Altmışa gelince ölümle ne yapacağız, çocukluğumuzda dolandığımız mekânlar ortadan kaybolurken ne yapıyorsak onu: dirimi diri tutarak coşkun bir yası hüzünle karşılayacağız, yaşama coşkusunun bir parçası kılarak, meğer ki ölümün yok ediciliği kara deliğe dönüşüp yutsun bütün hatıraları, giderek şimdiyi. Fırsat vermiyor Saroyan, Seine kıyısından fide aşırıp evindeki saksıya dikiveriyor, ne bulduysa dikiyor aslında, ağır da olsa bir devinim taşıyan her şeyi. Ama bahsetmiyor, Paris’ten Fresno’ya döndüğünde o saksıları ne yaptı, güvendiği birine mi emanet etti ya da yerini bıraktığı insanların aynı şefkati göstereceğini mi umdu, belki Fresno’daki bitkileriyle teselli buldu, kim bilir. İthafta mekânlara duyulan özlem: eski Fresno’daki Ermeni Mahallesi’nde, artık tümünün yerinde yeller esen, hatta unutulup gitmiş olan San Benito Caddesi 2226 numaradaki evin, Emerson İlkokulu’nun, Longfellow Ortaokulu’nun ve Teknik Lise’nin anısına bu günlük. Kendi ölümünü de bu kayboluşlarla kurgulayabiliyor, basit, Saroyan oğlu ve kızıyla geçirdiği vakitlere bir tür canlılık verebiliyor ama ölümün gölgesi düşüyor her şeyin üzerine. Değiniyor, sonsuzluk içinde bir noktacık, bina veya insan, farksız, hiçbir şeyin olmadığı zamanlara dönüş. Henri-Frederic Amiel’in güncesinden epigraf derlemiş Saroyan, otuz yılın içinden üç günün kaydını seçmiş, insanın bir sonraki günü görmeyeceği düşüncesiyle yatağa uzanıp ertesi gün yine orada olduğunu fark etmesinin tuhaflığı, dolunayın şavkı odaya düşünce hissedilenlerden yaş hesabı, bir de şu: “Gerçek hayatımız, benliğimizle bütünleşmiş hakikatlerden başka bir şey değildir. Hakikatle aramıza bir mesafe girdiğini hissettiğimiz an, onun dışında kalmışız demektir.” (s. 12) Saroyan kendini yazarak sabitlediğinden mektupları, günceleri, öyküleri, tüm metinleri aynı konuşkanlığı taşıyor, Saroyanesk, mekânları düşününce karakterler dökülüyor kapılardan. Yaşamı kurguda muhafaza etmek. İlkokulla öykü üst üste konsa örüntü çıkar ortaya, Saroyan’ın beyzbol oynattığı çocuklar hani, ırkçılığın çocuklarca def edildiği o güzel öykü. 1967’de, Paris’ten bakıyor hepsine Saroyan, biraz yukarıdan, geçen yıllar biriktikçe irtifa kazanıyor gözlemci, bilincinin erebildiği kadar yükseklere çıkıyor. “El âlemin dünyaya gelip sonra da göçüp gitmesine tanık olacak kadar çok yaşadım artık. Parıldayarak ortaya çıkıp, gölge gibi kimseciklere görünmeden uzaklaşırlar. Hayatta kalmak budur işte; bunu gözlemek.” (s. 15) Steinbeck’in, Sinclair’ın ölümlerine değinecek, anıları var, son kırk yılda ölenleri hatırlayınca kimsenin ölümü vakarla, hassasiyetle karşılamadığını düşünüyor, bir tür sinsilik, sanki yokmuşçasına ölmek ölümü yani. Gerçeklikte bir sapma olarak duruyor ölüm, kimsenin konuştuğunu duyar mıyız, keyif kaçırdığı için ağza alınmaz. Keyifte bir sapma bu kez, üstü örtülen sondan kaynaklı. D.H. Lawrence’ın ölümü hüzünlendirmiş, Thomas Wolfe’unki şaşırtmış, zenginlerin ölümüyse hiç etkilememiş Saroyan’ı, ortalığa saçılan hikâyeler ilgisini çekmiş bir. İşte, kendi hikâyesini kendince anlatması: “İşe bakın ki bir zamanlar genç bir adamdım ve bunu unutmuş değilim. Neyse, n’apalım! Kafamda hâlâ birkaç düşünce var. Ne olduklarını bilmiyorum ama orda olduklarından eminim; zamanı gelince onlara ulaşacağımdan kuşkum yok. İntihardan söz etmiyorum. İlgilendirmiyor beni intihar, ama ölüm ilgimi çekiyor. Kimin ilgisini çekmez ki? Yaşadığı sürece buna kim ilgisiz kalabilir?” (s. 16) Korkuyla değil, bir tür merakla yaklaşıyor Saroyan, Yunan havasının durmadan yağmur yağdırması, bir fikrin en kısa şekilde ifade edilmesi ve zamana göre değişen mizah duygusu, hepsi bu evrim türlerinin nasıl sürebileceğine dair ölüme kadar. Ölüm belirliyor evrimi, sonrası için hemen hiçbir şey yok bu güncede. Mizaha bakalım, bir subayın savaş anılarını okuyor Saroyan, subay “güçlü bir mizah duygusuna sahip olan emir eri”ni anlatıyor, yolda gördükleri bir Alman’ın cesedinin yanından geçmişler de Alman’ın eli havadaymış, emir eri gidip sıkmış eli. Düşünüyorum, yirmi yaşındaki Saroyan’a komik gelir miydi bu ya da komik geldiği bir yaşam safhası var mı, zira içinden gelen bir dürtüyle hiç de komik bulmadığını söylüyor. Yaşama dairdir onun mizahı, Saroyan bir tür sevgiyle, insanın yaratabileceği güzelliklerle ilgilidir, savaşın “yaratabileceği” mizahtan uzak durur. Yoksa ölümü hafife aldığı vardır tabii, en azından o kadar korkulacak bir şey olmadığını söyleyip kendince alay eder, kitap seçerken bile açığa çıkar bu. Seçmediğinde de: sık sık sahaflara gider, meteliğe alabileceği kitapları kurcalar ama çoğun sokakları tercih eder, tozlu rafların önünde vakit kaybetmek istemez. İronik. Tuz kaybını önlemek için çocukluğunda içtikleri içeceği anlatmaya geçer her şeyin ne kadar pahalılaştığını söyledikten sonra, konudan konuya atlamakta mahirdir, 1908’den beri Fresno’da günlük çıkan Ermeni gazetelerinden birinde Profesör Minasyan yazarmış, madzun yemelerini söylermiş okurlarına. Bildiğimiz yoğurt. İki ya da üç ölçü suya bir ölçü madzun katılırmış, biraz da tuz, karıştırılıp ferahlatıcı bir içecek elde edilirmiş, yazın mis gibi gider. Ey, bildiğimiz ayran bu? Türkiye’ye geldiğinde içmiş midir acaba Saroyan, kesin bir yerlerde yazmıştır, çıkar ortaya. Şipşak fotoğraflara düşkünlüğü ansızın çıkmıyor mu, yaşamının son döneminde fotoğraf çektirmeye sarmış da bulduğu yerde çekinmiş, mesela Paris’in garlarında, sonra yüz elli kiloluk bir sürtük görmüş kaldırımda, hemen ardından hayatının en mutlu günlerini yaşadığını düşündükten bir gün sonra gerçekten de en mutlu günlerini yaşadığını fark etmesi geliyor, düşünce çağıl çağıl akıyor. “Özgürüm. Mutluluğum bundan kaynaklanıyor. Kimseye karşı yükümlülüğüm yok. Tüm borçlarımı ödedim; hayatımı kazanıyorum. Dilediğim gibi gidip geliyorum. İstediğim zaman yatıp, istediğim zaman kalkıyorum. Özgürüm. İçimden gülmek, bir şeyler söylemek geliyor.” (s. 23)
Eleştirilere değinmeli mi, Saroyan’ın edebiyata ve yaşama bakışını anlamak için, belki biraz: herkes Poe’nun sokaktaki cinayet öyküsünü çok beğeniyormuş da Saroyan’a göre “ruhsuz ve değersiz” bir şeymiş o, yani katilin kim olduğunu çözmeye çalışmak okurun aklını başından almış, bir tür bulmacaymış ama, ötesi yokmuş işte, takır tukur öyküymüş. Dumas’nın üç silahşorunun maceralarını, kontunun başına getirdiklerini okumamış, okumayı başaramamış daha doğrusu. Azıcık şaşırdım çünkü Edmond’un hikâyesi daha başta takıyor çengeli. “Bundan otuz yıl önce, Tolstoy’un oğulları ve kızları hakkında yazdıklarını ilk kez okurken büyülenmiş, hayran olmuş ve çok şaşırmıştım; zira onlardan kendisiyle aslında hiçbir bağları yokmuş gibi söz ediyordu, bu da bana çok garip gelmişti. Çocuklarını seviyor muydu? Bir babanın çocuklarını sevmemesi mümkün müydü? Bana bu bütünüyle imkânsız görünüyordu.” (s. 34) Sevgi eksikliği görüyor Saroyan, bir ölçüde anlaşılabilir, Fresno’da tuttuğu günlükte yıllar sonra bir araya geldiği akrabalarının çocukluk hallerini öyle bir şevkle anlatır ki kendi çocuklarından ayırt etmediğini düşünürüz onları, sevdiklerinin anlatılmaya değer olduğunu düşünür Saroyan. Da, nasıl bir anlatım, tamamen bağımsız bireylermişçesine değil. Saroyan’ın sevgisinden hiçbir şey kurtulamayacak. Yazarlar da eleştirilerinden. Her gün yazmanın daha iyi yazmaya yok açması tamam, “iyi” yazarların pili bittikten sonra her gün yazmaya çalışmaları felaket, ağzı dolu konuşmaya çalışır gibi yazanlar anlaşılır çünkü kutsal kitaplardan çok şeyi aparıyorlar, çalışmamak için sürekli bahane bulan yazarlar ne kadar yetenekli olsalar da yazamazlar, bu zaten bilinen bir şey, hepsinin ötesinde bir tür devinimi yakalamak ve yakalayamamak var. Alıntıyla bitireyim, Saroyan’ı bir parça özetliyor: “İnsan neyse odur; hakkında bir karara varmak kolay değildir. Bir alevdir o, gerçekliği akışkandır, ne kendisi ne de gerçekliği ele avuca sığar. Yakalamak istediğinizde, çoktan uzaklaşmış, değişmiş, yükselmiş ya da yok olmuştur. Müthiş bir hiçtir o, tahayyülün fevkinde bir hiçtir.” (s. 55)











Cevap yaz