Natsume Soseki – On Gece Düşleri

On gecenin düşleri, gecenin on düşleri, düşleri on gecenin veya geceleri on düşün. Çevirmen Zeynep Gençler Baloğlu’nun “Şöyle Bir Düş Gördüm” başlıklı giriş yazısından bir istikamet belirleyebiliriz, psikanalitik kuramdan da destek alabiliriz ama Soseki’nin gelenekle yenilik arasındaki konumu daha önemli. Sanırım. 25 Temmuz 1908’den 5 Ağustos 1908’e on düş yayımlamış Soseki, bir de kısa hikâyesi var sonda, Baloğlu ekleyivermiş. “Tanrılar Çağından Meici Çağı’na” tarihî dönemlerden anlatılar, düş anlatıları var bu kitapta, “Meici aydını” Soseki’nin nahif dünyasını çalkalayan çatışmalar rüyalarda olup bitiyor. Bazı rüyaların diğerlerine göre daha fantastik olduklarını söylüyor Baloğlu, samuraylı anlatıların gerçekliğe daha yakın olmaları o dönem Batı’nın sanatının ve ilminin Japon düş gücüne etki etmemesinden mi? Batılılaşma serüvenine dair çok ipucu var çevirmenin değindiği gibi, karakterlerden birinin Panama şapkası takması, doğudan yükselip batıdan batan güneş, batıda bir görünüp bir kaybolan güneş yine, doğru okumamız gereken sembolleri aradan çekip çıkarmamız gerekiyor. Bazıları apaçık ortada, eşinin savaştan sağ salim dönmesi için tanrılara yakarmaya giden kadının ritüel esnasında çocuğuna da göz kulak olması, eşinin çoktan ölmüş olduğunu bilmemesi tabii, gerçekliğin taş gibi kafaya düşen bir şeye dönüştüğünü ve modernleşemeyen bireyin hu huyla vakit kaybettiğini imliyor muhtemelen, aşırı yoruma varmak kolay. Tokyo Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı okumuş Soseki, Batı’nın edebiyatını ülkesinin geleneksel anlatılarıyla birleştirmiş de yol açmış kendinden sonra gelen yazarlara, Restorasyon döneminin çatlattığı toplumun inşasına şahit olmuş, devlet mevlet ne varsa tekrar biçimlenirken arızaları, özlemleri metinlerinde duyurmuş. “Japonya’nın asil geçmişinin gelenek ve göreneklerini, kültürel mirasını, kendi çağında bulamayan Soseki, geçmişe duyduğu özlemi de düşlerin diline yüklemiştir. Geçmişin ruhunu, kadim mirasın estetiğini içinde bulunduğu modern çağda yakalamanın imkansızlığından yakınır anlatıcı Altıncı Gece’de.” (s. 10) Bakalım ne var altıncı düşte, 12. yüzyılda yaşamış ünlü Budist heykeltıraş Unkei’nin Nio heykelleri oyduğu haberini almış anlatıcı, usta iş başındayken izlemek için hemen Gokoku Tapınağı’na gitmiş. O heykeller diğer Budist tapınaklarındaki gibi koruyucu tanrılar aslında, Unkei yarı efsane bir sanatçı, anlatıcı sıradan bir adam. Bütün bunların bir araya gelmeleri, eh, rüya. Toplanmış kalabalığa bakıyor anlatıcı, modern giysiler, etrafta modern yapılar, insanlar o çağda hâlâ Nio heykeli yapıldığı için şaşkın. Unkei kendi gerçekliğinde var olmayı sürdürüyor, etrafında olan bitenleri umursamıyor, keskiyi tutuşundan heykeli oyuşuna tam bir düşsel varlık olduğunu gösteriyor adeta. Anlatıcı hayranlığını ifade ettiği zaman dinleyenlerden birinin söylediği: “‘Yok yok!.. Kaşları ve burnu keski ile yontmuyor. Sadece ağacın içinde gömüşü olan kaşları ve burnu ortaya çıkarmak için tokmakla keskinin kafasına vuruyor o kadar. Tıpkı toprağın altında gömüşü kalmış bir taşı yüzeye çıkarmak gibi… E hâl böyle olunca da hata yapmana imkan yok zaten!’” (s. 40) Anlatıcı bir koşu evine gidiyor, keskisini alıp ağaçlardan birine girişiyor, kendisi de yapsın madem. Olmuyor, üçüncü deneme boşa, dördüncüden umut yok. Anlıyor ki Nio sadece “o” zamana ait, Meici ağaçlarında yaşayamaz. Unkei’nin varlığıyla yaşayabilir, kadim zamanların gücüyle. En berrak düş bu olsa gerek, yine bir parça fantezi içeriyor, aslında doğası gereği düşlerin tamamında bulabiliriz bunu da yeniliğin yok ettiklerinin anlatıldığı öykülerde şimdinin özü yoğundur. Yedinci gecede de öyle, anlatıcı kocaman bir gemide batıya doğru yol alır, batan güneşin kızıl izini takip eder. Tayfanın teki batan güneşi takip etmenin doğru olup olmadığına dair bir şarkı patlatır, anlatıcı bir gece yıldızları izlerken yanına gelen Batılının sorusuna cevap vermez de astronomiden anlamaktansa ölmeyi yeğleyeceğini hatta ölmek istediğini düşünür. Kendisi gibi mutsuz biri daha vardır gemide, bir kadın, en azından yalnız olmadığını bilir anlatıcı. Güverteye çıkar, daha ayağı yerden kesilir kesilmez pişman olur, keşkelenir ama yapacak bir şey yoktur artık, karanlığa doğru hızla düşer. Derin sulara. “Gemi, kara dumanını tüttüre tüttüre, dalgaları yara yara uzaklaşıyor. Ardından bakarken nereye gittiğini bilmesem bile içinde olmalıydım o geminin diyorum ama nafile!.. Hudutsuz pişmanlığıma ve korkularıma sarılıp teslim oluyorum karanlık dalgaların kucağına.” (s. 44) “Doğuya giden gemide batıya doğru koşmak” olarak okunmuştur Türkiye için bu. Anlatıcı yine de görmek ister o değişimi, hani intihar etmek yerine toplumun bir parçası olmak, değişim ne yönde olursa olsun, değişim hangi acılara yol açarsa açsın. Samurayın aydınlanma serüvenini, ikinci gecenin düşünü de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Budist bezemeler, geleneksel yapı, samuray başrahibin odasında zihnine üşüşen bu görüntülerle boğuşmaktadır, bir de başrahiple boğuşur çünkü aydınlanıp aydınlanmadığını anlamak isteyen başrahip aşağılar bir güzel, samuray değil de insanlığın yüz karası olduğunu söyler. Aydınlandı mı, samuray odasına çekilir, öfkelidir, kılıcını çekip adamın kafasını “bütün aydınlığıyla” uçurmak ister ama aydınlandığından emin değildir, başarılı olamadıysa kendini öldürecektir. Hiçlik mertebesine ermeye çalışır, öyle anlayacaktır, Çinli filozof Zhaozhou’nun öğretisini hatırlar ama bir türlü konsantre olamaz, gözlerini kapayınca öfkesini hatırlar, ardından öğretiyi, öfkeyi ve öğretiyi, başrahibin kel kafasını ve kendi bağırsaklarını. “Zıvanadan çıktım çıkacağım. Hayal kırıklığı ve pişmanlıklar sökün ediyor benliğime. Kontrolümü kaybediyorum ve gözyaşlarım sular seller gibi çağlamakta. Şu, beden diye sürüyüp durduğum kütleyi kaldırıp bir kayaya çarpmak, etimi kemiğimi lime lime etmek istiyorum. Ezilip o kayanın altında yok olayım istiyorum.” (s. 22) Ne olduğunu bilemiyoruz sonda, yan salonda ding dong yapmaya başlayan saatin sesiyle kendine gelen samuray sağ elini hançerine götürüyor, son. Saatin sesiyle kendine gelmesinden ne anlamalıyız, Japonlarda ding dong eden bir saat var mıydı, Batı’dan gelen bir zamazingo mu, saatle kendine geldiğine göre geleneksel değerlerini bir kenara mı bırakacak adamımız? Somut bir duyuya uyumlanmak, bunu da dördüncü gecenin düşüyle kıyaslayalım: yaşlı bir adam var dışarıda, yaşını kendi bile unutmuş. Arka bahçedeki tulumbadan su çekiyor dükkân sahibi kadın, amcaya yaşını soran o. Mantığın sınırlarının içindeyiz henüz, yaşlı adamın numarasıyla birlikte taşacağız oradan. Sarı bir havluyu çıkarıp dürüyor, yere koyduktan sonra etrafına bir çember çiziyor adam, kavalını çıkarıp öttürmeden önce çocuklara havlunun az sonra canlanacağını söylüyor. Ha, kendi göbek deliğinde yaşadığını söylüyor soranlara, bunu da cebe koyduk. Kaval değil de flüt çalıyormuş, tamam, birkaç tur atıyor çemberin etrafında, havluda kıpırtı yok. Yoruluyor mu adam, flütü kutusuna koyuyor, koyar koymaz yılana dönüşeceğini söylüyor bu kez, yakındaki nehre doğru yürüyor ve şarkı söyleyerek suya giriyor, kayboluyor. “Bense adamın suyun altından yürüyerek karşı kıyıya varacağını, orada kutuyu açıp içindeki yılanı çıkarıp bana göstereceğini ümit ederek dikilip kaldığım yerde tek başıma bekleyişimi sürdürüyorum. Uzunca bir süre bekliyorum lakin yaşlı adam bir türlü karşı kıyıya çıkmıyor.” (s. 32) Çok temel bir ikilem, bilinen dünyanın ötesine dair emareler olmasına rağmen “elle tutulabilir” şarkılar, flüt, dükkân sahibi var bir, anlatıcının bildiği dünya kısaca, sezdiği veya kısıtlı algılarıyla yorumladığı değil. Bir tercih mi yapmalı artık burada, ikisinden birini mi seçecek toplum? Başka seçeneği yok mu?

Denk gelen baksın, Soseki büyük bir kırılmayı inceliyor.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!