Linn Ullmann – Genç Kız, 1983

Bölümlerin adları renkler: mavi, kırmızı, yeşil miydi, unutmanın bölümlenmesi ama hangi gerçekliğin unutuşu, zihne giren her şeyin kurguya dönüştüğünü söylüyor bir yerde anlatıcı. Yazma ânı geçip gittiğinde, o da kurgudur, geriye sözcük kalır, gerçekliğin temsili. Temsil sadece. 1983’teki genç kızdan geriye bu metinden önce anı parçaları kalmıştı, fotoğrafı bile yok, o yıl çıkan dergide kaldı fotoğraf. A bir davette, asansörde görmüş anlatıcıyı, o gülümseme parlayınca Paris’e çağırıvermiş. Annenin izni yok, şimdi anneye Liv Ullmann desem kurguya halel de gelmez ama kimin kim olduğunu, kimlikleri bu yazıda bir kenara bırakalım, Annie Ernaux ve Jenny Offill gibi yazarları anar anlatıcı, anlamlıdır, da, bıraktık mı, sadece anlatıya bakalım, işin o kısmını eşelemek biraz şey. Neyse, anne New York’ta yaşıyor o aralar anlatıcıyla birlikte, okuldan gelen uyarılara imza atmıyor çünkü haberi yok, anlatıcı taklit ediyor imzayı da öyle yırtıyor, okula gittiği görülmediği gibi gittiğinde verilen ödevleri de yapmıyor. Fransızca öğretmeninin uyarıları daha çok, o adamın yüzünü hatırlamıyor anlatıcı, adını da, yıllıklara baktığında hiçbir şey çağrışmıyor. A o fotoğrafı, 1983’ü hatırlıyor mu acaba, hikâyeyi orasından burasından tutup farklı biçimde, farklı yerlerinden üç beş kez ilerletip tamamlayan anlatıcı bu hatırlama kısmına bir kez değiniyor: birçok fotoğraftan sadece biri basıldı, A hatırlıyor mu, elinde o fotoğrafın aslı duruyor mu acaba, neredeyse kırk yıl geçmesine rağmen hafızasında bir oyuğa yerleşti mi anlatıcı? Sosyal medya hesaplarından, bir yerlerden torun tombalağa karıştığını görüyor anlatıcı, adam ailesini kurmuş da sekseninde keyif sürüyor. Claude ölmüştür çoktan, pandemi zamanı Z’yi sıkıştıran muhabirler tecavüz iddiaları hakkında bilgi almak istedikleri zaman Z elini şöyle bir sallayıp savuşturmaya çalışmış onları. İzliyor anlatıcı, şöyle bir sallamayı kırk yıl öncesinden hatırlıyor, A’nın evindeki kızları da aynı hareketi yaparak kovalıyordu Z. Zamanın paramparça çizgisi, hangi anının neyi çağrıştıracağı, Norveç’te köpek gezdirmenin Massachusetts’teki anneyle bağı, her şey birbirine girmeye çok müsait. Bir yerde inmek istiyor anlatıcı, sakinliğe kavuşmuş, kızı Eva’nın çevre aktivistliğiyle gurur duyuyor, eşiyle güzel bir yaşam. Anne okyanusun öte tarafından alışveriş listesi yolluyor, siparişleri internetten veriyor anlatıcı, annesinin ağdalı dili matrak. Sokağa çıkmaya korkuyormuş anne, elini yüzüne sürmüyor, bir de sabunları gelirse mutlu oluyor işte. Sevgilisiyle yaşadığı evin bahçesinde bir akağaç, baktıkça gençleşiyor, çektiği fakslardan birinde küçük bir kızın pencere önünde ağacı izlemesini çizmiş. Geçmişlerinde de iyi anlaşıyorlar, öyle şiddetli bir çatışma yok Paris’e gitme bahsi dışında. İzin vermiyor anne, on altı yaşındaki kızını canavarların arasına bir başına göndermek istemiyor ama karşı koyamıyor da, her akşam saat onda telefonla konuşmaları şartıyla izin veriyor nihayet. Daha ilk gün, anlatıcı uçakta tanıştığı profesörle muhabbet ederken insanın neler yapabileceğini azıcık anlıyor ama yeterli değil, daha ilk günden bozuyor anlaşmayı. A’nın evinin adresi var cebinde, diğer kızlarla birlikte otururken erkeklerin karşısında vitrine çıktığını biliyor. O zamanlar öyle, erkekler kadınları seçerler, en azından o konumdaki erkekler, fotoğraflarıyla dünyanın en iyi dergilerinde yer alanlar, dünyanın en iyi dergilerinde yer alacakları seçenler, kadınlara istedikleri gibi davrananlar. O zamanlar öyleymiş anlatıcının dediğine göre, o zamanlar karşı çıkmak şansı tüketmek demek, her şey olup bittikten sonra New York’a dönen anlatıcı bu yüzden Claude’un kucağına oturuyor, memesini emdiriyor, menajeri Maxime yakalayınca da bitiriyor kariyerini. İşini ciddiye almadığını düşünüyor Maxime, bu da ilginç, asıl A’yla birlikte olmasını mı umuyordu acaba? Tekrar görüşmek istediklerini söylüyor A, Paris’ten sonra New York’ta çalışmalarını sürdürebilirler, söylediği saatte söylediği yerde bulunmamasının dümenden olup olmadığı muallakta. Claude’u o çağırmıştır belki, tuzak kurmuştur. Paris’te fotoğrafları çekmeden önce birlikte olmaya başlar anlatıcıyla. Yaş on altı, yaş kırk iki, kaç gün sürdüğünü bilmiyor anlatıcı, günlerce aynı çarşaf üzerinde yattıklarını biliyor. Göğsü tam gelişmemiş, bacakları ve kıçı sağlam. Dediğine göre. Annesinin verdiği partide de söylemiş biri, iki seneye efsane bir kıçı olacakmış, hem ne iş bilmez kadınmış annesi, boktan bir kokteyl yerine viski dağıtsaymış ya. A uyurken insan formuna dönüyor: göbeği sarkık, mimiksiz yüzü normal, personadan -kıps- arınmış. Uyanır uyanmaz, ne sıkıntı, o cins, kibirli adam oluyor tekrar. Katlanıyor anlatıcı, güzelliğiyle bir şeyler yapmalı, A gibi ünlü bir fotoğrafçının dikkatini çekmesi az şey değil. Gerçi evine dönmek istiyor, defalarca söylüyor bunu ama dönecek gücü yok, o genç kızların arasında ayakta kalmaya çalışıyor. Bir süre. Mia o gece davet ediyor anlatıcıyı, önce Mia’nın yaşadığı eve gidiyorlar, sonra Paris’in eğlence mekânlarından birine. Pistte dans ederlerken adamın biri parmaklıyor, anlatıcının ıslak olduğunu söylüyor. Bir diğeri göğsünü sıkıyor, olgunlaşmasına biraz daha var. Bu da bir nevi tuzak aslında, anlatıcının defolup gitmesi, ülkesine dönmesi için Mia’yla arkadaşlarının katakullisi gibi görünüyor, eğer kaldıramayacaksa uçağa atlayıp gitmesini söylüyorlar anlatıcıya. Oteli bulmalı artık, A’nın evine dönemez de otelin ne adını biliyor ne adresini. Gecenin bir yarısı, aç, kafası güzel bir kız dolanıyor Paris’te, yol gösteren adama rastlamasa eyvah. Anneyle konuşuyor, evet, aramadığı için üzgün ama hayır, sözünü bozmadı, tamam, o saatte otelde olacaktı ama olamadı, bir kezcik. Güven kırılmıştır, yine de annenin anlayışı kurtarır ilişkilerini. Anlatıcının alkolik olmaması bir de. O günlerden kalan iz başlı başına bir metne dönüşmüştür ama kolay olmamıştır bu: “Yeni bir kitap yazmaya her başlayışımda A’nın Ocak 1983’te çektiği fotoğrafımın hikâyesini anlatacağımı düşünüyordum, fotoğrafın çekilmesinden önceki dönemi, Paris günlerini ve sonrasını yazmak istiyor, ne var ki bambaşka öyküler yazarken buluyordum kendimi. Fotoğrafın hikâyesini düşündükçe midem bulanıyor, bin bir nedenden dolayı bin bir kez yazmayı reddettiğim boktan bir hikâye.” (s. 40) Neyse ne, sadece bu hikâye değil, hikâyenin kapladığı alanın çekim gücünden ötürü yaşamın tamamı söz konusudur, en ufak bir yaşantı bile koca koca yaşantılarla öyle kuvvetli bağlar kurar ki anlatıya dönüşebilir kolaylıkla. Fotomodel olmak isteyen kızdan küresel ısınmayı, okyanusların durumunu, pandeminin dünyaya ettiklerini kızından öğrenen kadına belirgin bir çizgi var, hikâyeler o çizgiden doğuyor. Tekrarlar da, bir olaya kırk yıl sonra bakmanın etkisine dair çok şey anlatıyor kadın, bulanıklığı metne sokma çabasından bile bahsediyor, neyi nasıl yazacağını sorgulaması cabası. Babası, hadi diyelim, Ingmar Bergman her şeyi yazmasını, aksi halde önemli olan şeyleri kaybedeceğini, unutacağını söylemiş. Ciltli beyaz defter yazdığı tek defter değil ama fotoğraf o defterin sayfaları arasındaydı, o anı defteri artık yok. Anne var, anılar, baba da yok. “Babam bir defasında hiç söylememiş olmasını tercih ettiğim bir şey söyledi: Dinle canımın içi, sen ayaklarının üzerinde durabilecek, başının çaresine bakacaksın çünkü ayaklarının üzerinde durabilen, başının çaresine bakabilen bir kişiliğe sahipsin ancak korkak bir gölge kız kardeşin var, birisi ona doğru üflese hemen yok oluyor. Onun sana ihtiyacı var.” (s. 184) Anlatı boyunca bu kayıp kız kardeşine hitap eder anlatıcı, babasından kalan mirasa. Ona anlatırken yazar hikâyeyi, eşzamanlı, anıların çift kilidi.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!