Dağınık oda, yazılar, notlar, fotoğraflar, polis de basmamış ama tehlike altında hissettiği çok olmuş yazarın. Gazeteler: biri gitmiş, uçağa gözyaşlarıyla biniyor, diğeri gelmiş, hiçbir şey ifade etmeyen, saygın yüzü kaplamış sayfayı, yılların sürgünü kurtarıcı olarak karşılanmış. Otelin bütün çalışanlarına mali destek sağlıyor yazar, ülkenin başında onlar var artık, Batı’dan sızdırabildiklerini sızdıracaklar, saygın yüzlü adamın Batı’ya çektiği restin arkasında onlar var.
Bölgesel ticaret gerilemiş, yabancı ortaklar arazi olmuş, turizm sıfıra inmiş, uluslararası trafik donmuş. ABD’nin bürokratlarını ülkeden çıkarmak için yaptığı operasyonların romanları, incelemeleri yazıldı, filmleri çekildi. Kapanış, ülke sınırlarını tekrar çiziyor, bu kez geçirgen değil.
Otelde çay veya ayran içiyorlar, kahve yasak, içki içene kırk veya altmış kamçı vuruluyor. Televizyon açık, Humeyni’nin yüzü görünüyor. Kum’dan çıktığı az, bütün ayetullahlar orada toplanıp Humeyni’yle birlikte ülkeyi yönetiyorlar. Humeyni sadece pirinç, yoğurt ve meyveyle besleniyor, hemen hiç eşya yok evinde. Bir küçük oğlu Ahmet yaklaşabiliyor ona, büyük oğlu esrarengiz bir biçimde ortadan yok olmuş, söylenene göre Şah’ın gizli polisi Savak tarafından öldürülmüş. İran’da neyi nasıl yapacaklarını kimsenin emredemeyeceğini söylüyor Humeyni, yabancıların dilini kullanmayı men ediyor halkına, küçük ulusların büyük uluslarca güdülmesine karşı tepki. Kadın elbisesi satan mağazaya erkeklerin giremeyeceği yazılmış, Farsça, dil bilmeyen hapse girer. Mayın tarlası uyarısını okuyamayan havaya uçar, yeni İran. Ortadan kaybolanların fotoğrafları ekranda, Humeyni sırf Savak terörünü göstermiyor aslında, başa geçene kadar –ve sonrasında- kaybolanlar da var, kimin ne zaman kaybolduğunu kim bilir? “Gösterilerin ön saflarına, makineli tüfek ateşinin tam ortasına düşmüş olsalar gerek. Ya da yakındaki damların üzerinde mevzilenmiş keskin nişancılar onları vurup öldürmüş olmalı. Bu çehrelerin her birinin en son, nişan almış bir askerin silahının dürbününden görüldüğünü tahmin edebiliriz. Her akşam bu programda, spikerin sıkıcı sesini dinler ve artık hayatta olmayan daha çok sayıda kişiyle karşılaşırız.” (s. 15) Orduya ait levazım depoları ele geçirildikten sonra çatışmalar şiddetlenmiş, yeraltı örgütünün üyeleri geceleri maskeleri takıp ortalıkta dolanıyorlar, milislerin hangi taraftan olduğunu ayırt etmek mümkün ama ABD ordusunun yeşil renkli ceketlerini giyenler anarşist veya dinsel tutucular olabilirler, belki Savak’ın kalıntıları. İran böyle görünüyor savaşın ortasında, Kapuściński betimlediğini çözümlüyor, tarihe dönüp güncelin olaylarını değerlendiriyor, siyasi gezi yazısı onunki. Latin Amerika’da şahit olduğu devrimleri anlattığı kitabı hangisiydi, aynı derecede başarılı bu kitabı da. Fotoğraflara, yorumlara, notlara yer veriyor ikinci bölümde, hani on sözcük üzerinden Çin’i anlamak gibi bir şey, bu kez İran’ın yakın tarihine gidiyoruz.
İlk fotoğrafta İran’ın son şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin büyükbabası yürüyor çölde, kırk dokuz yıl hüküm süren Şah Nasıreddin’i öldüren adam önünde, zincire vurulmuş. Açlıktan ölmemek için köylere musallat oluyorlar. Katil ölmemeli, Tahran’da idamı için tören hazırlanmış, dolayısıyla köylüyü zorlarken adamı kendinden daha çok düşünüyor büyükbaba. Yıl 1896. İkinci fotoğraf, 1917’de İngiliz bir albayın fişeklemesiyle Tahran’a giriyor Rıza’nın oğlu, yönetime el koyuyor, demir yumruğuyla modernleştirmeye çalışıyor ülkeyi. Orduyu yeniliyor, halkın Avrupa kıyafetleri giymesini emrediyor, kara çarşaf yasak. Polisler kadınların çarşaflarını parçalıyorlar pazarda, topçu birlikleri camileri yerle bir etmek ve başkaldıranları öldürmekle görevlendiriliyor, Ayetullah Madresi yıllarca zindana kapatılıyor, liberaller hapse atılıyor, kulelere tıkılıp üzerlerine duvar örülüyor, Rıza Han’ın arsasına giren eşek kurşuna diziliyor! Hitler’e hayran olan şahı indiriyorlar, yerine Muhammed Rıza Pehlevi geçiyor, yıl 1941. Uzun topuklu ayakkabılarını öptürüyor halka, beş suikast teşebbüsünden sağ kurtuluyor, etrafına dizdiği polisler yüzünden el etek öptüremiyor bir süre sonra. Doktor Musaddık’ın başbakan seçilmesiyle ortalık biraz daha karışıyor çünkü Fransız kültürüyle biçimlenen liberal ve demokrat parlamento, özgür basın, kısaca Musaddık’ın istediği kurum ve kuruluşlar şahların işine gelmiyor. Güç savaşı, petrole güvenen şahın karşısında halkın büyük bir bölümü ve Musaddık. Demokratik hareket kaybeder, askerler başbakanı görevden alır, şah ülkesine, ordusuna duyduğu güvenle döner. Muhalifler ortadan kaybolur, hikâyelerini anlatıyor Kapuściński, sonra petrol deliliğinin nasıl başladığını açıklıyor: “Millîleştirilen” petrolle Batı’ya meydan okur şah, otuz yıl içinde ikinci bir ABD yaratacağını söyler. Petrolle caminin ilişkisi nedir? Şah her şeyi ister, Batı’nın her teknolojisi, her ürünü, her yeniliği İran’a girmelidir. Ülke büyük şirketlerin temsilcileriyle dolar, herkes İran’a bir şeyler satmaya çalışır, şah ne bulduysa alır. Süreç muhteşem: bir dünya helikopter alındı diyelim, taşıyacak araçlar yok, onlara bir dünya para verildi, gemilerin yanaşacağı limanlar yok, liman yapılana kadar bir dünya depo ücreti verildi, hangarlar yok, yol kenarına dizilen, çürümeye bırakılan sayısız helikopter. Sadece bir kalem bu, en başta mühendisi, doktoru, teknikeri yok İran’ın, şah nitelikli işgücünün yetişmesini istemiyor çünkü eğitim gören birey bilinçlenir, rejime karşı ayaklanır. Tam bir çıkmaz. Cami uzaktan izliyor, ses çıkarmıyor çünkü şahın adamları yağ kuyularına atmışlar eylemcileri, türlü işkencelerden geçirmişler. Toplum kaynamaya başlıyor, Büyük Uyanış denen kalkınma hamlesi yaşam standartlarının daha da kötüleşmesine yol açınca lider arayışı başlıyor ister istemez, gözler Kum’a çevriliyor. Kapuściński çok düşünmüş Humeyni’yi hangi koşulların yarattığını, sonuçta daha ünlü pek çok ayetullah varmış da hiçbiri bütün mektupları, dilekçeleri, önergeleri, teklifleri bir tarafa atıp şahın gitmesi gerektiğini haykırmamış Humeyni gibi. ABD’nin askerî personeline diplomatik dokunulmazlık verilmesi son damlaymış artık, yıl 1963. Savak ajanları bu tarihten sonra terör estirmeye başlamış ülkede, aşağı yukarı on altı yıl. Nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum, tam bir korku atmosferi. Basına, kültüre sansür, bunlar bilinen uygulamalar, asıl dehşet sokaklarda: otobüs durağında biri gelip ateş ister, havanın sıcaklığından, bunaltıdan, halkın bunaltısından bahseder, azıcık olsun yakınmaya başlayanı alıp götürürler hemen, başka şeyden yakınanı da götürürler zira yakınmak yılgınlıktır, ümitsizliktir, oysa şahın yönetimi altında kimse yılgın, mutsuz olamaz. Çiçek böcek şiirleri, ülkenin güzelliklerini anlatan filmler, kültürü bunlar ele geçirir, sokakta kimse birbirine bakmaz, durduk yere selam verenin etrafında kimse kalmaz çünkü ajan olduğu düşünülür. Örneği var Kapuściński’nin, bir restorana gidip oturulduğu zaman herkes birbirini korkuyla izler, en çok korkan aslında en çok korkulan olduğunu fark edemez, öyle bir zihin felci. Çok kitap okuyan birini yakaladıklarında özellikle kötü davranır Savak, inanılmaz derecede cahil ve gaddar polisler binlerce insanı ortadan kaldırırlar, ölümleri araştıranları da, kısacası bütün muhalefet susturulur. Sonra bir zaman, en iyi kurmacada örneği az bulunur Kapuściński’nin anlatımının, bir adam geri adım atmayı reddediyor, copunu kaldıran polisin gözlerine kararlılıkla bakıyor, polis kolunu indirip arkadaşlarının yanına dönüyor. “Şah halka Savak’la mollalar arasında bir tercih yapma seçeneğini bıraktı. Halk da mollaları tercih etti. Bir diktatörlüğün yıkılışıyla tüm sistemin bir rüya gibi sona ereceği yanılsamasına kapılınmamalıdır. Gerçekten de sistemin tüm maddi varlığı yok olur. Ancak, psikolojik ve toplumsal etkileri yıllarca sürer gider, hatta bilinç dışında var olan bir davranış şeklinde ayakta kalır. Aydınlar sınıfını ve kültürü tahrip eden bir diktatörlük, ardında, herhangi bir düşünce ağacının kolay kolay büyüyemeyeceği verimsiz ve çorak bir toprak bırakır.” (s. 51) Şah indirildikten sonra sokaklar yine karışıktır, birileri birilerini hedef gösterir yoksulluğu ortadan kaldırmak için, insanlar şaşırırlar, şaha karşı birlikte savaştıkları halde nasıl karşı-devrimci olabilir hedef gösterilen? Öfke bir kez patladıktan sonra yeni paramparça olur, alışılagelmişin yüzü değişir sadece. Kapuściński kontrolsüz bir devrimin -devrimin kontrollüsü, eh, nereye evrileceği az çok bilinen bir devrimi düşünelim- varacağı yeri içeriden anlatıyor, dört dörtlük.











Cevap yaz