Haldun Taner – Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu

Öyküyü kes. Amerikalı bir fotoğrafçı objektifi çıkarıp yerine at gözü takmış da bakmış, atlar yarım misli daha iri görüyormuş şeyleri. Neye göre misli, insanın gözüne göre, insan gözü taksak düz objektif mi olacak, herhalde öyle ayarlanmıştır. Taner yine nerelerden alıyor konuyu da nerelere getiriyor. Ağa Han’ın aristokrat atları insanları olduklarından daha büyük görebilirler mi, insan küçüktür o atlara göre, ucuzdur, milyon dolarlık hayvanlarla üç kuruşluk insanlar. Hikâyeye gelelim, kahraman bir at. Kahraman mı, kişnedi mi, kişneyip kişnememesi de önemlidir ama anlatıcı öyle söylüyorsa. Kalender nam bu at Şişhane’de hamalın birinin sırtındaki aynaya bakınca ne gördü de kişnedi, iki ihtimal olduğunu söylüyor anlatıcı, sonra yine iki ihtimal verecek, savaşın yüksek oktanlı ve gayet boktan olmasıyla ilgili o meşhur şarkıya ilham vermiş sanki. Kalender gördüğü atın kendisi olduğunu anlamışsa öz değerini keşfetmesinden ötürü azıcık fıttırmış olabilir, sonuçta kendini büyük sanmasına rağmen o kadar da büyük olmadığını anlayabilir veya tam tersi, başka bir at gördüğünü sanmışsa da korkar çünkü üzerine doğru gelmektedir o at. Kendisi. Bir şey olmuştur işte, Kalender acı acı kişner ve geriye doğru kaymaya başlar, hava yağmurludur, elektrikçi dükkânının vitrinine şıngır şıngır toslar. Atladık, Artin Margusyan’ın uçan aklındayız, Sao Paulo’daki firmanın yıldırım telgrafı fiyatın yüzde yirmi, daha kırıldığını gösteriyor, iş insanı kişimiz hemen gidip iptal etmeli satışı yoksa batacak, mahvolacak. Arabasına atladığı gibi Şişhane’ye, tabii Kalender’in yiyeceği halttan habersiz olduğu için önündeki tramvaya bodoslamadan gümbürt. Haberi gönderemedi, ne oldu Sao Paulo satışı iptal etti. Tabii oralardan manzaralar, Eduardo Manuel Gonzalez monzalez, birileri takılıyorlar orada, Taner yüzeysel yerelliği yapıştırıyor ama yeterlidir, derinlemesine yerellik ne işine yarayacak bu öykünün. Oradan Almanya’ya bağlanıyoruz, savaştan yeni çıkmış memlekette herkes bir yerinden tutmaya çalışıyor, Sao Paulo diyor ki İstanbul’dan haber yok, işi sizle yapalım, Almanya’daki iş insanı kişi uçuyor havalara, nihayet büyük bir balık yakalayabildi. Burada Margusyan’ı bir telefon etmeye bırakmayan polisi, zabıtası, vatandaşı, matrak, yahu bir telefoncuk, cık, ettirmiyorlar. Kazaya denk gelenlerden ikisi de eski flörtler değil miymişler, tekrar flört etmeye başlıyorlar, tartışıyorlar ayaküstü. Bir kaza nelere yol açıyor, bir yağmur daha doğrusu. Kalender kişnememiş, öyle yazıyor finalde, kime ne artık kimin kişneyip kaza yaptığı.

“Kantar Kâtibi Ali Rıza Efendi” türü öyküleri meşhur Taner’in, ortaya konuşmalardan seçkiler koyuyor, her türlü karakterden örnekler, muhabbeti bir saldı mı sonu gelmese gelmez. İttihatçıların şerefleriyle ölüp ölmedikleri tartışma konusu, Muğla’da yörük kabilelerinin ağaçlardan bir şeyler toplamaları, memleketin her yerinden gelmiş her türlü insanın her telden çalmaları. Maltepe treni geliyor, döküyor yolcuları, hele iş çıkışı gelenin gidenin haddi hesabı yok. Böyle bir de eczane öyküsü vardır kitabın sonlarına doğru, aynı tarifeyi işletir Taner, paşa eniştesinden hamal oğluna herkesi bir eczanede, kahvede, bir yerde tokuşturur. “Konçinalar” iskambil kartlarıyla ilgili eğlenceli öykü, elbet karolar aristokrat olarak görünürken maçalar bilmem ne bela çıkacaklar, aralarındaki çatışmaya kızlar, papazlar dahil olacaklardır, her birinin meşrebince davranmaları oyunların salahiyeti açısından gerekli olduğuna göre her kartın da huyunu suyunu bilmek lazımdır. “Zavallılar, çıtır kozların at oynattığı meydanlarda ha bire gelir gider, ayak altında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır dururlar. Hasılı abur cuburdurlar. Böyle oynamaktansa ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp yüzüstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kâğıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek?” (s. 51) Yine bir bürokratik çekişme, hiyerarşik bir şalala, sınıfsal iteleme çekeleme, Taner’in araya sokuşturmaları. “Ablam”a gelelim, okullu çocukların akıllarının uçmasıyla ilgilidir, bir kadın tarafından uçurulan akıllarla ilgili. Stilonun eskisi yenisi, kemanın çok çalınmışı, kadının nesi, bir delikanlı başka türlü düşünürken otuz beş yaşındaki biri, anlatıcı diyelim, aynı düşünmeyecektir, o zaman gencin o şekilde düşündüğünü söyleyemeyiz, her kadın eşsiz gelecektir. Üniversite talebeleri, Beyazıt’ta takılıyorlar, Comte hakkında birtakım mülahazalar falanlar derken önlerinden çıplak ayaklı bir kadın geçiyor. Ne kadın ama, hepsinin aklı gidiyor. “Ya deli, ya Amerikalı!” diyorlar, güldüm buna. Kam on, jödönfuğa, ih hayne mayne, her delikten üflüyor kadın, meğer Türk’müş. Anlatıcı şans eseri tanışıyor kadınla, babası mabeyndeymiş de hanedanla birlikte onlar da çıkmışlar yurt dışına, bilmem nerelerde yaşamaklar, eğitimler, en sonunda İstanbul’a gelmiş kadın. Yanında Henry diye bir adam, sentimental oğlan, birlikte İstanbul turu. Kadın kardeş belliyor anlatıcıyı, olsun, son gecelerinde şapır şupur sarılması fena, odadan kovması daha fena. Anlatıcının arkadaşlarından birkaçıyla birlikte olmuş sonradan, neyse ki onlara akıldan silinmeyecek bir hatıra bırakmış, üstelik penisilin yok o tarihte. Birkaç sene öncesini mi anlatır “Atatürk Galatasaray’da”, hoş. Sekizde veya dokuzdaymışlar, 1931. Âfet Hanım’ın baskısı tükenmiş Yurt Bilgisi kitabından üçer nüsha dağıtılmış, olur a sınıfa girer Atatürk diye. Yirmi kişilik ekip görünüyor koridorda, herkes kırmızı alarmda, piyango kime çıkacaksa. Söylenene göre çenesinden yukarı bakılamıyormuş, o mavi gözler yutuyormuş insanı. Anlatıcı kaldırıp bakıyor, yoo, gayet normal, güzel gözler? Laf cambazlığını, mugalatayı yemeyecek biri Atatürk, ey, yanındaki ulufecileri niye gezdiriyor ki o zaman, anlatıcının dediği gibi onları söyletip eğlenmek için mi? Matematik dersine denk geliyor Atatürk, sınıfın en iyisi kalkıyor tahtaya, x’i y’den büyük buluyor, o zaman y de x’ten büyük. Problem çözülmeden kaldı ama verilen bilgi yeterli gelmiş olacak, Atatürk zorlamıyor, bahçeye iniyor. Küllüğe bastığı sigarayı iki öğretmen kapışıp elde etmeye çalışıyorlar, sonra ikisi sırayla nefes çekiyorlar sigarayı yakıp. Kahve içmiş Atatürk, bir fincanı yıkayıp koyuyorlar müzeye, ikinci fincanı yıkamadan. “Atatürk görününce bir alkıştır koptu. Aklımıza gelmiş gibi biz de onlara uyduk. Atatürk bu alkışlar arasında otomobiline bindi. Otomobil, motosikletli polislerin ortasında harekete geçti. Kendilerine güçlükle yol açan mutat zevat da onun peşi sıra otomobilleriyle uzaklaştılar. Bizlere de tırıs tırıs geri dönmek düştü.” (s. 72) Normal. Ben kimleri gördüm diye düşünüyorum, geçen yıl 6 Ekim’de Taksim Anıtı’na çelenk koymaya gelmişti İmamoğlu, bir o, bir de geçen ay Erdoğan AKM’ye geldi, tepeden dinledim konuşmasını, ağır ağır yürümesini izledim. Çünkü orada bulunmak zorundaydım. Öyle. Neyse, pek bir yerim de kalmadı, son öykü: “Fasarya”. Anlatıcıyla amatörden arkadaşlar, Fasarya nam Kâzım yan haf, anlatıcı diğer yan haf, kader yoldaşları aslında. İleri geri koşmak zorundadırlar sürekli, adam geçirmemeleri lazım ve adam geçmeleri. Takım oyunudur da aralarından en zengini kendine krampon, dizlik falan takarken diğerleri bir spor ayakkabıya bir kundura uydururlar, anca öyle. Bu Fasarya’nın başından geçenlerdir aslında, üç hikâye, birinde emir eri olur da gidip kurşun yer komutanının kırığının sevgilisinden, başka bir seferde yine acayip bir iş gelir başına, yüzü gülmez hiç. Pozisyonundan bellidir aslında, yine de oyunda olduğu için sevinmesi gerekir. Çolak kalmışsa ne.

Öykü be.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!