Cümleyi tamamlarız, yıllar geçer, cümlenin gerçekten de tamamladığımıza yakın biçimde tamamlandığını görürüz. Bu sevincin bir adı vardır kesin. “Denizleri hep sevdim ben, suları hep sevdim; seni denizler, sular gibi sevdim; sular ne güzelse seni öyle sevdim.” (s. 125) Günlüklerinde mi, bir yerde bahsediyordu Öz, yıllar önce başladığı öyküleri bitirecek, yayımlayacaktı. Kırk yıldan sonra tamamlanan öyküler bir yana, diğerleri anılardan öyküdür, yine değiniyordu bir yerlerde, arayıp bulamayacağım çünkü yığınların neresine koyduğumu bilmiyorum kitapları. Neyse, 12 Mart döneminden öykülere bakalım, “Kardır Yağan Üstümüze” bir şiirin yıllar sonra özgür kalmasıdır, sıkı öyküdür. Anlatıcının hücresinden manzaralar: nöbetçi er elindeki copla tıngır tıngır dolanıyor koridorda, bütün hücreler koridora bakıyor, gündüzleri yatağın üzerine oturmak yasak çünkü henüz tutuklanmamış anlatıcı. Tutuklansa daha iyi, ne halt olduğunu anlayan gardiyanların tavrı değişecek bari, haklarına kavuşacak. Bot sesleri yaklaşınca yataktan kalkıyor, uzaklaşınca yatış, gazete vermiyorlar çünkü tutuklanıncaya kadar her şey yasak, soru sormak da. Yatak kötü, topaklar düzelmiyor bir türlü, kantinden ne istiyorsa yazdırıyor da çayı öyle içebiliyor. Ulan memleketi onlar mı düzeltecek, arkada kalanları hiç mi düşünmüyorlar lan, diğer koğuşlarda haykırılanlar anlatıcı için de, nöbetçilerin hiçbiriyle göz göze gelmemeye çalışıyor. Kurşun kalem, kâğıt? Daha tutuklanmadan ne istiyor ki, çavuş bağır çağır üstüne yürüyor anlatıcının, korkuttuğunu anlayınca uzaklaşıyor. Normalde öyle bir öfke patlaması olmazmış, diğer koğuşlardan duyan olduğu için kâğıtla kalemi. Gece vakti Çorumlu çavuş geliyor sessizce, getiriyor anlatıcının istediklerini, başka şeyler de isterse söylemesi yeter. Kırar insanı böyle şeyler, askerliğin ikinci gününde telefonum herkesin içinde yere düşmüştü de üst devreden biri tepeme binecekti neredeyse, hışımla almıştı elimden telefonu, yarım saat sonra kuytuda telefonu geri verip dikkatli olmamı söylemişti. Evet. Şiire gelelim, anlatıcı üniversitede bir sürü kopya hazırlarmış da hiçbirine bakmazmış sonra, bir kez yeltenmiş, şarıl şarıl boşalmaya başlamış sınavın ortasında. Aklına gelen şiirleri yazıyor hücrede, Necatigil’inden Ece Ayhan’ına o kâğıtlarda artık, bir tek Dıranas’ın “Kar”ının o dizesi kayıp. Hücrede bir ay, Ali Elverdi’nin başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi iki dakikada tutukluyor anlatıcıyı. Günler, günler, sonra ansızın serbest bırakıyorlar, Mamak’ın tepelerinden birinde yalnız başına anlatıcı, kimseye haber de vermediğinden. O an, nihayet hatırlıyor şiiri, “Kar” da bütünüyle özgür artık. Öykülerini yazdığı sıra Şile’de Öz, ilgisi yok ama mezarı da orada, yaşamına dönüp bakmak için çok sakin, huzurlu anlardır, yazarkenki huzursuzluğunu merak ettim. Araya kedileri katarak geçmişin getirdiği azıcık huzursuzluğu dindirmeye mi çalışmıştır? “Kediler” bahçedeki bir dünya kediyi gözlemleyen anlatıcının şaşkınlığı. Dişinin etrafında çember halinde bekliyor kediler, hareket eden olursa kafasına iki pati, bozmuyorlar bekleyişi. Havada saksağanlar, anne mutfakta yemek yapıyor, anlatıcı gözlemlemeye devam ediyor: kedi kalıntısı var dallardan birinde, öyle asılı kalmış gibi duruyor, çok yaşlı. Sonra bir hengame, bütün kediler üst üste, yumak, karmaşa, üst üste çıkıyorlar, hepsi bir diğerinin ensesini ısırıp işi halletmeye çalışıyor ama o kule çok dayanmaz, yıkılıyor, anlatıcı bakıyor ki kedi kalıntısı dişinin üzerinde, diğerleri saygıyla izliyorlar, öğreniyorlar mevzunun nasıl olması gerektiğini. Hiyerarşi ortaya çıkıyor, bir sonraki öykünün her katmanında görünecek, Öz’ün karakterlerinin yaşam evrelerindeki temsillerinin birleşiminden çattığı öykülerine iyi bir örnek. “Unutulmaz Bir Atlı” askerlik zamanlarından kurulmuş bir öykü, mektuplarının önemli bir kısmında okuruz Öz’ün askerlik izlenimlerini. Atlılardan bir hikâye doğacak bu kez, daha doğrusu kasabanın sokaklarında lâk lâk lâk dolanan teğmenden. Çok havalı, adeta bir tanrı gibi dolanıyor genç teğmen, çocuklara selam çakınca büyü tamamlanıyor, anlatıcı da bir gün o atlı gibi olmak istiyor. Yıllar sonra Doğu’nun bir ilçesine yedek subay olarak gidecek, de, tankçı, atlardan başka hemen hiçbir şeyin olmadığı bir yerde ne yapacak? Binbaşı çağırıyor bir gün, atlar Güneydoğu’ya götürülecek ama önce koşturulmaları lazım biraz, hamlamışlar. Anlatıcı atlara dair hiçbir şey bilmediğini söyleyince erlerin, çavuşların, astsubayların yardımcı olacaklarını söylüyor binbaşı, gerçekten ertesi gün atlara binenler sıralanıyorlar, anlatıcı onlara orta karar bir konuşma yapıyor, kızıl atına ikinci denemede zar zor binebiliyor. Korktuğu gibi değil, hatta çocukluğundaki teğmenin yerinde kendini görüyor artık. Hikâyenin yön değiştirmesi usta işi, askerler atları dörtnala kaldırınca at şahlanıyor, bir koşmaya başlıyor ki ödü kopuyor anlatıcının, yine geçmişe dönüyor, bu kez teğmenin başına geleni hatırlıyor: yine lâk lâk lâk, sevdiğini mi görmeye gidiyor nedir, bir gün dönüş yolunda atın koşturduğunu görüyor çocuklar, teğmenin ayağı üzengiye takılmış, başı taşlara pat küt vurarak yıldırım gibi geçip gidiyor çocukların önünden. Anlatıcı atı durduramıyor, korkuyor, ayağı üzengiden çıkarıyor. Neyse ki. Otlara fırlıyor, tekerleniyor, kendine geldiğinde bakıyor ki bacağı boydan boya yarmış. Bölüğe geldiğinden beri bakıştığı kız da çiçeklerle gelmiş, komutanın kızı. Bir kez başarmıştır anlatıcı, o kötü anının üzerini kendi kıvancıyla örtmüştür, atıyla yemyeşil ovanın ortasında uçan bir lekeye döndüğünü düşünmesi öykü için kötü bir son, oldukça hafif, denge bozucu ama sıradandır, olmuştur yani.
Bir hapis öyküsü daha, başka bir yazıda azıcık değinmiştim. On beş yaşında bir çocuk getirilir koğuşa, Abdullah hemen kol kanat gerer çünkü örgütün önemli isimlerinden Gülten ablanın kardeşidir. Hayır, yerini bilmiyordur ablasının, hayır, bilse de söylemez. Başını okşarlar, öyle yapmak lazımdır zaten, er geç salınacaktır ama o güne kadar alışması lazımdır koğuş ortamına, alıştırırlar. Çay gelir, önce burun kıvırır Oktay, Abdullah azıcık gücense de ertesi gün daha iyisini yapacaklarını söyler. Cevahir vardır bir de, diğerlerinden ayrı gibi görünür, muhbirdir belki, çocuğun direncini kırıcı bir iki şey yapsa da Oktay bozmaz kendini, sorguya götürülmeden önce hediye edilen kemanı çalar. Hedef gösterir parmaklarını aslında da, başka nasıl direnilir onlara, en hassas noktayı en güçlü nokta kılmaktan başka çare yoktur. Ardından kırk yıllık öyküler gelir, yine iyidir ama onlara değinmeyip öykünün en iyi örneklerinden birine ayıracağım son atımı, “Kırmızı Şemsiye”ye. Dört dörtlük öykü, derstir, gündeliğin yoldan çıkışı, tekinsizliğin hikâyeye yayılışı muazzam. Soğuk girmesin diye keçe kesilip yapıştırılmıştır kapıya, keçeli kapı, anlatıcı itip açar, içerideki adama karşıdaki şemsiyeciyi sorar. Az sonra gelecek, oysa üçüncü gelişi o gün anlatıcının, yine de az sonra gelecek, onu beklerken dükkân sahibiyle az sohbet. Babasını öldürmüşler şemsiyeci kızın, kafasını kollarını koparmışlar. Okuyor mu anlatıcı, hukuk öğrencisi, öyleyse baronun ne olduğunu bilir mi? Ekrem Teğmen varmış askerde, tankçı, Ardahan’da birlikte görev yapmışlar, kıza onu tutmuşlar avukat olarak. Pipo içiyormuş başparmak kalınlığında. Puro olmasın? Ne alaka, bir saçma muhabbet. Uzuyor. Anlatıcı kalkıyor, diğeri kızın dükkânı beşte kapattığını söylüyor. Ulan boş muhabbetle niye tuttu o zaman? Muhabbet etmişler işte, fena mı olmuş. Eh, bari evine gitse de evinde bulsa. Evine neden gittiğini de apartmanlar arasında kaybolduğunda düşünüyor anlatıcı, artık çok geç, savruluyor. Bilmediği bir yol, ilk adrese varıyor, kapı duvar. Üst kattan bir kapının kapanma sesi. Hayır, kapıcının yan dairesiymiş kızın oturduğu. Bir kapı açılıyor, anlatıcının sorduğu soruya cevap vermiyor kadın, kapıyor kapıyı, sonra tekrar açıp ayakkabılarını çıkarttırıyor anlatıcıya, içeri davet ediyor, yürüdükçe ev karanlığa gömülüyor, neyse ki çekecekleri sandığın olduğu oda çok uzakta değil? Çekiyorlar, kadın teşekkür bile etmeden gönderiyor anlatıcıyı, sırf sandığı çekmeye çağırmış. Bir tuhaf öykü yani, apartmanlar, evler, insanlar, iş şemsiyeden çıkıyor, bilinen dünyadan da çıkıyor hatta.
İyi öyküler, denk gelene.











Cevap yaz