Semra Topal – Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti

Özbilincini sergileyen anlatıcının kudretini ilk olarak dilde ararız, bence orada aramalıyız, arayacak başka yerler, örneğin -varsa- olayları, şeyleri birbirine bağlama yetisi vardır -varsa- ya da yoktur, ayrı bir sorgudur bu. Metni imtihana tabi tutarız, farkındalığı sırf bir oyun olmaktan çıkaran özellikleri varsa, bulabildiysek o özellikleri, metin bizi geçirir sınavdan, biz metni geçirmeyiz artık, özbilinçli anlatıcı bize özözbilinç kazandırmıştır. Hiyerarşik bir yapı değil, üstünlük sağlamak gibi bir şey söz konusu hiç değil, metnin eşliğini başta kabul etmek, sonra uyumlanmak eşliğe, en az metin kadar açılmak ya da kapanmak, yani metnin temposuna, niteliğine el vermek, eşlenirken el almak. İyisi dille olur bunun, daha doğrusu en dolaysız biçimini dil sağlar, kurgu oyunlarından önce dil vardır, dil en ham, en pek, en saf yöntemi sağlar metne. Ve hikâyeyi arkaya iter, anlatıcı ne kadar kurmak isterse istesin -bu da tercihtir tabii, anlatım belirgin bir akışı sağlamak “istemeyebilir”- labirenti bir türlü tamamlayamaz, tamamladığı yerlerde gezinir, tekinsiz mi, belirsiz mi, nasılsa öyle bir atmosferde kalakalır metin. Dil, demek daha doğru belki. Belki sözcük. Zorla bir biçim dayatılacaktır da belirginleştirilecektir çizgiler, öbür türlüsü saf metindir. Topal’ın öyküleri sırf külçe metinden de oluşabilirdi, bölümlenmeyle çizilmiştir altı durakların. Beckett’ten sonra Pinget, Beckett’le beraber Blanchot, benzer meşrep. “Tablolar”a bakalım, dokuz tablonun yarattığı dış monolog, iç diyalog, içli dışlı bir metin, anlatıcının muhatabı o kadar akışkan ki kesin bir yargıya varmak zor. “Çok yerinde olarak malzeme kesatlığından bahsettiniz, bir de şu yaşlı üsluptan, ama malzeme bolluğundan ve genç üsluptan bahsetseydiniz de gene çok yerinde olan şeylerden bahsetmiş olacaktınız. Yani değişen bir şey olmayacaktı. İşte bunlar nihayet sarsılmaz yargınızın işi, ama kalkıp da bir şeyi sarsacak değilim.” (s. 1) İlk paragraf, daldık karmaşaya. Hayır, güldürmeye çalışmıyor anlatıcı, hayır, düşündürmeye de çalışmıyor, “o” kimse güldürmeye çalışıyor ama anlatıcı onun yanında değil, karşısında da değil, muhatap tamamen tarafsız kalamayacağına göre tercihini yapmak zorunda. Neyin tercihi. İlk tablonun yorumu? bitti. İkinci tablo, muhatap oyalamaya mı çalışıyor, o çekici şeyin anlatılmasına gereksinim mi duyuyor, öyle gözü kapalı atılmamalı böyle şeylere. Tablonun karşısında anlatıcının kendini çözümlemeye kalkma(ma)sı bitecek gibi durmuyor, bununla işi yok zaten, gayesi başka. “J.S. Mill’in neden öyle çok hasta olduğu aklıma geliyor birden, tabii nedeni de belli aslında, neyle kurtulduğu da, çünkü hep ikilik var her şeyde ve iyi ki de var. Ama ikisinde de elden bırakılmayacak tek bir şey biliyorum ben, disiplin. Bilim ve sanattan bahsediyorum, ama siz biliyorsunuz bunları zaten. Her ikisinin de yüzde yüz aynı derecede bir disiplinle bir işe yarayacağını.” (s. 3) Aslında ney, “anlatanın acizliği”, “bir o kadar da tersi”, bütün kozlar muhatapta ve her şeyi mahvedebilir anlatıcı, yine de güç ondadır çünkü muhatabın şatosunda kalmayı kabul etmemiştir, bir tercih koymuştur ortaya, sonuçlarıyla yüzleşmektedir. Sefillik kokusu, muhatabın, şatonun sahibinin gösterdiği her şeyde var, taşıdığı her anlamda, dudaklarındaki yağda, midesindeki tavukta, yemek adabının verildiği altıncı tabloda görülebilir. Bu tabloların duvarlara asılı tablolar olduğunu, şatonun sahibinin kişiliğini aradan dereden çıkardıkça bilinmeyenler artıyor, asılı tablolardaki figürlerle mi konuşuyor anlatıcı, şatonun sahibinin tabloya dönüştürdüğü yaşantı parçaları mı mevzu, malzemenin bolluğundan kasıt sırf anlatmak için şatonun sahibinden sökülüp alınmış veri mi. “Bilemiyorum, ama galiba siz de bilmiyorsunuz ve böyle bilinmeyen şeylerle uğraşmanın hiç âlemi yok. Oysa nasıl da biliyordunuz her şeyi. Yani nasıl da biliyorduk her şeyi.” (s. 9)

“Bir Yolculuğun Sağlam Şeması”, şemanın veya sağlamlığın cismini, tecsimatını, çıkalım Osmanlıcadan Arapçadan, olup olmadığını yine anlatıcının yüksek sesi belirlemeyecek. Anlatıcı sözcüklerinin yüklendiğinden daha öte bir görev yüklenmiyor, varlığı iletiyor sadece. Anlatıcının kendisini koca bir sözcük olarak görmek. “Bakın dedim, çatır çatır buzlar önümde. Yani buz muz yoktu. Yok olmasına yok. Elbet. Elbette neden her zaman bu şey. Buzlar çatladı ve gözlerimi açtım çatırtıdan, yoksa direnecektim herhalde. Yüzde yüz kayıkları buraya çektiler, ellerini dinlendirdiler de, saçlarını öyle karıştırdılar.” (s. 10) Bilişsel mekanizma çok sağlam çalışıyor, anlamsal çıkarımlar cortluyor çünkü biri diğerine bağlıysa da ona içkin değildir, hele dilin aracılığıyla forma kavuşuyorsa. Forma kavuşuyor mu acaba, bu öyküde en mesnetli form “şuradaki adamlar” zira onlar dil olmadan da varlar, eminliğinden anlıyoruz anlatıcının. Evleri sulardan kurtulmuş, müjdeler müjdesi, kayıktaki battaniyeler ıslanmayacak artık, sel suları mı durmuş, her şey olması gerektiği gibi olduğu için adamlar gürültücü, zaman yemek zamanı ve yorgan anlatıcının ayağına göre, çok da önemli şeyler değil bunlar anlatıcı için. “Doğru, doğru şimdi geldim. Doğrudan buraya geldim. Galiba ayaklarımı ısıtmak için dosdoğru buraya geldim. Ama işte yeşil yorganınız bana göre, ne kalın ne ince, istediğim gibi bir yorgan. Yani bunu almama bir şey diyen olmaz herhalde.” (s. 11) Eylemin belirginliği anlatı zamanında, hikâyenin güncelini yakalamış anlatı, hikâyenin güncelini anlatı sağlıyor, bakışımlılık. Listeleme var öykünün bir yerinde, nadiren görülür hatta hiç görülmez başka öykülerde, görünürlüğü anlatıcının uykudan önce yaptıklarına örnek vermekten. Muhatap bu kez belli, neden muhatap alındıkları belli yine, anlatının ray yol dinlememesi diğer yanda, nesnelerin neliğini sabitleyememesi. “Ama ne yazık ki, hiçbiri değil. Sizler düşündüğüm gibi değilsiniz. Buna ne diyorlar, öndüşünceli olmak mı yoksa çok düşüncesiz olmak mı. Yoksa şöyle mi, bize bir kapan kurdular ve içine düştük durup dururken. Zaten başımıza her şey durup dururken geldi ve bunları anlatsam, üstelik de kapanınızda, gülmezsiniz bile. Yorgun düşesiye ve tam da denildiği gibi dilimde tüy bitesiye, durup dururken neler olduğunu anlatmaya çalışsam, ki bunu ne hoş görünmek ne ilginizi çekmek amacıyla yaptığımı anlamayacak ve belki de ne hoş, ne ilginç şeyler ve kimseler diyeceksiniz durup dururken. Başınıza bir sürü iş açtım ve gene denildiği gibi başınıza kabak patlattım. Böyle mi düşünüyorsunuz, böyle mi düşünüyorsunuz da emin olamıyorsunuz eşyalarınızdan.” (s. 14) Gelirken bulmuştur anlatıcı, bir çocuğun kitabı, bir çocuğun anlatıldığı kitap, belki ikisi birden, alıntıları okuyor mu, anlatısında yer mi veriyor sadece, belki ikisi birden, “aynı çocuğun hiç ilgi çekmeyen serüvenleri” çok keskin bir hikâye çizgisine sahip olduğundan mı, alıntılanan yerlerin bir bağlam oluşturmamasından mı, belki.

“Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti”, “bi bi bibi bip bi bibi bip bibibibibip bibibip”, Mors’a baktım yok, uzunlu kısalı bir mesaj, geçen Kış’ta veya o kadar da uzak değil, geçen Perşembe’ymiş, dereler taştığı zaman dedesinin tel kapının arkasına sıkıştırdığı misvakı o günlerde kaybolmuş, anlatıcı orada suyun anlaşılamayacağını, plastik çizmelerle gezilmesi gerektiğini söylemiş. Soğuk gölün kıyısı, Bayan Mira dolanıyor, hatırlatmalara izin vermiyor. Kumaşlardan minderler mi yapılacak, kullanılmış kumaşlardan değil, diğerlerinden! Çatışmanın patlayıp sönmesi, sırf gezintiye odaklanmak, Mira’nın ve anlatıcının bilinci. “Bayan Mira’nın bütün anlardan, izleklerden kurtulma çabasının boşa olduğu söylenebilir, gerçekten öyledir, bilinci hem çok yakın, hem çok uzaktır, daha çok da kendi bedeni üstüne takılıp kalmaktadır.” (s. 25) Bipbipler elbet iletişim yolu ama kim sağlayabiliyor bu öykülerde gündelik yaşamdakine benzer bir ilişkiyi, kim anlaşabiliyor, herhalde metinle okur sadece. Bu öyküyle Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazanmış Topal, 1992’de. İyi karar, birkaç yıl sonra bu ödülü kazanan toplumcu gerçekçi, kötü öykücüleri düşününce. Topal gerçekten gizli hazine ya, ilginç bir yazar. Nesi varsa okunmalı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!