Paul Magdalino – Ortaçağda İstanbul: Altıncı ve On Üçüncü Yüzyıllar Arasında Konstantinopolis’in Kentsel Gelişimi

Magdalino araştırmacılarla öğrencilerin yanında Bizantion’u merak eden şehir sakinlerinin kitaptan istifade etmesini ümit ediyor. İstifade ediyoruz, ettim şahsen, evime on dakika mesafedeki Satyros Manastırı’nın hangi saiklerle, kimler tarafından kurulup kollandığını öğrendim, sonra vakanüvislerin Bizans Rönesansı, Makedon Rönesansı fişeklemesiyle neleri yazıp neleri yazmadıklarını, yazmayı tercih etmediklerini, bu tercihin siyasi veya kültürel olup olmadığını falan, Cenevizlilerin, Venediklilerin, bilmem ne milletin nerelere yerleştirilmesiyle nerelerin değiştiğini, su kanallarının değişimlerdeki etkilerini, askerî ve ticari önceliklerle limanların nasıl yer değiştirdiğini, imparatorların uçkurlarının keyfine bazı yerleri nasıl dört başı mamur kıldıklarını, başka imparatorların Hıristiyanlık namına yapıları ne derecede restore ettiklerini filan, çoğu şeyi belledim ama ayrıntılardan başım döndü, not çıkara çıkara ilerledim. Popüler tarih kitabı olduğunu düşünenler yanılırlar, ilgisi yok, “Ulan şu memlekette neler olmuş, dur bir bakayım,” diyen meraklı okurun bir noktada yılıp kitabı elinden bırakması işten değil. Tam bir tarih dersi, yedi göbek akademik metin, zorlayacaktır. Dönemin sosyal yapısının getirdiği bir dünya kavram var, araziler hibe ediliyor, şartlarla veriliyor, hazine arazisi olarak değerlendiriliyor, ayrı kavramlar, bunun yanında imparatorların paganik kalıtları, Roma zamanının yapılarını işlev değişikliğine uğratarak yeni bir idari, sosyal ve mimari yönelime uyarlamaları derken kafalar gidiyor. Magdalino bu kitabı Paris’te verdiği iki dersi genişleterek oluşturmuş, amatör olarak ilgilendiğim için bana doktora dersi. Üç beş anladık yine bir şey, bakalım. “Hem Bizantion’u, hem de İstanbul’u bilenler için bu kitap toprağın altında yatan yok olmuş bir kentin, geriye kalmış birkaç dağınık harabe yüzünden kaybı daha da acı verici hale gelen kayıp bir dünyanın keşfidir.” (s. 11) Camiye dönüştürülen kiliseler korunmuş, geri kalanının önemli bir kısmı yok olmuş, gecikmiş koruma önlemleri geleneksel semtlerde bile kentsel dokunun silinmesine engel olamamış, kısacası modern İstanbul’un derisinin altında kalmış korunanlar: yeraltı sarnıçları, Bizans temelleri üzerinde yükselen yapılar. Şurada anlatılıyor suyla ilgili yapılar, önemli bir kısmı kentin dışındadır ama neyin ne kadar korunduğu, tarih boyunca ne badireler atlattığı mevcut. Bir de, hani şu çok meşhur fotoğraflar vardı, en altta Roma temeli, sonra Bizans, sonra Osmanlı ve en üstte de Cumhuriyet zamanında yapılan restorasyonların, çıkılan katların izleri. Yakın zamanlara kadar kullanılan, belki kullanılmaya devam eden yapılar en uzun ömürlüleri. Osmanlı ve Cumhuriyet’in topografyası da Bizans’ın kentsel gelişimine çok şey borçlu zira Sirkeci, Eminönü, Tahtakale erken dönem Bizans’ında oluşurken 1261’de Cenevizlilere Pera’nın verilmesi o bölgeyi ticaret merkezi haline getirmiş, diğer yanda büyük yangınlara baktığımızda hep aynı bölgelerin kül olduğunu görüyoruz, eski kentle yeni kentin yerleşim bölgeleri pek değişmemiş. Ayrışma Osmanlıların yapıları ve kurumları devam ettirmemesiyle ortaya çıkıyor, kentin tepelerini camilerle donatmanın bir benzeri Bizans’ta yok, ayrıca Bizanslıların kentlerinden ve imparatorluklarından gurur duymalarını sağlayan büyük antik kamusal anıtlara sultanlarca pek değer verilmemiş. Kamuya yaklaşım farklılığı diyebiliriz, birinde “tebaa”dır, ayrı bir tartışma konusu. Hâlâ önsözden çıkamadım bu arada, bitiriyorum, Magdalino en çok işe yarayan imparatorluk kayıtlarının, kent ve kilise yönetimlerine ait kayıtların neredeyse tümüyle yok olduğunu, az miktardaki belgenin Batı Avrupa ve Yunanistan’da korunduğunu söylüyor: tarihler, vakayinameler, konuşmalar, mektuplar, epigramlar ve azizlerin yaşamları. Tabii bunların yazarlarının hangi niyetle yazdıkları da önemli ki birinin var olduğunu söylediği önemli bir yapıdan diğeri hiç bahsetmiyor veya başka bir yapının adını veriyor çünkü imparatorun teki gelip o yapıyı şöyle bir çalkalamış, manastıra veya başka bir şeye dönüştürmüş, oluyor böyle şeyler. Gezginler pek araştırmayabiliyorlar mesela, gördüklerini yazıp geçiyorlar da yapının tarihine eğilmiyorlar, işler karışıyor bu durumda. Çapraz okumalar yaparak varıyor sonuçlara Magdalino, farklı zamanların metinlerinden çıkardıkları heyecan verici. Benim için heyecan verici en azından, dönemin insanının kent algısını hep merak etmişimdir. “Belki bu biraz beylik bir gözlem olabilir, ama klasik kentsel yaşam ile ortaçağ Hıristiyanlığı arasındaki çatışmaya vurgu yapan yakın tarihli araştırmaların ışığında dile getirmeye değer. Bu çatışmanın gerçekliği ve bir değişime yol açtığı doğrudur; ama ideoloji ve söylemde ne kadar kesin olursa, Theodosios ve İustinianos’un pagan çağdaşlarınca ne kadar şiddetli hissedilmiş olursa olsun, Ortaçağ Bizansı’nda mevcut değildi, zira artık pagan tapınaklar, hamamlar ve tiyatrolar yoktu. Ortalama veya eğitimli dokuzuncu yüzyıl Bizanslısının gözünde, hem zafer sütunları hem de şehitlerin kiliseleri aynı derecede Constantinus’a uzanan ortak bir geçmişin parçalarıydı. Buna döneceğiz; ama şu an için sokaktaki Bizanslımızın, çevresindeki kentsel ortamdaki kesintilerin veya yeni bir düzenin pek farkında olmayacağını göz önünde bulundurmak istiyorum. Tıpkı Eski Roma gibi, Yeni Roma’nın da ortaçağ kenti özelliği kazanırken esas olarak Romalı kaldığı söylenebilir.” (s. 17) Bizanslı vakanüvislerin yanında Arapların, özellikle Harun ibn Yahya’nın, adsız İngiliz hacısının ve Novvgorodlu Anton başta olmak üzere pek çok yazarın metinleri önemlidir kentin dokusunun belirmesinde, farklı bakışların kesişmesi daha net bir görüntü sağlar zira Bizanslılar sadece Bizans’ta okunması için yazmışlardır, dışarlıklılar başka türlü. Tabii ikonoklastikliğin yenilgisinden sonra yazılan herhangi bir metne temkinli yaklaşmak gerekiyor ama sağlamasını başka metinlerle yapmak mümkün. İkonoklastiklik nedir, ne olmuş da yenilmiştir, bunun dipnotu mipnotu olmadığından açıp bakacaksınız artık ne olduğuna. Doktora dersi diyorum.

Birinci bölüm “Erken Dönem Hıristiyan Megalopolisinin Hayatta Kalışı”. Onuncu yüzyılda ölüler kent surlarının içinde toprağa veriliyor, yedinci yüzyılda düşünülemeyecek bir şey. İnsanlar tiyatroya veya büyük hamamlara gitmiyorlar, su kaynakları harap durumda. Hamamcıklar yapılıyor, gidebilen gidecek. Roma amfiteatrı Kynegion idam alanına dönüşmüş, büyük meydanlardan bazıları canlı hayvan pazarı olarak kullanılıyor. Anıtsal heykellerin kökeni bilinmiyor, batıl inançla karışık bir kuşkuyla bakılıyor bunlara. Özetle Roma’nın kurumları ortadan kalkmış, mesela hukuki ve idari birimler Büyük Saray’ın ucundaki ofislere aktarılmış, kent küçülmeye gidip çok parçalı bir yapıya kavuşmuş diyebiliriz. Nüfusun azaldığını kente gelen tahılın azalmasından anlıyoruz, bunda vebadan çok savaşların ve toprak kaybının etkisi büyük Magdalino’ya göre. Limanların yeri değişiyor, fırınlar nüfusun azalmasının kanıtı olarak belli bir bölgede toplanıyor, Modion adındaki gizemli anıt bir tahıl ambarının yanına yapılmış ama veriler o kadar karışık ki bunun tahıl tartmaya yarayan bir aygıt olduğundan başka kesin bir bilgi yok. Misal diye bir alıntıyla bitirip derin bir nefes vereceğim, can çekişmem sona erdi. “Zorluk bu binaların, özellikle de Lamia, Artopoleia’nın fırınları, İulianus Limanı ve imparatoriçe Eirene tarafından inşa edilen diğer fırınların arasındaki ilişkinin ne olduğunu öğrenmektir. Lamia tahıl ambarı Theodosios Limanı’nın hemen yanında olduğuna göre, onuncu yüzyılda tahıl nasıl taşınıyordu? İulianus Limanı’ndan katırla mı taşınıyordu; yoksa Theodosios Limanı’nın hâlâ bir derece kullanılabilir olduğunu söyleyebilir miyiz? Tahıl nerede öğütülüyordu? Kaynaklar bu bölgede değirmenlerden bahsetmiyor. İmparatoriçe Eirene’nin fırınlarında pişen ekmeğe ne oluyordu? Artopoleia’da satılıyor muydu yoksa yoksullara mı veriliyordu? Eirene’nin hayırsever olduğu bilindiğinden bu ikincisi daha çekici geliyor. Bu fırınların onuncu yüzyılda Romanos Lekapenos’un eline geçen Myrelaion adlı lüks bir evin çok yakınlarında olduğunu anımsamak da yararlı olur. İmparator olduğunda, bu evi büyük bir dini kuruluşa dönüştürdü.” (s. 33) Romanos vasiyetinde günde 30 bin somun ekmek dağıttığını hayal etmiş mezarında, dağıtmış, sonra o fırınların bir kısmı başka kişilerin amaçları için kullanılmış derken kim bilir ne olmuştur. Fırınlarımızı koruyalım.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!