“Çember”i duydum, bir tür uğultu, Cenevre’den Afrika’nın çöllerine uzanan çizginin kırılması. Kadının gözünde kırılım, yoksa Michel’in ailesi Avrupa’nın en has, en Avrupai ailelerinden biri. Yaşlı profesör, büyükbaba veya büyükamca, ailenin büyüğü şiir okurken teklediğinde, Polonyalı şairin dizelerini aktarırken başarısız olduğunda ilk kez çatlıyor çizgi, kadın nerede olduğunun farkına varıyor. Bernhard’ın o kadar da öfkelenmediği zaman yazabileceği metinlerden biri mi bu, çember yemek masasında başlayıp atların özgürce koştuğu yabanda tamamlanıyor, iki noktanın teke inmesinde kadının bükücülüğü malum. On yıl geçmiş, aile büyüğünü anıyorlar, köklerini hatırlıyorlar: on dokuzuncu yüzyılın başında Cenevre’den St. Gallen’e, Konstanz Gölü’nden Almanya’ya, Polonya’ya, Ziegler ailesi İsviçre’de kurduğu ticaret ağıyla bütün Avrupa’da ünlü artık, en büyük varis öldü ölecekken şiiri okuyamayınca torunlarıyla övünmeye başlıyor bu kez, soy sürecek, hem yaşam da kutlanmalı. Greta’nın, St. Gallen’den gelen akrabanın iki çocuğu var, süt ve kandan oluşan parlak yüzlere sahipler. “Süt ve kan” ne anlama gelir nesiller öncesinin Afrikalısı kadın için? Batı’nın zenginliği, küstahlığı nedir, İngilizleri aratmayacak kadar kapalı bir büyüklenme mi gizlidir sofrada, kadın sevdiği eşi Michel’le çocuk yapmamalarını bir tür aşağılanma olarak görmeye ne zaman başlamıştır? Paris’e imza atan Haussmann’la, mimarın yapıtıyla ne kadar bağdaşabilir, aklında atlar ve çöl varken, Michel’in götürdüğü dağlar, otlaklar herhangi bir benimsemeye yol açmayınca uyanmamıştır da on beş yıllık evlilikten sonra, o masada, o an farkına varmıştır kadın, çemberi nihayet tamamlamıştır. “Bir aile sofrasında, göle bakan geniş pencerelere sahip o sağlam evde, her çeşit nimetle donatılmış o masanın önünde söylenecek şey değildi bu, oysa çölden bahsedebilirdi ama bu sefer de çölün bununla ne ilgisi olduğunu sorarlardı ona, o da bunu bir tezat aratmak için söylediğini belirtirdi, burada önünüzde suyla dolup taşan harika bir göl ve ortasında da yüz metrelik bir fıskiye var diyebilirdi; oysa büyükannem kumlarla çevriliydi ve çocukken sabahları bir testi su için Al Karib kuyusuna gitmek zorundaydı, adını bile şimdi hatırladım, oraya gitmek için karanlıkta üç kilometre yürürdü ve geri dönmek için ise kafasında testiyle kızgın güneşte bir üç kilometre daha yürümek zorundaydı; siz suyun nasıl bir şey olduğunu bilemezsiniz çünkü elinizin altında bolca var.” (s. 16)
“Şap, Şup, Şıpır, Şıpırrr”. Omurgadan başlayan, sol bacağın altına doğru uzanan, başparmakla kuyruksokumu arasında elektrik boşalmalarına, atom bombası patlamalarına yol açan ağrı yüzünden grotesk biçimlerde uyumaya çalışıyor adam, anlatıcı iki cümlede İtalyan barok tablolarında görülen tuhaf figürlerin açıklamasına geçiyor çünkü kafa göz yararak bağlamaya gerek yok bazı şeyleri, çünkü çağrışım alanına ve okura güven yeterli. Deli ve dâhi ressamların eserlerine azıcık aşina olmak mümkün olmadı, okurun yapması gereken şey deli ve dâhi ressamlara azıcık aşina olmaktır o zaman, neden olmasın, on saniye sürecek. Okurdan çıktık, adam ayak parmağını oynatmaya çalışıyor, vücuduyla konuşmak istiyor ama romanına yansıtsa daha iyi. Doktoru uyarmış, yazmak için eciş bücüş şekiller almak beden için iyi değil(se) de edebiyat için büyük bir adım olabilir. Ağrıya uyum, teyzenin ölüm döşeğine uyum, yazmak için yeni koşullara uyum sağlamak yeterli, zihin tıkır tıkır çalışmaya başlıyor zaten, yakalanan her neyse kâğıda dökmek yeter sonrasında. Araya Lombardiyalılarla Milanolular arasındaki ilişkiyi de kattı anlatıcı, ne anlatıcı ama, düğümleri gözü kapalı atarken okurun da gözünü kapıyor, neyin nereden çıktığını anlayabilmek için öyküdeki deneme parçalarının doğuşunu kaçırmamalı. Teyze, anlatacak hikâyesi var ama sonunun yaklaştığını kabul etmiyor henüz. Kardeşi ortada yokken yeğenine annelik etmiş, adam vefasını gösteriyor, birlikte karşılayacaklar ölümü de İtalya’nın tarihine eklemlenecek teyze, oğlunun hayatını kurtarmak için eşinin itirazlarını kulak ardı edip dağlara çıkıyor, vereme karşı temiz hava. Dayı Ferruccio okulu bırakıp dağlara çıkmış, 1939, “o böcek” için savaşırken ölmüş. Başkaları da olabilirdi dağlarda, partizanlar veya Türkistan Lejyonu, tarihin kırılma anlarından birini gözleriyle görebilirdi Ferruccio, adı şimdi adamın omuzlarında. Yaşlılık hikâyesi, acılı geçmişle kuşatılmış.
“Bulutlar”, çocukla yaşlının, orta yaşlının diyelim, tatilde rastlaşmaları, muhabbetleri. Laf arasında söylenenler, lafın yönünü değiştiren düşünceler, kısa sürede uzun yol. Sohbetin güzergâhına bakacağım sadece, çocuk cumhurbaşkanının okula ziyarete geldiğini söylüyor, ulusal marşı övmüş, İtalyan kimliğinden bahsetmiş, milli takım dünya şampiyonasında nasıl yürekten söylediyse marşı öyle söylemeleri gerektiğini filan, tarih derslerindeyse İkinci Dünya Savaşı yok, mevzu Garibaldi’de veya Birinci Dünya Savaşı’nın başında kesiliyor. Adam işinden bahsederken bu milliyetçi damardan giriyor, askerken evlerin yıkılmasını sağlamış. Bir yanda yapmak, diğer yanda yıkmak, karakterler iki uca yerleştiler. Coca-Cola ve McDonald’s’ın insanlığın baş belası olduğunu söylüyor kız, emekli askerin cevabı: “‘Coca-Cola ve McDonald’s, hiç kimseyi Auschwitz’e, okulda sana bahsettikleri o toplama kamplarına götürmedi, ama idealler götürdü, bunu hiç düşündün mü, Isabèl?’” (s. 49) Peru’da küçük bir kasabada doğmuş çocuk, İtalyan bir aile tarafından evlat edinilmiş fakat ideal adı altında sabitlemiş kimliğini, İtalyan gibi hissediyor. İnsan gibi hissediyor aslında, yıkımın, İsrail’in karşısında konumluyor hemen kendini, işgalci olarak geldiği yerde tatil yapan askeri sorguya çekmeye başlıyor. Adam bıkmış artık, yıkımlardan yaka silkiyor, nefelomansi için orada. Bulut falı mı demeli, ilk bakışta çağrışan anlam, bir nevi kehanet. Çok yorucu meşgale. Adam yarını görebilirse -bir dünya hap yutuyor çocukla konuşurken- ne gördüklerini anlatabilirler birbirlerine. Yüzleşmedir, hesaplaşmadır, masumiyetle karşılaşan suçun çatırdamasıdır bu öykü.
“Sofradaki Ölüler”, yine Berlin çıktı zart diye, uçtum gittim çünkü Unter den Linden dağıtım noktası gibi bir şey, iki metro çakıştığı için şehrin her yerine açılan kapı. Adam iniyor tramvaydan, özgün bir yaşam, Pizza Hut kuryesi adamın durakta şarkı söylediğine inanamıyor. Huysuz ihtiyar, taksi şoförleri Türk’müş çoğunlukla, Çingenelerle birlikte Türkler doluşmuş şehre, serseriler. Berlin’de güzel bir yaşam sürüyor aslında, öfkeleneceği ne var, eşinin hastalığı dışında. Çocuğunun durumu iyi, kendi varlıklı, adam edebiyatla ilgileniyor. Ne olsun daha. Aragon, Elsa, Brecht. Diğer yanda göçmen, turist manzaraları, Almanya’nın değişimi yanlış söylenen yemek adları üzerinden inceleniyor. İyi bir vatandaş, neden yürümesin, memleketin dümdüzlüğü imkan sağlıyor. Renate felç geçirmese birlikte yürürlerdi, eşine bakmak zorunda artık, adamın asıl yükünü hikâyenin sonunda görsek de anlatı boyunca o öfkeyi hissedebiliyoruz. Mezarlığa gelecek anlatıcının açıklaması için, adam şehrin ana caddelerinden birinin kenarındaki mezarlıkta dolaşacak, orada bisiklete bile biniliyor. Giriyor, ilerliyor, sağdan devam edecek çünkü solda yol yok, ileriden dönünce Anna Seghers’in mezarına ulaşacak. Biraz daha yürüyünce selam veriyor, varmak istediği yere vardı. Küçücük bir kaya parçası sanki. “Senin için üzgünüm, dedi, ama senin hayattayken kaleme aldıklarını mezar taşına yazmamışlar: Burada B. B. yatıyor, temiz, tarafsız, kötü. Üzgünüm ama sana yazdırmadılar, mezar yazılarını asla önceden yazmamalı, zaten sonrakiler de riayet etmiyor.” (s. 78) Brecht’le ilgili, başkalarıyla ilgili ama en çok Renate’yle ilgili bu hikâye, yıkılan duvarla ve Avrupa’nın istikametiyle ilgili olduğu kadar.
Has yazardan iyi öyküler.












Cevap yaz