Kolektif – Akşit Göktürk’e Saygı

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiri, “Akşit Göktürk”, “Sana yeni bir ağıt yazmayacağım, beklemesinler/ İnanmıyorum ki öldüğüne“.

Kendini anlattığı: Anadolu çocukluğu, uykulu, küçük, sapa kasabalarda. Karayazı, Demirköy, Karapınar, Reyhanlı, Saimbeyli. Beş kardeşler, ablası ve küçük kardeşiyle sıtmadan kavruluyorlar uzun süre. Taşralı bir memurun geçindirmeye çalıştığı aile, küçük sevinçlere büyük acılar, ne istense aybaşına erteleyen baba. Göktürk dokuz on yaşlarında, annesi çok genç hastalanıyor, yirmi yıl kötürüm. Baba hep düşünceli, acıya doygun ama gülümsüyor arada bir. On iki yaşında, yük kamyonlarının üstünde yolculuklardan sonra ortaokulu Antakya’da, Adana’da okuyor, lise boyunca Van. Resim yapmayı seviyor Akşit, hep okuyor, kitap dergi ne varsa. Babası emekli olunca Van’da uzun süre yaşıyorlar, çepeçevre karlı dağların koynunda. Bir gün, tahta bavullar elde, Kurtalan Ekspresi. Alışamıyor İstanbul’a, yoksulluk, yalnızlık, sonra felsefeye, dile sarılıyor, edindiği arkadaşlarıyla derin sohbetler derken, eh, hayhuya kapılıyor. Çocukluğundan beri gözlemlediği insanlarla karşılaşıyor sık sık, kendine önemli süsü veren, tepeden buyuran. “Yıllar ilerledikçe, kendilerini hem dünyayı, hem insanları düzeltmekle görevli sanan bu tür sözde önemli kişilerin, toplumumuzda tepeden tırnağa birçok kurumda işbaşında bulunduklarına tanık oluyorum. İnsanlarda en çok içtensizlik, her yeni esinti doğrultusunda fırdöndü bir değişkenlik, omurgasızlık ürkütüyor beni.” (s. 9) Her birikimi kendi çabasıyla, eşi Angela’nın yüreklendirmesi, desteğine şükür, “karınca kararınca” yazıyor, çiziyor, öğretiyor. “Kızım Deniz, öğrencilerim, çocuklarımız, sevgi içinde, erdemi, hoşgörüyü, içtenliği, açıkyürekliliği, inançla yüceltsinler isterim. İnsana saygı, her türlü yapmacığı, çıkarcılığı, ikiyüzlü buyurganlığı kovsun.” (s. 9) Göktürk’ün “gönlünde üstüne titreyerek büyüttüğü umut” bu, hakkında yazanların sıklıkla anacakları temennisi. Deniz Göktürk”ün anlattığı: yuvarlak masada karşılıklı oturuyorlar, baba Robinson Crusoe‘yu çevirirken kız bir şeyler karalıyor, ilk yazma denemeleri. Bu coşkuyu kapmış, babasının son zamanlara kadar sürdürdüğü çalışma aşkının yanında en büyük hediyesi heyecan, coşku duymak. Kızı küçükken yazmış daha, gelecekteki kızına mektup, o kadar güzel ki olduğu gibi alacağım: “‘Sevgili Deniz, Masmavi gökte süzülen küçük bir beyaz bulut, durgun yeşil bir suya inip kalkan bir martı, yapraklar arasında vızıltıyla uçan bir böcek, uykuda gülümseyen bir çocuk, bir yağmur damlası, bir ot, dere kıyısında bir kamış, bir kır çiçeği, birçok insanın üzerinde bile durmadığı küçük şeylerdir. Yaşaman boyunca bütün bu küçük güzelliklerin sana en büyük sevinç, mutluluk kaynağı olmasını dilerim. Baban.’” (s. 11) Marion Milner’ın bahsettiği yoğunluk, hüzünden kurtulma yolu tam olarak buydu Kendine Ait Bir Yaşam‘da, sezgiseldir, Göktürk o karlı dağlardan çekip çıkarmış da vermiş sırrı kızına. Gençken Büyükada’da söyleştiği bir martı var, son aylarında Berlin’deki Charlottenburg Sarayı’nın parkında elinden fındık yiyen sincaplar, güzellikleri bulmada pek mahirmiş Göktürk ki şanstır yakınları için, yetenektir zira, bileni pek kalmamıştır “şu kekre dünyada”. “Uçmaya ulaşabildin bir parça. Bize kalıyor mutsuzluğa kapılmamaya çabalamak, okumak…” (s. 11)

Göktürk hakkında neye bilgi vereyim, metinleriyle karşılaşanlar bilirler, ben yakınlarından, dostlarından, öğrencilerinden dinlemek istedim. Yazdıklarıyla ilgili hemen her şey toplanmış yarıdan sonra, Tomris Uyar’ından Cevat Çapan’ına kimler yazmamış ki. Çapan’la üniversiteden arkadaşlar zaten, dönemin önemli isimleriyle tanış, neler demişler: Mina Urgan fakülteye alıp almama konusunda düşündüklerini söylüyor zira tek kelime İngilizce bilmiyormuş Göktürk, sadece parlak zekâlı bir genç olduğunu fark ettirmiş. İyi ki almışlar, Berna Moran’a göre muhteşem bir kavrama, analiz etme yeteneği varmış Göktürk’ün, İngiliz veya Alman üniversitelerinde bir iki yıl kalıp döndükten sonra uzmanlık alanında büyük bir sıçrama yaptığını görürlermiş. “Doğrusu istenirse Akşit, bu sıçramaların ilk örneğini öğrenciliğinde sergilemişti. Van Lisesi’nden gelmiş ve yok denecek İngilizcesiyle girdiği Filoloji’den akademik kariyer yapabileceğini kanıtlamış bir genç olarak mezun olmuştu. Başladığı koşullar ve vardığı yer düşünülürse Akşit Göktürk, eşine az rastlanır bir başarı örneğidir kuşkusuz.” (s. 41)

Öğrencilik yıllarından arkadaşları: Mustafa Canpolat’a göre Dionysos kültünden gelen coşkulu savruk bir insan değil, Apollo kültünden gelen derli toplu, akılcı bir kişilik. Lise yıllarında başlıyor arkadaşlıkları, üniversitede sürüyor, Göktürk artık resim yapmıyor da İngilizcesini ilerletmek için çırpınıyor. Çekingen kişiliği yüzünden yaptıklarını göstermek istemiyor, belki bu yüzden az yazmıştır. Gerçi bu topraklarda yetişen en büyük müzisyenlerden Genco Arı’nın söylediğini hatırlıyorum, bir konu hakkında fikir belirtmek için en az otuz yıl çalışması gerektiğini ifade etmişti TSM’yle ilgili konuşmaktan çekindiğinde. Çoğu konuşandan çok daha bilgilidir, TSM’yle büyümüştür ama böyle bir duruşu var, muhtemelen Göktürk de söyleyeceğini en yoğun hale getirene kadar söylememiş, daha doğrusu yazmamıştır, bu yüzden metinleri en inceyle çekilmiş gibidir. “Bendine su tutmak” diyor Canpolat, Göktürk bendin dolduğunu hissedene dek yazmamış, gösterişe hiç yer vermemiş, hiçbir başarıya şaşırmamış. Gürel Öğüt’ün, yakın arkadaşların diğer arkadaşlardan başka bahisleri oluyor, kıymetlidir, mesela 1987’de ışın tedavisi için gittiği Berlin’den yazdığı mektubunda her şeyin birden bire olduğunu, işlerin çok hızlı geliştiğini, kendilerinin de daha alışamadıklarını söylemiş Göktürk, kısa süre sonra hayatını kaybedecek ne yazık ki. Okurlarken ortam şahane, Kumkapı’da, Kalpazankaya’da Dionysos’a övgüler düzerek ruhunu şad etmek istermiş Öğüt, gençken bir şişe şarapla Yenikapı’ya, Kumkapı’ya inip, bir paket Bafra sigarası yetiyor muymuş acaba, ramazan pidesi ve “vitray gibi ince kıyılmış” 100 gram pastırmayla ne keyif! Hah, martı olayı Güngör Dilmen’in yazısında: beş altı arkadaş adalardan birinin arka yamacına tırmanıyorlar, demek hangi ada olduğunu hatırlıyormuş Göktürk, neyse, kayaların üzerine tünemiş bir martıyla konuşmaya başlamış. “Akşit” sesleniyor, martı yanıtlıyor, sorulara cevap veriyor, tam bir diyalog. Aynı şeyi onlar da denemişler ama ses çıkmamış martıdan, kuş gibi sesler çıkaran insanlara öyle bakmıştır da Göktürk’te bir ses bulmuştur cevaba layık. Kuşun ne dediğini sormuşlar, “Sen bizdensin ama yanındaki kargalar kim diye soruyor,” demiş Göktürk, matrak. 1950’lerin sonunda Takiyettin Mengüşoğlu’nun açtırdığı Felsefe Bölümü Kitaplığı’nda vakit geçiren birkaç arkadaşlar, aralarında İoanna Kuçuradi, Turan Oflazoğlu, pek çok parlak genç. O sıralar bir klik daha var, tayfa, başta pek yakınlaşmıyorlar da sonradan kaynaşıyorlar. Onat Kutlar’ın yazısı ne güzel, tanışmalarıyla başlıyor, 1957’nin kışında yurt odalarından birinde klasik müzik dinliyor gençler, Kutlar bir gün yeni birini fark ediyor, “uzun boylu, oldukça iri kafalı, yüzünde bir hüzün ifadesi bulunan ama gene de güleç bir genç”. Utangaç bir tavırla özür diliyor, azıcık da tepeden bakıyorlar ama ısınıyorlar hemen Göktürk’e. “D.H. Lawrence’ı ya da Defoe’yu ilk okuduğumuz kitaplarıyla hangimiz daha önce keşfettik şimdi bilmemiz olanaksız. Ama bugün Türk okuru bu yazarları, çok derinlemesine, sıradan yargıların dışındaki yönleri ile tanıyorsa bunu hiç kuşkusuz Akşit Göktürk’e borçludur. İngiliz yazarları, edebiyat kavram ve kuramları, çeviri sorunları ile ilgili olarak yayımladığı yazılar, Türk düzyazı ve araştırma alanının geleceğe seçkin örnekler olarak kalacak ürünleridir. Onun bu özelliğini daha öğrencilik yıllarında tanımış, hayranlık duymuş dostlarından biri olmanın onurunu taşıyorum.” (s. 25)

Memet Fuat’ın, Eray Canberk’in, Berke Vardar’ın ve diğerlerinin anıları, yani bir arkadaş bu kadar güzel anılır. Daha öğrenciyken Döşeğimde Ölürken‘i çevirmeye başlayan Murat Belge’yi Memet Fuat’a Akşit Göktürk’ün önerdiğini söyleyip bitireyim, sahaflardan bulunabilecek bu kitabı şiddetle tavsiye edeyim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!