Punk be kardeşim. Bodoslamadan. Anlıyorsun Değil mi? söylemle eylem arasındaki uyuşmazlıkla birlikte daha pek çok şeye dokunuyordu, örneğin hakaretin alçaltıcı bir şey olmaktan çıktığını gösterdi, mazoşist damardan değil de iletişme arzusundan, iletişememenin de bir tür iletişim olduğunu gösterdi, yanlış anlamalardan doğruca amaca varmayı. Yıllar oldu okuyalı, eminim çok uzaklaşmış olamaz ama bulup da somut örnek çıkaramayacağım, sadece yakınlarımda olduğunu hissediyorum o öykülerin. İyi öyküler yakınlarda bir yerlerde olunca, bilirsiniz, faziletle dolar insan, ne kadar da güzel öykülerce sarıldığını düşünüp mutlu olur. Blatnik’in öyküleri öyleydi, Arzu Yasası‘ndakiler yine öyle. Müziğin etkisi nedir, bam güm öykücülüğü fişeklemesidir herhalde, verse, bridge, chorus, The Beatles matematiği işlemiyor, solo orkestra halinde ilerliyor hikâye. Ustalara saygı kuşağında Joyce için ayrı bir öykü var da ilk öykü, “Sözünü Ettiklerimiz” Carver’a göz kırpmaca. Yüksek tempo, başla: Amerikan Kültür Merkezi’nde karşılaşmışlar ilk, anlatıcı tam bir davar gibi yaklaşıp kadın edebiyatının ne yapacağını bilmeyen aptal karakterlerle dolu olduğunu söylemiş, kadın o an parçalamadıysa konuşanın nice kadın edebiyatı -ne demekse- metnini çevirdiğini bildiğinden. Amerikan Kültür Merkezi geçiyorsa bir öyküde, mutlaka kültür çatışması pörtleyecektir, Hemon’da da vardı aynı şey. Kötü başlangıç, yine de kahve içmeye engel değil. Ödünç aldığı kitabı kütüphaneye bırakıyor anlatıcı, yola çıkacaklar da kendi kahvesini ödeyeceğini söylüyor kadın. Tamam çünkü feminist teori, kadın edebiyatı, bilmem ne. İri gözleri var kadının, anlatıcı için olmazsa olmaz ama evde bir tane daha var “aynı modelden”, açık ilişki yaşadığı sevgilisi, sırf kahve içmek yeterli olabilir. Ya da sevişebilirler. Sırf muhabbet etseler de olur. Ama: “Peki, tut ki kitap gerçekten yemdi, bu kızla oturup neden söz edebilirdim? (O günlerde yazdığım bir hikâyedeki yan konulardan biri de buydu; insanlar nelerden söz ederler?) Üzülerek belirtmeliyim ki, hayatın gerçekleri ile, ya da adı her neyse onlarla nadiren yüz yüze gelirim. Görüştüğüm kişilerin hepsi benim gibidir. Bizler sinemaya gideriz. Kitap okuruz. Müzik dinleriz. Kimseye zararımız dokunmaz, ama, nasıl desem, gerçek hayatın içine girmeyiz.” (s. 14) Gerçek bir ilişki de yok, tabii ilişkinin doğasındaki gerçekliğin çağrıştırdıkları tartışmaya her zaman açıktır ama mutabakat sağlanmışsa taraflar arasında, yani bu kadın normalde evine götürmeyecek adamı ama götürüyor, adam aslında gitmeyecek ama gidiyor, patavatsızlık yaptığı zaman kadın anlayışla karşılıyor ama biraz, cevabı yapıştırıyor, sürekli bir gerilim ve rahatlama döngüsü. Sokak serserileri sataştığı zaman sopa da yiyor bizimki, kızın gözünde kahraman olmasına rağmen her kahraman seksle ödüllendirilmez. Ki evinde onca telefon var kadının, anlatıcı telekız olduğunu düşünüyor, aslında sadece hikâye dinliyormuş. İnsanların anlattıkları hikâyeler. Kendi hikâyesini anlatacağı biriyle karşılaşana kadar. Anlatıcı o telefonlardan birini arayıp ulaşır kadına, sonra ulaşamaz çünkü ilk ve son randevuları bittikten sonra kadın ortadan kaybolur. Dinlediklerinin bazılarının takıntılı olduğundan bahsetmişti, yer değiştiriyormuş bu yüzden, hikâyesini anlattığı için kaybolmuyor. Belki de o yüzden kayboluyor, anlatmaya direndi sonuçta. Anlatılmayan hikâyenin öyküsü “Yanında”, yine aynı tarifeden. Anlatıcı her zamanki otele girer girmez evi arar, oğluyla konuşur, eşinin tatsızlığını anlar ama açıklamaz zira öyle bir konumu yoktur okura karşı, Blatnik boca etmez, olayları arka arkaya dizer sadece, diyaloglardan kapabildiğimizi kaparız. Çocuğun Godzilla muhabbeti anlamlıdır zira Godzilla’nın yumurtasından çıkan yavruya kim bakacaktır, baba ikide bir gidiyorsa uzaklara, anne somurtarak yaşıyorsa ne olacaktır oğlan, film üzerinden aslında kendi durumunu sorgular. Kendi anlamaz, anlatıcı anlar, merak etmemesini söyler çocuğa, elbet dönecektir. MTV’de güzel oğlanlarla kızlar dans ederler, CNN’de küçük çatışmalar, telefonda oğlanın gözyaşları. Sahne değişir, bu kez kafedeyiz, Ema yine başarısız ilişkilerinden birini anlatıyor. Eski bir arkadaş, uzun zamandır aynı çemberi döndürüyor, her seferinde de şaşırıyor yaşadıklarına. Erkekler, anlamıyor Ema, evini arayıp sessiz kalan bir veya birkaç erkek var bari. Yeni moda, bir tür yakınlık. Anlatıcı kalkıp gitmek istediğinde tutuluyor Ema, sonuçta bir kişi daha sevmesin, ne çıkar, oysa anlatıcı seviyor, da, Ema’yla buluşmak ve düzenli olarak evden kaçıp otellere sığınmak başka bir şeyi gösteriyor. Neyi gösteriyor? Otel odasına bir telefon, lobiden bir kadın arıyor, birlikte iyi vakit geçirebilirler. Hayır, geçiremezler. “O biçim erkek”, anlamış kadın, kapıyor telefonu. Lobide bir adam, anlatıcının dibine girip dandik hikâyesini anlatıyor. Hayır, tuvalete beraber gitmeyecekler. Barmen çıkışıyor bu kez, o biçim erkekliğe orada yer yok, siktirip gidip başka bir yerde gömüşebilir. Oğlan yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyor o kez, tam bunların üzerine, annesinin dediğine göre babasına yardım etmeli. Öyle mi, Ema’ya telefon edenin anlatıcı olduğu ortaya çıkana kadar öyle düşünmeyebiliriz, tartaklanmaktan kıl payı kurtulduğunda bile davar insanlara rast geldiğini düşünürüz sadece. Gerçi Ema olayı yardıma ihtiyacı olduğunu gösterir mi, sadece düşünceli, belki azıcık fazla düşünceli olduğunu gösterir belki. Ema’yı görmek için mi orada, eski dostuna iyilik için? Ortadayız, yine de karar vermek zorunda değiliz tabii. Öykülerin ortada bırakmadığı olur, her şey hesaplı kitaplıdır öyküde, işaretleri takip etmemiz yeterlidir. Sıkıcı. Blatnik’in öyküleri iyidir, çünkü, yukarıda dedim, Opeth şarkısı gibi yüz iki riff vardır kısacığında bile. Ve o ne öyküdür yahu, “İnce Kırmızı Çizgi”, bazı öykülerin eşi vardır da bu öykünün yoktur kitapta. Ayemhir’e, köye varmıştır Hunter, Reis’e tuz torbasını uzatır. İyi niyet. Reis çantasına el attığındaysa bileğinden kavrayıverir adamı, oysa yanlıştır, insana güvenmeyecekse mücadelesinin ne anlamı var? Onca bombalamanın, eylemin, saldırının? Devrim olmak istiyorsa eli hareket ettiren refleksi de geride bırakmak zorunda. Swahili dilini bilen biri geldiğinde -İngilizceyi de bilir elbet- iletişim kurulur: yağmur yok uzun zamandır, öyle durumlarda Reis karnını deşip kanını akıtarak toprağı besler, yağmura yol gösterir. Fakat, işte, başka bir ritüel daha vardır, köye bir yabancı geldiğinde sıra ondadır zira kutla birlikte gelmiştir oraya, Reis’in görevini devralır. “Çoğunluğun kaderini değiştiremiyorsan paylaşman gerekir.” Hücre toplantılarında lider Cherin’in intihar saldırılarını destekleyecek argümanlarından birine benziyor, pratikte de uygulanabilir, insanlık için bir şey yapması gerekmez mi Hunter’ın? Karşı koyacak mı? “Benim yerimde olup halkla böylesine bütünleşmek için neler vermezdi Cherin, diye düşündü Hunter ve kendini tutamadı, gülmeye başladı. Neşesi savaşçıları keyiflendirdi. Önünde diz çöküp tozun toprağın içinde yuvarlandılar. Uzaklardan yaklaşan tamtam sesleri ve ritmik haykırışlar duyuluyordu.” (s. 85) Devamı kalabilir, bu gerilim yeter. Müzikle ilgili öykülerden birine değinip bitireyim, savaştan dönen oğluna elektrogitar alır Marta, oğlunun içini tekrar ortaya çıkarmaya çalışır, boş kabuktan başka bir şey değildir oğlan. Ne dehşetlerle karşılaşmıştır, belki beyinleri dağıtmıştır, hiç bahsetmez de elektrogitarına abanır. Hendrix usulü Star-Spangled Banner ama bir nota eksik, hep o nota eksik, oralarda bir yerde geziniyor o nota, oğlanın parmaklarının ucunda, elbet ortaya çıkacak ve millî marş ucubeye çevrilecek ki akıl sağlığına kavuşsun oğlan.
Dört dörtlük öyküler, okunsun. Hatta Blatnik’in kitapları basılsın yine. Jančar daha fazla okunsun falan, güzel olurdu.











Cevap yaz