“Bizim dağımız çıkılmaz!” Doğubeyazıt’ta sorulurmuş dağa çıktığını söyleyenlere, “Nereye kadar çıktın?” Mitle gerçek iç içe geçmiş, söylenceler dağa çıkmaya çalışanların bir yerden sonra tekerlenerek indiklerini mi anlatıyor ne, göksel bir şamar iniyor da tepetaklak oluyor çıkmaya çalışanlar, hele Nuh’un gemisi oradayken kimin haddine. Julian Barnes’ın dünya tarihini anlattığı romanında önemli bir yeri vardır dağın, aşkın da vardır ama o ayrı, birileri gizli gizli gelip sözde gemiden tahta parçaları, çivi falan götürmüştür memleketine, gerçek olay, gazetelere çıkmış. Arakladıklarını parça parça çıkarmışlar memleketten, travma olmuş, nasıl çıkarabilmişler de bilmem ne. Bilgili bu hikâyelerin yanında kendi deneyimlerini anlatıyor asıl, 12 Eylül’den sonra Genelkurmay Başkanlığının müsaadeleri ile Büyük Ağrı Dağı yabancıların çıkışına açılmış, süper olay. Pratikte korkunç, merkezde alınan kararın nasıl uygulanacağını resmen dağcılar öğretiyor memurlara, adamı olan araya sokup yürütüyor işlerini, tipik Türkiye manzarası. Bilgili’yle arkadaşı Necip almışlar Düldül’ü, dokuz da Fransız turist, İstanbul’dan yola çıkıyorlar. Çiftlerden biri o araçla Doğu turu yapılamayacağını söyleyip Kartal’da inmiş, kaldı yedi, Diyarbakır’a kadar varıyorlar iyi kötü. Dağa yaklaşıyorlar, yamaçlarda bir dünya yazı: “Önce vatan”, “At, vur, öğün”, “İyi ye iyi sıç”, turistler ne yazdığını merak ediyorlar. Daha küçük yazılar var, Kürtçe, “Kürdi azadi”. Otostop çekenleri alıyorlar, beş kişilik aile, hani eşkıyalara rastladılarsa yekten oturmasınlar şapa diye iyice bir süzmüşler minibüstekileri. Van Gölü’nün kenarında bir otele yerleşiyorlar, Deniz Yolları Oteli? Gemi var, Tatvan-Van arası gemi, şaşırıyorlar. Fransızın biri alkolün verdiği yetkiye dayanarak başlıyor bombalamaya, “Sizin Kürt probleminiz var,” diyor. Bilgili’nin ağırına gidiyor bu, ne problemi kardeşim, memurlar oralara gitmek istiyorlar “Doğu problemi”ne rağmen, hem Bretanya’nın özgür olması gerektiğini söylese ne olacak, aynı durum. Bir paragraf sonra Bilgili doğru bildiğini söylüyor, turiste karşı kuyruğu dik tutmaya çalışmış: “Doğu, benim gözümde, kimsenin gitmek istemediği, gidenin kalmak istemediği, Allahın ittir ettiği bir yer; Sürgün yeri. Veya doğu benim gözümde, Almanların deyimi ile ‘Çok taş, az ekmek’ ve o çok taş, az ekmeğe, çok çocuk…” (s. 11) Maceranın başlangıcı: 1982’de izin çıkıyor, Bilgili Fransızca tahsilinin yanında Almanca da öğrenmiş, birçok mektup yazıp göndermiş Avrupa’daki meslektaşlarına. Dileyen gelsin, pasaporttu doğum tarihiydi ne varsa Ağrı Vilayeti, Doğubeyazıt Kaymakamlığı’nda yetkililere verilecek, Türk dağ rehberleri eşliğinde çıkılacak. Dürbün, ses alma cihazı, profesyonel kamera bulundurmak yasak, “yerlilerle konuşmak” yasak. Gide gele öğrenmiş Bilgili, Azeriler dağın batısını, Kürtler doğusuna geçemezler, ortada takılabilirler. Bilgili nasıl çıkılacağını öğrenmiş Alman arkadaşı Burschi’den, en iyisi Türk ordusunun çıktığı rota. Taraçalar yapmış, alanlar belirlemiş ordu, dağcılar oralarda kamp kurabilirler. Almanların yaşadıklarına gelelim az, isim listesi İçişleri’ne gönderiliyor, on gün kalmış ama ses seda yok bakanlıktan. Yazılar gidiyor, bir şeyler, yahu karar var işte, dağa çıkılabilir ama izin nereden, kimden, nasıl alınsın. “Kime sorsak, ‘Bizde böyle birşey yok’ ‘Bizde böyle birşey yok’. Göğe mi uçtu gönderdiğimiz yazılar? Böyle sorumsuzluk, böyle laçkalık olmaz. Böyle laçka devlet olmaz. Mümkünü yok, Ankara’ya gideceğim.” (s. 20) Gidiyor Bilgili, bir yere kadar başarılı da oluyor, en azından içeride ilerleyebiliyor birkaç masa kadar. Makam, artık neyse, işi başından aşkın bir adam oturuyor, Bilgili dağ izinleriyle kimin ilgilendiğini soracak ama ortalık curcuna, İranlı bir kadın geri gönderilmemesi için yalvarıyor, zamanında SAVAK’la ilişkisi olduğu için idam edilir. Bir başkasının derdi çok yüksek sesli, Bilgili sesini duyuramıyor. Ve bodoslamadan söylüyor devletin çalışma prensibini: “Şimdiye kadar makamına girip çıktığım hemen bütün valiler, vesair makamlar işsizlikten, sıkıntıdan sinek avlıyordu. Burası ise, sanki İçişleri Bakanlığı’nın tüm işlerini tek başına yürütüyormuşçasına yoğun mu yoğun.” (s. 21) O hengâmede, nihayet, ilgili memur Ramazan geliyor, amirine açıklıyor durumu, meğer Büyük Ağrı Dağı’na “Ararat” dedikleri için izin çıkmıyormuş Almanlara. Bilgili, garibim, açıklama yapmaya çalışıyor, biz böyle diyoruz da onların dilinde “Ararat”, yahu karalasınlar üstünü de çıksın izin? Hem kendi başvuru evrakında “Büyük Ağrı Dağı” yazmış işte, kendi demiyor ya öyle? Hikâye içinde hikâye, memurların sırf Nuh demelerine dair: Almanya’dan dağcı ekip geliyor, Trabzon’da gümrükten geçecekler, malzemelerini gören memur kazma kürek görünce işkilleniyor hemen. Ha pu nedur, çekiç, sikke, kask, ula siz ne yapacaysuz punlarla, dağa çıkacağız, dağa mı çikaysinuz, ula poh yiyenin uşaklaru, madençisinuz siz da! Malzemelere el koyuyor, Federal Almanya’yla yazışmalar, bilmem neler, Turizm Bakanı, “Yav dağcı diye turist türü mü var?” diye etrafına sordurmuş ama yıllık izinleri bitmiş Almanların, çıkamamışlar dağa, Münih’te dava açıp geziyi düzenleyenin başını ağrıtmışlar bayağı. İş tamam, bakanlıktan izin çıktıktan sonra teyit için başka kurumları da arıyor Bilgili, azarlanıyor bir güzel. Oradan izin çıkmış ya kardeşim, hacet var mı başka izne? Süreç uzun, Bilgili’nin işi oldurmaya çalışırken tanıştığı Başkomiser Süleyman da gelmek istediğini söyleyince, eh, en azından bir komiser olacak ekipte, arıza çıkarsa mevzuyu çözebilir. Ne arıza ama, Doğubeyazıt’a ulaştıkları zaman oteli jandarma, MİT, polis, ne kadar kuvvet varsa basıyor, terör estiriyor resmen. Belgeler, her şey hazır oysa da terörist mi geldi, casus mu geldi, Türk kolluğu korku saçarak engellemeye çalışıyor vatanı çatırdatacak eylemleri. Komiser araya girip çözüyor sorunu, o olmasa fena. Çıkmaya başlıyorlar, henüz çevre bilinci gelişmemiş Bilgili’de, çöpleri sağa sola atıyor. Kalaylandığı olmuş, bırakmamaya başlıyor bir süre sonra, çöpler için çözümler üretiliyor. Kaçakçılar var, Bilgili onlarla pek muhatap olmuyor, tantana çıksa jandarma bahsiyle korkutuyor adamları. Düştüğü dipnot: “Daha sonraki yıllarda, tüccar olan o insanların yerine kamplarımıza PKK’liler gelecek, kimi zaman çadır ve kamp malzemelerimizi ateşe verecek, ‘Şimdi gidin, Kürdistan kurulunca bizden izin alacaksınız’ mesajını bırakacaktı.” (s. 55) Kürtlerle ilgili çok mevzu var da en önemlisi devletle işbirliği yapıp -dağ bilmem ne federasyonunun başına Y geçince kurucu X’in ekibi iş yapamıyor dağda, Y bir dünya memleketlisini getiriyor, Kürtler başkalarının çalışmasını engelliyorlar, Bilgili’nin sıklıkla şikayet ettiği şey. Uçurum, buzul, ekipman, tırmanış, zorluklar, pek hoş anlatım, dağlara ilgi duyanlar için on numara. Derslerini öğreniyorlar tabii, işi bilen biri dağa ip gibi çıktıklarını söylüyor, oysa grubu yormamak için geniş kavisler çizerek çıkmak lazım. Bilgili’nin para babası Teksaslı bir davara rehberlik ettiği bölüm çok eğlenceli, adamın densizlikleri yüzünden Bilgili’nin güvendiği bir abisi işi bırakıyor, kimsenin pezevenkliğini yapamazmış. Adam dağda fenalaşıyor, o erkeklikten hiçbir iz kalmıyor, dağ herkese haddini bildiriyor. Başka bir hikâye, evraklar oradan oraya giderken ekipten birinin ismi unutuluyor ne yazık ki, evrakta yer almıyor, Bilgili sadece evrakların tam olmasının sorun çıkarmayacağını düşündüğünden hiçbir şey söylemiyor görevlilere. Zortluyor tabii, adamı hemen kodese atıyorlar, aklının yarısını hemen kaybediyor Alman. Bir dünya anı, pek azına değinebildim, meraklısı kaçırmasın. Büyük Ağrı Dağı’na ne şartlarda çıkıldı, devlet dağa çıkanlardan hangi evrakları istedi, ilginç. Son olarak şunu bırakayım, uzun versiyonu daha iyi, adamın giderek sinirlenmesi bombastik.












Cevap yaz