Pedro Mairal – Kayıp Parça

2007’deki Bogotá39 listesinde tanıdık isimler var: Daniel Alarcón, Junot Díaz, Pilar Quintana. En az bir metinleri çevrildi Türkçeye, Mairal’la birlikte Latin Amerikalı “genç” yazarların neler yazdıklarını gördük. İlham verici. Karakterlerinin patolojilerinin yaşamlarıyla paralelliği en göze çarpan nitelikleri herhalde bu yazarların, rejim krizleri, ekonomik çalkantılar metinlerini doğrudan basmaz da arkada uğuldar sürekli, yoksulluğun, psikolojik çarpıklıkların sebebidir. Kayıp Parça‘da anlatıcı Miguel, abisi Luis’in gençliğinde Peroncu olduğundan bahseder bir ara, babaları Salvatierra’ya bir başkaldırı muhtemelen de Miguel’in değindiği kadarından, bıraktığı boşluklardan anlamayız ötesini, Luis’in babasına karşı duygularını tam olarak çözemeyiz. İşler çirkinleşmeden bırakmıştır zaten muhalifliği Luis, gençliğinde bir arkadaş grubunda kalabilmek için sesini yükseltmiştir, ötesinde yazıcılık yaparak hayatını sürdürür. Miguel emlakçı, cuntaya karşı pozisyon aldığına dair hiçbir bilgi yok, anlatıcı olarak da belli bir mesafeyi koruyor, öbür türlü 1980’lerde ülkenin, insanların başına gelenlerden bahsederdi. Hikâye bununla ilgili değil, hikâye bunlar olurken Salvatierra’nın sanatını sürdürmesi. Altmış yıllık serüven aslında, Arjantin altmış yılda neler yaşamıştır da rulolarca, kilometrelerce resimde yer bulamamıştır. Uzaktaki figürler mi, kaybolan insanlar mı imliyor acaba, yıldan yıla değişimi incelemek lazım. İnceleyemeyiz, babanın resimlerinin peşinden gidiyoruz. 1961’in kayıp rulosunun izini sürecek iki kardeş, yolculuk Uruguay’a, sınır nehrinin karşısına dek. Salvatierra’nın -“kaydedilen toprak”, “kaydedilen dünya”, daha da ne anlamlara gelir bu isim- eseri Röell Müzesi’nde sergilenebilmiş en sonunda, bunun için de bürokratik cehennemi eşelemeye göze almışlardı hatta ruloları Uruguay’a kaçırıp -Arjantin’den çıkaramıyorlar çünkü, kaydettirmişler bir kere- oradan Hollanda’ya götürmeyi planlıyorlar ama babadan kalan hangarı yerel mafyaya satmadığı için Miguel, rulolar yanıp kül oluyor ne yazık ki. Hollandalılar yanlarında getirdikleri aletlerle dijital baskılarını çıkardılar, iş yangından kısa süre önce bittiği için tamam da bir ömür, bir geçmiş kayboldu bir kere, Salvatierra’nın elinin değdiği asıl malzeme, bez, çalıntı çadır bezi, alıntı bez, standart bir bez türü, boş kâğıt, Tanrı’nın en büyük lütfu olarak beyaz bir zemin, kirli bir zemin, üzerine tarihin kaydedilebileceği herhangi bir yüzey, her şey küle döndü. Müzede nasıl sergileniyor, koca bir duvar ayrılmış, insan kendini akvaryumda sanıyor çünkü sudur Salvatierra’nın yaşamı, bir akışkanlıktır. Tüm tabloyu izlemek tam bir gün sürüyor, neredeyse dört kilometre uzunluğundaki resimler sağdan sola doğru yavaşça akıyor. “Eğer babamın o tabloyu yapmaya altmış yıl harcadığını söylersem, sanki devasa bir eseri tamamlamaya ant içmiş gibi bir anlam çıkar; altmış yıl boyunca tablonun babamı oluşturduğunu söylemek daha uygun olur.” (s. 5) Eleştirmenler incelemişler, “art-brut”, sanatsal bir niyet yok, tamamen içten gelen bir itki. Efsanenin oluşmasında Salvatierra’nın sessizliği de var tabii, yıllar içinde bir iki kez çıkmış piyasaya ama yaptığı işin önemli olduğunu, sanatçı olarak görünmenin anlamsızlığını idrak edip ortaya çıkmamış bir daha. Yaşarken hiç röportaj vermemiş, geride sanatıyla ilgili hiçbir metin bırakmamış, ortamlara hiç girmemiş, sessiz bir anıt. Mallorca’lı ışık ressamlarının izleri var mı, uzunca bir zincir düşünülünce, eh, çok az, Herbert Holt’un, Salvatierra’ya çok az şey göstermiş ressamın tanıttığı ışık kadar. Diğer yanda “emakimono” denen Çin ve Japon sanatı, rulo halindeki o uzun resimlerin etkisi? Elbet görmüştür Salvatierra ama çizmeye çok erken yaşta başladığı için esin kaynağı olmamıştır biçimce. Mevzunun teknik açıklamaları bunlar, asıl o öze, Salvatierra’nın yaratıcılığının kaynağına bakmalı, kişisel yaşama. Şunu da almalı: “Mesela tablonun tamamında tek bir otoportre bile yok; o kendi resminde görünmüyor. Bu, bir tür resimli kişisel günlükte kendisi yer almıyor. Otobiyografi yazan birinin kendisinden hiç bahsetmemesi gibi bir şey bu. Ve diğer bir gariplik: Tabloda imza yok. Bu o kadar da tuhaf olmayabilir aslında. Bu boyutta bir tablonun neresine imza atılır ki?” (s. 8) Yaşamın kendisine imza atmak gibi bir şey, bir günün sonunda evin kapısından girince havayı imzalamak. Öyle bir bütünlük var Salvatierra’nın yaşamıyla yapıtı arasında. Dokuz yaşındayken nehir kenarında at binerken, öyle resimlemiştir, eşini, çocuklarını, Miguel’in eşiyle çocuğunu, hatta ayrılacaklarının farkında değilken Miguel, ayrılmayı düşündüğü eşinin ayrılmayı düşündüğünü babasının o ara çizdiği resimden anlamıştır yıllar sonra, babası “yakalamıştır” da kendi yakalayamamıştır, neyse, ayağı üzengiye sıkışır dokuz yaşındaki Salvatierra’nın, atın tekmeleriyle kafatası, çenesi kırılır, ölecek diye beklenir ama evin tek gözlü, yaşlı aşçısı bitkilerden hazırladığı macunu sürer yaralara, çocuğu kurtarır. Çağrılan ayyaş doktor hem o dönemin tıp bilgisi gereğince kan akıtmamakla hem de çocuk oyalansın diye suluboya getirmekle bir ailenin yaşamını değiştirdiğini bilmez tabii, Salvatierra bu dönem yaptığı resimleri yok etmiş de bir iki parça bulunmuş sonradan. Ailesi ticaretle uğraşıyor, kendi resim yapıyor sadece, bu yüzden kara keçi ilan edilmiş de rahat bırakılmaktan başka bir şey istemiyor Salvatierra, postaneye memur olarak girdikten sonra da sessiz sedasız yaşamayı sürdürüyor, evlenince de, çocukları olunca da. Ölüm döşeğindeyken işaret parmağıyla gözünü, ardından eşini gösteriyor çocuklara, hani göz kulak olmalarını söylüyor veya bezlerin tamamına bakmaması gerektiğini. Sürprizi kaçırmayacağım, 1961’in kaydını tutan resimlerin bulunduğu rulo yüzünden kavgaya tutuşuyor Miguel’le Luis, babalarının sırrı açığa çıkınca ne yapacaklarını bilemiyorlar, çok iyi tanıdıklarını düşündükleri insanları aslında o kadar da iyi tanımadıklarını anladıklarında ne yaparlarsa onu yapıyorlar, yaşamlarını aynı biçimde sürdürüyorlar yani, ayakları yerden birazcık kesilmiş olarak.

Hikâye annelerini kaybetmeleriyle başlıyor aslında, kırklı yaşlarındaki kardeşler babalarının depo olarak kullandığı hangara gidiyorlar, rulolarla ne yapacaklarını düşündükleri sırada on yıldır bekçilik eden, Salvatierra’nın çok güvendiği Aldo’yla tanışıyorlar. Onun anlattığına göre Salvatierra oraya son kez geldiğinde suda yüzen balıkları çizmiş, gücü tükenince çizmeyi bırakmış. Tamamladığını düşündü belki, ölmeye orada “karar verdi”, Holt’tan mutlu münzeviliği, yaşam anarşistliğini öğrenmişti, neye nerede nokta koyması gerektiğini de. Yirmi yaşında başlamış ilk ruloya, altmış yılda çizebildiği, boyayabildiği kadar. Bir ömrün sağlamasını yapması açısından da ilginç, Miguel yıllara denk gelen rulolar üzerinden babasının yaşadıklarını, anlattığı hikâyeleri arayıp bulmaya çalışıyor, hiç dinlemediği hikâyelerin figürleriyle, renkleriyle karşılaşıyor belki, babasının iç dünyasında neler barındırdığını anlama uğraşı. Kayıp kısmı bulmaya çalıştığı bölümler mini polisiye, Arjantin’in durumu hangarı ele geçirmeye çalışan tatlı mafya üzerinden okunabilir, yan hikâyecikler besliyor asıl hikâyeyi. Luis bir yerden sonra dahil olmak istemiyor arayışa, belki karşılaşacaklarından, kardeşine söylemediklerinin açığa çıkacağından korktuğu için. Miguel’in motivasyonu: “Salvatierra’nın eserinde insanüstü bir şeyler vardı, onun eseri çok fazlaydı. Herhangi bir işe başlamak bana hep zor gelmiştir ve bazen, sabahları yataktan kalkmak gibi en küçük şeyler de buna dahildir. Her şeyi babam gibi devasa biçimde yapmam ya da hiçbir şey yapmamam gerektiğine inanıyordum. İtiraf ediyorum ki birçok sefer hiçbir şey yapmamayı yeğledim ve bu da beni bir hiç olduğumu hissetmeye götürdü.” (s. 36) Rulolarda kendini görüp yaşadığını bilecek Miguel, ruloları kurtardığında bilecek, eksik parçayı bulduğunda, Hollandalılara güvenip eseri müzeye teslim ettiğinde, bütün bunların toplamından daha fazlası olduğunda hayatını bir yere oturtabilecek.

Dört dörtlük roman. Tekrar basılmalı bir, Mairal’ın diğer metinleri de basılmalı iki.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!