Haldun Taner – Ayışığında “Çalışkur”

Raymond Chandler’ın yazarlara eleştirmenlerle ilgili verdiği tavsiyelerden ilki: “Kim ne derse desin cevap vermeyin.” Herkes bir şekilde eleştirir eleştirmenleri, Sait Faik neler söylemiştir, Adalet Ağaoğlu neler yapmıştır, hiçbiri Taner’inki kadar yaratıcı bir eylem olarak çıkmaz karşımıza. Öykü iyi, Taner’in bir mekân üzerinden kurduğu, karakterleri çeşitlendirerek haldır haldır konuşturduğu öykülerinden, tekniğine bakarsak formülleşmiş, benzerleri eşelenmiştir çoktan. Devam etmeden önce kurgudan bahsetmeli: “Ayışığında ‘Çalışkur'”u okuyoruz, ardından eleştiri, yorum bölümü başlıyor, öyküde yer alan karakterleri “tanıyanlar”, hatta karakterlerin kendileri çıkıyorlar piyasaya, mektup göndermişler de bazı şeylerin öyle olmadığını, Taner’in edepsizlik yaptığını falan söylemişler. Hayır, o beyefendi basketbolcu arkadaşlarıyla buluştuğu zaman “kadınları nasıl fik fiklediklerinden” bahsetmiyorlar sırf, vergi kaçakçısı olan ama olmadığını iddia eden kişi kendisine başvurulsa daha parlak yollar gösterebilirdi. İki eleştirmen kimdir diye düşünüyorum, biri kesinlikle Nurullah Ataç, “tilcikleri ayrıca beğenmediğini” belirtiyor, o ne ağdalı dilmiş, o ne derinlik fakiri karakterlermiş, bilmem ne. Diğeri kimdir, Peyami Safa mı acaba: “Cümleyi alt üst etme hevesi, yine Freud’ün lapsüs teorisine istinaden, sosyal nizamı tersyüz etme temayülünün gramer ve sentaks planındaki tezahüründen başka neye hamledilebilir? (…)’” (s. 143) Acayip keyifli bir parodi, eleştirmenlerin bölümü başlı başına yeterli ama mektuplara da yer vermesi Taner’in, ardından metni herkesin istediği biçimde tekrar kurması, ilk halle ikinci hali yan yana koyup yaptığı değişiklikleri bold sözcüklerle göstermesi çok matrak. Kurmaca oyunu bir yana, yeniden yazım o kadar başarılı ki öykünün radyo oyunu olarak oynanmasına izin çıkıyor nihayet, türlü şeyden şikayet edenler takdir mektupları gönderiyorlar, biri nihayet dövmekten vazgeçtiklerini söylüyor, yoksa Koço’da gördükleri yazarı hacamat edeceklermiş de zor tutmuş mektubu yazan, gerek kalmamış artık. Çok şey var anlatılacak, önce öyküye bakalım. Apartmandır bu Çalışkur, muhtemelen Kadıköy taraflarındadır, Moda civarı olabilir zira ayın Maltepe sırtlarından doğduğunu tepedeki apartmanlardan başka yerde görmek pek mümkün değildi o zamanlar. Yassıada üstlerinde de bir yıldız varmış, demek deniz havası. Üst sınıfın oturduğu bir apartman. Şimdi düşündüm de, Bekçi Zulfikar yeni paltosunu Saime’ye gösterdiği zaman “Demukratların” pek iyi çalıştığını söyleyecekken laf ağzında kalıyor, öyküyü eleştirenler o kadar saçma sapan şeylere karşı çıkıyorlar ki devlet memurlarının parti “tutamayacaklarını” nasıl söylememişler, hayret. Zulfikar dolanıyor, sokakları kolaçan ediyor, yeni kunduralarının asfalt üzerinde çıkardığı erkekçe sesten hoşlanıyor. Erkekliğini Saime vasıtasıyla da gösterecek, İlyas hapse girdiğinden beri oğluna bir başına bakan Saime kuytuya çekiyor Zulfikar’ı, şipşak. Aynı köyden gelmiş, şehirde tutunmaya çalışan iki insan. Katları dolanmaya başlıyoruz, alttan üste doğru bir sıra gözetmiyor anlatıcı. Mektuplardaki eleştirilerden biri bu yüzden, 1-2-3-4 diye gitmek varken 1-4-2-3 falan, kafa karıştırmaya ne gerek varmış. Gülseren Çalışkur ve Dündar Çalışkur, ilki hariciyeci dostundan Dodo’yu hediye almış, adam ara sıra hatırlanmak istemiş sadece, ikincisi de içeride şirketin idare işleriyle uğraşıyor. Telefonda direktifler, kontrol mühendisine altın dolmakalem, eşine İngiliz kumaşı tayyörlük. Ayrıca nahiye müdürünün aracına 4 bin papel sayılacak. Hayır, bin papel etse bile 4 bin verilecek çünkü işler öyle yürüyor, bir de Gülseren’in katkıları var tabii. Basketçi Erdal ve arkadaşları kimleri lüplettiklerini konuşuyorlar. Erdal’ın büyükbabası içeride dürbünü çekmiş yine, karşı pencereleri gözetliyor, soyunan kadınları değil de bacak kadar çocukları. Mambo Cemil’le baldızı Sevim öpüşe sarıla konuşuyorlar, abla içeride baygın yatıyor, Cemil’in altıncı çocuğunu da aldırmış yakın zamanda. Sevim yukarıya uğrayıp Beyhan’la vedalaşacak, ablasını kürtaj eden doktora da selam verecek, belki bir gün o da kürtaj yaptırmak zorunda kalır. Beyhan’ın doğum günü partisi, hukuklu arkadaşlarla birlikte içmece, sohbet. Bahtiyar Babcun’la ilgili dedikodu dönüyor, aile dostu, Beyhan’ın sırdaşı. “‘Kart zamparanın biri. Babamın idadiden sınıf arkadaşı oluyor. Babası Abdülhamit’in jurnalcılarındanmış. O da öyle yetişmiş. Sonra İttihatçılar çıkınca Cemal Paşa’ya yanaşmış. Mütarekede Damat Ferit’e sırnaşmış. Bakmış milli hareket tutunuyor, soluğu Ankara’da almış. O zaman vekil olan eniştesi sayesinde büyükler meclisine kabul olunmuş. Tilki gibi kurnaz, her nabza şerbet vermesini bilen, allak herifin biri. Ayrıca güzel sesi vardır, taklit filan da yapar. Düşünün, rahmetli Ata bile bunun esprilerine gülermiş. Ata ölünce İnönü’ye yaranmış. Şimdi de baştakilere şirin görünmenin yolunu bulmuş.’” (s. 128) Taner koyar böyle Osmanlı’dan kalma karakterleri, en azından birilerinin babaları, dedeleri zamanında bir yerlerde bir şeydir, sonraki nesiller yeni rejime uyum sağlamışlardır veya toz olmuşlardır. Toplumcu eleştiriler de bulunur, bazen alenen: “Karamsardı, karamsar… Bütün insanları kafasında su geçirmez bölgelere ayırmıştı. Varlıklı mı; soysuzdu, mikroptu, parazitti, sömürücü idi. Yoksul mu; dürüsttü, erkekti, dosttu, kardeşti. Onca varlıklı ve dürüst, yoksul ve parazit olunamazdı. Her insanı bu iki bölmeden birine koyuyordu. Ne rahat…” (s. 130) Nuri’yle Melâhat’a gelelim, bunlar kapının önündeki inşaat alanında takılıyorlar, tepelerinde ay. Evlenecekler de var biraz daha, sevgililik günlerinin tadını çıkarıyorlar. Yoksul ve onurlu insanlar diyelim, Zulfikar tepelerine çöküyor, söylediğine göre muç muç sırasında yakalamış. Apartman balkona dökülüyor, aşağıda kıyamet kopuyor, ahlaksız çift ne laf yiyor o sıra, namus timsalleri namussuzlukla suçluyorlar çifti. Öykü aşağı yukarı bu, ardından yorum kısmı geliyor. Ne var yazmadığım, öykünün bir yerinde ağustosböcekleri cırlıyor ama aylardan eylülmüş, geceleri cırlamazmış o zaman ağustosböcekleri, bir zooloji doçenti yazmış uzun uzun. Kadıköy Emniyet Amirliği’nden Abdülkadir Hızır yazmış, hiçbir bekçinin öyle laubali, emniyetsiz hareket etmeyeceğini, edenlerin hemen paketlendiklerini söylüyor, hem böylelerini sırf adlarıyla değil, soyadlarıyla da yazsınmış ki yazar, hemen terbiyesi verilsin. Yahu servet düşmanı mı bu adam, neden uç örnekleri bir apartmana toplamış da namusuyla para kazanan insanları suçlu, pis, ahlaksız göstermiş, anlaşılır gibi değilmiş. Ayrıca hayatta sırf onlar yokmuş, iyi insanlar, iyilikler de varmış, onları yazsaymış ya! O aşağıdakiler çok mu masum, biri işçi, diğeri çalışmıyor, sülük gibi şeyler olabilir mi acaba? Radyo İdaresi Denetim Kurulu’nun raporu da yer alıyor, diğerlerinin söylediklerinin özeti aslında. Onca eleştirildi öykü, yerin dibine sokuldu, yazar için yeniden yazma vakti gelmiştir. Onca isteğin, tavsiyenin, tehdidin sonucunda herkesin istediği biçime sokuyor öyküyü, bakalım: bir kere bazı sözcükler değişiyor, Arapça ve Farsça sözcüklerin yerini Türkçe sözcükler alıyor genellikle. Yerelleştirmenin etkisiyle, artık nerenin ağzıyla konuşuyorlarsa, Zulfikar ve Saime geviş gevişken düzeltilmiş metinde tam bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlar, on numara. Hukuk okuyan çocuklar atomun parçalanmasıyla ilgili mi, öyle bilimsel bir şeyle uğraşıyorlar, bilimlerine bilim katıyorlar. Basketbolcular kadınları aşağılamıyorlar artık, Çalışkurlara herkes saygı duyuyor çünkü işçilerini o kadar mesut ediyorlar ki sevinçten ağlamak üzereler! Ayrıca o Zulfikar, ne namuslu, ne temiz yürekli adam, eşi hapiste olan bir kadına yan gözle bakmıyor, iyiliğin yüz iki türünü yapıyor, çok yaşasın. Aralara yabancı sözcükler sıkıştırmak, artık yok, Türkçeye Türkçe konuşuyor karakterler. Mambo Cemil’e mektup yazan Samba Cemil miydi, ad değişikliği istiyor, sonra teşekkür mektubu da gönderecek. Kısaca öykü değişiyor, istekler göz önüne alınarak yazıldığı için ucube, komik bir şey çıkıyor ortaya. Kurgusu, tekniği, şusu busu, dört dörtlük anlatı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!