Jak Deleon – Keyifli Konaklamalar

İstanbul’un tarihine kafa üstü çakılacağız diye bir heyecanla aldım elime kitabı, Deleon yine Pera’nın ara sokaklarına götürecek, Tepebaşı’nın bilmem nerelerinden çıkaracak sonra diye, Celal Çapa’nın dünyanın parasını harcayıp döşediği, 90’ların bol “in”li “out”lu mekânlarından biriyle karşılaştım ilk yazıda, patladım. Yine var eskinin ortamları, Bizanslıların maceraları filan, da, kendi zamanından beriye gidiyor Deleon, ters kronoloji. Tamam. Prestijli, bombastik bir yermiş Adres, Etiler’de, 1994’te açılmış. Kalitenin uç noktası. Kartı olmayanı almıyorlar içeriye. Şunun bir benzeri benim eski okulun yanında da vardı, Soho, park eden arabaların benzerini bir Girne’de görmüştüm, kumarhane önünde. Caz çalınıyor Soho’da, geç çıktığım günler azıcık dinlerdim, şahane orkestralar geliyordu. Bilgili’nin onayı olmadan giremezmiş kimse, öyle deniyor. Mekânın arkası bizim sokağa açılıyordu, valla düz bir çıkış, kapı gayet normal ama içerisi yanıyor resmen. Öyledir herhalde muadilidir diye Çapa’nın spektaküler lokaline bakıyorum, yirmi beş yaşın altındakiler de çılgınlar gibi eğleniyorlarmış orada, Çapa’nın sözleri yanlış anlaşılmış, aslında genç kuşak istenmiyor değilmiş de o lüksü karşılayacak para yoksa ceplerinde, kalpleri kırılmasın yani. Beni kapıdan çevirirlerdi, eyvallah, şansımı denedim, yandaki kafeye girip bir kahve içerdim en fazla, nedir. Üç katlı burası, DJ acayip güzel müzikler çalıyor ama bence ambiyansı zortlatan bir ucuzluk var, hiç yakıştıramadım açıkçası. “Şampanya yudumlamak için (çoğu yerde olduğu gibi) şişe açtırmak şart değil, müdavim kadehle de ısmarlayabiliyor; bu da prestij bağlamında bir ‘artı puan’.” (s. 12) Çapa pek bilmiyor işi herhalde, kadehten hayvan gibi para almıyorsa fena. Şişe açtırtacaksın, iki tane hatta, istersen birini ihtiyaç sahiplerine verirsin, ne olacak. Yemeğe buz gibi havyar billinis, tamam, Fransız usulü kaz ciğeri ezmesi Deleon’un tercihiymiş, ardından konyak soslu karidesli avokado. Tam benim kalemim, splendid bir atmosfer fakat çok daha elegant tercihler yapılabilirdi, ben mutlaka ejderha kıçı tozlu kalamar jödönfan pö yerim, yemediğim zaman iki kilo domatese oturur bulurum kendimi, canım çok sıkılır. Ulan maşallah be. Aşçıbaşı Hüseyin Özbay ve tatlı aşçısı Yasin Erözkan, sizlere selamlar olsun, alkış olsun, muazzam yemekleriniz Etiler’de iyi biliniyor, sıklıkla övülüyor, ben davar gibi tulumba tatlısı gömerken aklıma krem şokola, müşinko paçana geliyor, bir aşçı mı tutsam diye düşünüyorum. Kredi çeksem altı ay vadeli, maaşı birleştirsem, hani bir aylığına aşçı tutsam şu eve, yapsın dursun Bonveno’dan aldığım malzemelerle bir şeyler. Her akşam 8’de açılıyormuş mekân, sabaha karşı 4’te kapanıyormuş, yetişen yetişsin. Sonlara doğru, nihayet Deleon’un Deleon olduğu bir an: “Geceyi noktalarken sokak levhasına takıldı gözüm, Tanburî, Ali Efendi’nin adını taşıyor. Hemen tarih, Midilli’de 1836’da doğdu Ali Efendi, sonsuza geçişi İzmir 1902’dir; Hafız Bekir Efendi’nin oğlu olup Latif Ağa’yla Kanuni Rıza Efendi’den makam, usul ve beste öğrenmiştir, tanburdaysa Küçük Osman Bey’in ‘rahle-i tedris’inden geçmiştir. İnce ve hüzünlü üslubuyla aşkı işlemiş, Prens Halim Paşa’nın armağan ettiği tanburuyla yaptığı bestelerin çoğunu oğlu Aziz Bey’le Manisalı Hafız Salih Efendi notaya almıştır. Şimdi 1996 Etiler’inin bu sokağında neyi söyleyelim? ‘Senden bilirim yok bana bir faide ey gül’ü mü tercih edersiniz, yoksa ‘Her bakışında neşe buldum’ mu tercüman olur halinize?” (s. 14) Benim en sevdiğim eser “Neyledin, aşkımı bok eyledin ey nazlı ceylan götü” nam kalp bombalayan şarkıdır, denk geldiğim her kezinde gözlerim kıçıma girecek gibi olur hüzünden. Aynı duyarlılığı görmek duygulandırdı ki zaten duyguluydum, ulan o kadar duyguyla ne yapacağımı bilemeyip üç kilo patlıcan yedim. Evet. “Agora Meyhanesi”, bilmem kimin güftesinden, bilmem kimin bestesinden ve Behiye Aksoy’un sesinden, iyi biliriz, gönlümüzün yaylarının bağlı olduğu sapın entonasyon ayarını yapan enfes bir şarkıdır. Agora Meyhanesi, tabii Balat’ta, antik çağlardan geliyor. Şehir merkezleridir, orada ticaret yapılır, filozoflar felsefelerini satarlar, insanlar saldırıya uğrarlar, her şeyin olduğu yerdir. 1940’larda bobstil’ler Agora’ya uğramayı moda edinir, Reşat Ekrem Koçu”nun anlattığına göre kızların kıyafetleri beş yıldızmış, bluzların üzerine erkek ceketleri giyerler, uzun saçlarını ipek ağlar içine alırlarmış, bobstil delikanlılar da kalın köseleden veya kalın kauçuktan ağır ayakkabılar, gayet bol ceketler, dar kenarlı kumaş şapkalar giyerlermiş. Gangster gibi takılıyor bunlar, dönemin serserileri, Refik Halid Karay’ından Vâ-Nû’suna eleştirmeyen yoktur. Vals ve fokstrotun havalarda uçuştuğu bir dönem de yaşamış Agora da karşı kıyının olaylarıymış bunlar, Beyoğlu’nda acayip acayip işler dönerken Balat sakin, millet keyfine bakıyor. “Balat’ın Agora’sında demlenmeyen hiç içmemiştir derler; abartı da olsa içinde gerçek payı var. Yüz yıl öncesinin Haliç’ini haraca kesen, çalgılı kahvehanelerini ve meyhanelerini harman duman savuran namlı kabadayı Balat’lı Perendeoğlu ve tulumbacı Fıstıkçı Nesim de bir zamanlar şarap içmiş miydi Agora’da? Bilen yok.” (s. 16) Kahve basan kabadayıları görmek için giderdim Agora’ya, meyhanelerden tiksinirim ama kabadayı görmeye paha biçilemez. Karamürselli Deli Hamdi‘nin gelişini hatırlayalım, topuklara basa basa, adam tokatlar gibi gelir, gerçekten tokatlamaya yeltenir ama bastığı yere dikkat etmeyecek kadar avanak bir adam olduğu için sandalyeden, masadan, guguklu saatten filan sopa yer. Gerçi meyhanede racona terstir, dayılık yapanı dayı meyhaneci çamaşır leğenine çevirir, çeviremezse dükkânı kapayıp gitsin daha iyi, haraç kesenlerden başını alamaz yoksa. Ulunay’ın anlattığı bir racon kesme sahnesi vardı, on numara. Taraflar geliyorlar Tophane’deki namlı bir kahvehaneye, eskilerin üç dayısı masaya oturmuşlar, mevzuyu dinleyip kesiyorlar raconu, uymayan bok yiyor. Agora’ya dönelim, sigortalamak istememiş kimse, Kaptan Asteri sigorta şirketlerinin patronlarını çağırıp ziyafet çekince de sıraya giriyorlar. Nerede, Robert Kolej de mi ne öğretmenmiş Deleon’un babası, ne hikâyeler anlatmıştır. Bir zamanlar tonluk fıçılar gelirmiş Bozcaada’dan, şarap fıçıları, tadına doyum olmazmış şarapların. 1990’lara doğru masa olarak kullanılmış o fıçılar, ardı kesilmiş tabii, her şey gibi tedarik zinciri de bozulmuş.

Çelik Gülersoy’u anmalı, İstanbul’u güzelleştirirken kaç mekânı kurtarmış, tarihî yapıların yok olmasını önlemiş. Restoranlar, meyhaneler dahil, keyifçi olduğundan gidip bir mekânda takılması bile kaderini değiştirirdi herhalde o mekânın.

Pandeli’yle bitireyim. 1960’larda ilk kez Pandeli’ye girmiş Deleon, yeni keşfediyor ortamları. O sıra Kumkapı’daki Yorgo meşhur, Gaskonyalı Toma Yeşilköy’deki Kulüp Deniz’de çalışıyor, yirmi çeşit meze artı bir şişe içki on beş papel, ölçüyü kaçırana Marmara’yı tattırmak beleş! Konyalı var Sirkeci’de, Halim, Şehrazat, Borivaj, Kapri ve Belvü diğer mekânlar. Pandeli’de üç kap yemek, eh, her gün yenmez belki de haftada iki üç, tamam. Pandeli Çobanoğlu’nun hikâyesi hoş, hüzünlü: Yüksekkaldırım’da arnavut ciğeri satıyor tezgâhta, 1915’te Eminönü’ndeki İpçiler Çarşısı’nda uygun bir yer bulunca aşçı dükkânı açıyor hemen. 1926, Eminönü, lokanta. Yirmi dokuz yıl boyunca bir dünya ünlü yemek yemiş orada. “Ne mi oluyor yirmi dokuz yıl sonra? Malum 6-7 Eylül olayları, 1955, cam çerçeve tuzla buz, ortalık toz duman, Pandeli canını zor kurtarıyor bu yangın yerinden! Çok geçmiyor, Mısır Çarşısı günleri geliyor gündeme, Pandeli’nin oğlu Hristo Tıbbiye’yi 1953 yılında bitirip doktor olmuş ama yok, tercih baba mesleğinden yanadır. Çobanoğlu ailesinin iki ferdi omuz omuza götürüyorlar yeni lokantayı…” (s. 113) 1967’de el ayak çekiyor Pandeli, yaşı seksen o sıra, işi Hristo’ya bırakıyor. Derken akıp gidiyor hikâyeler. Asırlar öncesinin sokaklarında da gezdiriyor Deleon, meraklısı kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!