“Moskova’nın binlerce verst veya binlerce mil veyahut binlerce kilometre doğusu”, neresi burası, Yanka nehir kenarında takıldığına göre Krasnoyarsk? SSCB çatırdıyor, Batı sızıyor çatlaklardan, milidir kilometresidir daha ilk cümleden besbelli. David Bowie girmiş çoktan, çalınıp söylense sorun çıkmıyor mu, herhalde çıkmıyor ki dinliyor Yanka, gitarıyla çalıp söylemiştir de. The Beatles’ın şarkıları röntgen filmleriyle mi sokuluyordu ülkeye, bir şekilde sokuluyor. Üstelik Moskova’nın katılığı, en azından kültürel baskısı merkezden uzakta hissedilmiyor, ermiyor oraya. Öyle, II. Abdülhamid’in kitap basımıyla ilgili düzenlemelerinin İzmir’e pek uğramaması gibi, Erkan Serçe anlatıyordu. Yılgınlık üç kuşağa da yayılmış, sıradan dikiz: gece vardiyasının ortasında Chopin’in “Cenaze Marşı” radyodan yayılınca, işte, kodamanlardan biri daha ölmüş ama kimsenin umurunda değil artık, yerine hemen biri getirilecek zaten. Sovyetler Birliği’nin her zamankinden daha fazla ışığa ihtiyacı olduğunu düşünüyor Yanka, sigarasını söndürüyor, azıcık da olsa ışık tutmayacak. Komünalkada kendine ait bir odaya ihtiyacı var, paylaşımlı evin odalarından birini ele geçiremez çünkü birbirinden ilginç insanlarla yaşamak zorunda. Devlet politikası. Şarkılarını nerede çalacak, nerede yalnız kalabilir, küçük çocuğu Kroşka’yı gönlünce sevmek için bile mekân yok. Poladjan duyguyu yoğunlaştırmıyor, anlatıcıyı bekçi kılmıyor karakterlerin peşinde, gözlemci olarak tutuyor ki iyidir, o soğuğun ortasında duygular da donuktur, uzaktan izlemekle birlikte anlık bütünleşmeler, ölçeği dank diye küçültmece, tuhaf odaklanmalar tabii, örneğin evin bölümünde yaşayan Karis’lerin ocağın üzerindeki kuşbaşı etle dolu tencerelerinden aristokratik kökenlerini açığa vuran apartmana usulca zıplar anlatı, altı kiracının yoksulluğuyla kontrast oluşmasını sağlar. Üslup sağlam, hikâyeyle uyumlu, üç kadının -Kroşka’yı dördüncü karakter olarak düşünebiliriz, karakterlik ehliyetini hikâyeyi çektiği yerde bulabiliriz- bir günü seyirlik. Yanka’yı, diyorduk, Pavel ve Andrey’le geçirdiği gecenin büyüsünü unutmama herhalde, hatırlarım bu romanın bahsi geçerse. Geçmez, çok az insanla edebiyat hakkında konuşuyorum bir, konuştuğum çok az insanın bu romanı okuyacağını sanmıyorum iki. Diğer arkadaşlarıyla birlikte sabahlıyorlar su kenarında, şişeler boşalıyor, yenileri geliyor, ateş yakıyorlar, suya girip çıkıyorlar, Andrey şarkı söylüyor, Pavel onun elini tutuyor, devriliyorlar, Yanka aralarına “karışıyor”, yerde üçlü devinim, bir kolu bir bacaktan ayırmak mümkün değil, kimin kolunu kimin bacağından ayırmak da, Sense8‘inkileri andıran bir sahne. Yanka hamile kaldığında bebeği doğuracağını söylüyor, diğer ikisi yardımcı olacaklar, üniversite öğrencileri ne kadar yardım edebilirlerse. Babanın kim olduğunu öğrenmek istemiyor Yanka, kendisidir, hem annesiyle anneannesi varken erkeğin birine bel bağlamak ne saçmalık. Kızgın olabilirdi, değil, o huzuru idrak ettikten sonra geleceği beklemekten başka bir şey yapmıyor. Babası Boris’in Sibirya’ya, cehennemin dibine gitmesi pek aydınlatılmıyor, ülkenin karanlığı oraya da sirayet etmiş, adamın “öyle bir yaşamı sürdüremeyeceği”ni söyleyip arazi olduğunu öğreniyoruz bir. Anneanne Varvara anlıyor ama kızıyor da, bir kez olsun kızına mektup yazmaz mı insan? Mariya eşinin taygaya kaçtığını söylüyor, Yanka babasını özlemekten geçmiş, sıkıştırılmış bir hayatı paylaşıyorlar iyi kötü. Varvara’nın evlerine gelmek zorunda kalması, eh, yapacak bir şey yok, rejim düşmanı ilan edilen eşinin ölümüyle evi de elinden alınınca kızının yanına taşınması şart. Boris kapana kısılmış gibi hissetmiştir herhalde, zaten zor sığdıkları eve bir de kaynana gelince komşuların kapısını çalıyor uyumak için, küvete yattığı oluyor, sonra tayga. Değinmeden geçemem, Varvara’nın eşinin öldüğünü haber aldığı sahneyi Hereditary‘deki sahneye çok benzettim, insan gerçekten görmediği müddetçe facianın yaşanmadığını sanıp sahte bir huzuru sürdürmeye çalışıyor ama filmde kız kardeş kafasını elektrik direğine çarpmıştır, abi dikiz aynasından bakamaz arkaya, sadece iyi olduklarını mırıldanıp odasına geçer, sabah işiteceği çığlıkları bekler saatlerce. Varvara’ysa komşusunun verdiği habere elbet inanır ama inip de bakmaz aşağıda cansız yatan eşine, gündelik işlerini yapmaya devam eder. Er geç değişecektir dünyası, neden ânı dondurmaya çalışmasın ki? Suikast mı, kimse bilemez, hemen evi boşaltması gerektiği söylenir sadece. Muhteşem üçlü toplanır, zaman zaman didişirler, Varvara torununu Kroşka’ya annelik yapmadığı için eleştirir ama birbirlerini anlarlar sonuçta. Bir şeyin sonu yakındır, mucizeyi bekledikleri gibi gördüklerinde tanıyacaklardır hemen, bundan güç alırlar. Birbirlerinden de, anlaşamazlar ama birlikte yaşama kültürünü edinmişlerdir, yaşarlar. Yanka aralarında en zorlananı, üçüncü kuşağın itaatinin dayanıksız olduğunu görüyoruz. Hikâye zayıflamış, ideal dağılıp gitmiş, ormanlar bir tek Turgenyev’in romanlarında kalmış mesela, binalar her yeri kuşatmış da bunaltmış gençleri, Yanka’yla birlikte diğerleri de direnmek zorundalar bu koşullara. “Yanka nelerin önemsiz olduğuna dair bir sezgi geliştirmişti. Mesai arkadaşlarının molada toplaşıp çene çaldıkları, bir sigara içmek için yanlarına gittiğinde konuyu değiştirip manalı manalı bakıştıkları geldi aklına. Konu neydi acaba? Önemi yoktu. İş arkadaşları umurunda değildi. Fabrika umurunda değildi. Tüy gibi hafif olabiliyordu o, hüzünlenebiliyordu, aptal ve mutlu olabiliyordu. Nasıl biri olabileceğini, olmak istediğini ya da dünyanın onun nasıl biri olmasını istediğini kendine sorup durmayı da bırakabilirdi, nihayet bırakabilirdi. Faydalı biri miydi, yoksa dünya onsuz da idare edebilir miydi?” (s. 21) Bir sürü ağız öpsün, insanlar şarkılarını dinlesin, başka bir şey istemiyor, akşamki konseri heyecanla bekliyor bu sebeple. B.G. bile Leningrad’dan gelmiş onu dinlemek için, belki Moskova’ya birlikte gidecekler, KGB’nin gözleri önündeki konserlerde çalacaklar. Stratocaster sokmuşlar ülkeye, çatlaktır. Varvara, Mariya, hepsi heyecanla bekliyorlar. Onlara da bakalım, Mariya’nın komşu Matvey’le ilişkisi olmalı, hâlâ genç ve güzel olan kızının yalnız kalmasını kabullenemiyor Varvara, yeterince yas tuttular. Bir müzede çalışıyor Mariya, kurumların ne ölçüde çürüdüğünün göstergesi olarak iş hayatı. Müdürünün akıl hastalığının kurum üzerinde yıkıcı etkisi var ama toparlamayı öğrenmiş Mariya, adam gelip herkese izin verdiğini söylediğinde elbette gitmeyeceklerini söylüyor gülerek, arkadaşlarını işlerinin başında tutuyor. Birileri pipili çüklü resimler yapıp bırakıyorlar oraya buraya, müdürün işi bile olabilir, kim bilir? Müzede çükler, modern sanat, dünya değişiyor işte. Varvara ebe, hastaneye gittiğinde seri üretime geçiyor, doğurttuğu kadınların biri gidip biri geliyor. Hemşirelerin umurunda değil pek, düşününce ne kadar “umur” dedim, hikâyeden koskoca bir umursamazlık pörtlüyor. Doktorlar da hemşirelerden hallice, kadınları teskin etmek Varvara’ya düşüyor. Kroşka’yı hangisi götürüyordu kreşe, öğretmen bir daha geç getirmemelerini, sırada bekleyen onca çocuk olduğunu söylüyor da bir patik, çorap, her neyse, minnetle kabul edip görmezden geliyor gecikmeleri, ne olsun. Dönüş matrak, ya Mariya ya Varvara alacaktı Kroşka’yı ama ikisi de unutuyorlar kimin alacağını, panikliyorlar, Yanka koşup Matvey’den yardım istiyor en sonunda. Hikâyedeki en ilginç karakter Matvey, ayrı bir yazıyı hak ediyor, evindeki sayısız kutucuğa tıktığı hayatlar ve uğradığı haksızlıklarla dolu geçmiş ilginç. Huysuz ihtiyar modundan çıkıp çocuğu almaya gitmesi, evet, geleceğin çok yakında olduğunu gösteriyor aslında, bütün tuhaflıklar büyük bir değişimin habercisi. Kroşka’nın “çıkan kolu” değil de evin tavanındaki koca delik, oradan kim baksa kendi yaşamından bir manzara görüyor gökyüzünde. Konser vakti gelsin, Yanka bir türlü çıkmasın odasından, sonra apartmanın sallanmasıyla kaçışsın herkes. Muhteşem final. Tadilat mı, yıkım mı, hiçbir şey belli değil, sadece Yanka’nın gördüğü güzel manzara kalıyor geride. Sürprizleri bozmadan bitiriyorum, tavsiye ediyorum bu romanı.











Cevap yaz