceylan yavrusu, kafaları bitli. Öldürmekle tükenmiyor, ilaç yok, olsa da pahalı. Sabahın köründe kalkıyor, ocağı tezekle yakıyor, ottu arpa unuydu hemen hamur, tandırın başına. Yufka ekmeğine bir kuru soğan, Mustafa yola düşer, hayvanlarının yanına. Gün battığında çırayı yakar, bulgurdan aş, bir dirhem yağ varsa iyi. Yufka ekmeğiyle çorba bu kez, doyan oracığa yatar kalır. Yıkanmak yoktur çünkü su yoktur, olanı da tuluklarla çekerler. Ne zorluk: kuyunun başına doluşan kadınlar eşleşirler, kırbayı kuyuya sarkıttıktan sonra ipleri tutup yürümeye başlarlar. Yüz adım en az. Çıkan su mudur, bin şahit ister, yosunlu kokulu bir şey. Yağmur düşmezse eyvah, çamur çıkar artık, tülbentle süzüp içerler. Isınmaları da oranın işince, tezekle: “‘Toplarız toplarız. Dökeriz samanı yere, boşaltırız bunları samana. Bebeler çiğnerler, kararlar iyice. Biz kadınlar onları şöööööle şöööööle yuvarlarız, yassıltırız, pat pat atarız duvarlara. Yapışırlar kene gibi, kururlar buralarda. Sonra alıp alıp yakarız tandırlarda, ocaklarda, neylersin? Yoktur başka çarelerimiz. Tükenmiş her yanda çarelerimiz. Bizim yazgımızdır bu, şuralarımıza çizilmiş.’” (s. 29) Çocuklara bebe der de çalışacak yaşa gelmişlerdir, her birini bir işe vermiştir Ezo, üç beş kuruş artırabilirlerse toprak alacaklar. Tek istekleri bu, ekip dikebilecekleri toprak parçası, sırf kendilerinin. Hükümet verecek olmuş, olmamış, elde sıfır. Devlet vermezse onlar alacak, kafaya koymuşlar. Derken araya yine gülmeli hikâye, çiğköfte yapmışlar da ağzı yanmış Otyam’ın, o kadar acıymış ki. Urfa’dan baklava alıp geleceğini söylemiş yapan, gülmüş, çiğköfte elbet acı olurmuş. Hoyrata geçiverdik, biri hoyrat söylüyor kendine, dünyaya, Otyam merak edip soruyor. Resim var kitapta, çizmiş, hasta çocuğu sarıp atın üzerine koymuşlar, anası, yakını, kardeşi, hep beraber gidiyorlar karın kışın içinde. Hoyratın hikâyesi, eh, adamın eşi hamileymiş, doğum sırasında çocuk gelememiş bir türlü, hastaneye götürmek şart olmuş. Ağa traktörünü vermemiş, yola koyulmuş adam, sonra ardından yetişmiş traktör. Mazot parası tarladaki emeğinden alınacak, ağanın gönlü pek yüce. Kadın çoktan ölmüş, traktörle dönmüşler köye, o günden beri hoyrat duyulurmuş orada.
Otyam döndükten sonra almış acı haberi, kuşları susturan ses mayın patlaması. Mustafa iki gün öylece yatmış, oğlu gelip bulmuş babasını da bir damla olsun su götürememiş her yer mayınla dolu olduğundan. Yer gök kokmaya başlamış bir süre sonra, leşçiller etrafta dolanıyor, jandarma bir iki silah atınca gidiyor ama geri geliyor. Kurtarma ekibi gelmiyor, uzak. Tek pırpırlı uçak geliyor, kireç torbaları atıyor Mustafa’nın üzerine. Başta oğlanın karşılaştığı: “O sabaha karşı, evin kapısı tıkırdamış, kadın belki rüzgârdır diye aldırış etmemiş. Daha sonra kapı tırmıklanmış. Gaz lambasını almış, gitmiş kapının yanına, dinlemiş dışarısını, kapı yine tırmalanıyor, iniltiler de geliyormuş. Kapıyı açmış, bir de ne görsün? Kapıda Uyanık, Mustafa’nın o sadık, o kocaman köpeği? Mustafa’nın köpeğinin ağzında Mustafa’nın kopmuş tek bacağı. Uyanık, bu sadık köpek, sahibinin o kopuk tek bacağını ağzına alıp, sürüye sürüye evine getirebilmiş.” (s. 82)
Otyam, dört dörtlük. Memleketin halleri.












Cevap yaz