Armağan kitaplara benziyor: Hızlan’ın denemeciliğine dair Andaç’ın yazılarının yanında Hızlan’la yapılmış bir söyleşi, Hızlan’ın “Yaşamöyküm” nam söyleşisinden bir bölüm, Hızlan’ın denemeyle ilgili yazılarından bir seçki. Ortaya karışık. Yaşamına bakalım Hızlan’ın, on beş yaşından beri okuyup yazıyor, sokakla ilişkisi pek yok çocukluğunda, annesi eve çağırıyormuş çocukları. Anne, iki teyze ve anneanneyle büyümece. Enstrüman çalıyormuş Hızlan, ne çaldığından bahsetmiyor. Nota okuyormuş, hangi nota, Mozart’ın notaları sanıyorum, müzikle içli dışlı bir yaşam. Mozart’tan başka da pek bir şey yok ama. Hocaları severmiş Hızlan’ı, edebiyat çalışmalarını desteklerlermiş. Mehmet Kaplan’ın Yeni Türk Şiiri kurslarına gitmiş 1954’te, Kaplan o kursun lise öğrencileri için olmadığını söylediğinde şiirden anladığını söylemiş Hızlan, bu arada şiir değerlendirmelerinde kendisini bir numara olarak gördüğünü söylüyor Andaç’la yaptığı söyleşinin bir yerinde, neyse, Kaplan sorular sorduktan sonra bir kâğıt yazıyor, Hızlan konuşmalara rahatlıkla girebiliyor böylece, üstüne Kaplan’ın ders notlarını da alıyor. Kaplan ölünceye kadar sürmüş dostlukları. Necatigil’i de 1953’te ziyaret etmiş, Kabataş Lisesi’nin öğretmenler odasına girince öğretmenlerden daha öğretmen görünmüş göze, Necatigil’in alçakgönüllü davranışlarından sonra kendisinden utanmış. Nietzsche okumuş on beş yaşında, ne güzel. “Evlenmedim, bir aile sorumluluğunun ne demek olduğunu da öğrenmedim. Behçet Necatigil’in deyimiyle biz kaytardık. Anneannem, annem ve teyzelerimle yaşadım. Çok kimsenin ilgisini üzerimde hissetmenin zevkini çıkardım.” (s. 171) Edebiyatla ailenin, iki sorumluluğun yan yana gitmeyeceğini söylemiş Hızlan. 12 Mart zamanı bir gece yarısı telgraf gelmiş Tahir Alangu’ya: “Yazınızı bekliyorum.” Açıp okumadan önce hazırmış Alangu, çantasını hazırlamış, polisi karşılayacak kapıda. Dostları alaya alırlarmış Hızlan’ı, kendi de kendisini alaya alırmış, alaya almak iyiymiş. “Kötü yanlarımı öğrenip de düzeltme başarısını gösteremedim, o zaman da onları yücelik hanesine kaydedebilmem için neler yapmam gerektiğini düşündüm. Benim hakkımda yazılanları okumaktan, söylenenleri dinlemekten hoşlanırım. Hele içinde ince alay varsa, daha da hoşuma gider. Benmerkezcilik mi bu? Sanmam.” (s. 171) Andaç’la çok yolculuk etmişler, Stockholm’a Nobel yolculuğu, Bozcaada’da garip bir yolculuk, Aziz Nesin’in seveceği türdenmiş, iç muhabbet olduğu için ne olduğunu anlayamıyoruz. Söyleşi de iç muhabbet gibi ilerliyor zaten, aynı şeyi beş kez soruyor Andaç, Hızlan söyleşinin başında soruya cevap verdiğini söylüyor ama ortasında da, ortayı biraz geçtiğinde de cevap verdi aslında. Oraya geleceğim, o kadar sıkıcı ki Hızlan’ın yaşamında biraz daha oyalanmak istiyorum. Cumhuriyet‘te tanışmışlar 80’li yılların başında, Andaç önce okuruymuş Hızlan’ın, sonra arkadaşı olmuş. Ne keyifmiş Hızlan’ın yazılarını okumak, acayip bir fikir patlaması, muazzam bir kafa açılması, ne bileyim, övgüler şelale. Her şeye, herkese mesafe koyarmış Hızlan, güncele koyamazmış, “hayır” diyemezmiş bu konuda. Kendi de söylüyor, klasikleri gençliğinde yiyip yutmuş da güncelin nabzını tutmaya başlamış Hızlan, zaten edebiyat matinelerinde, söyleşilerde, yayınevlerinde, matbaalarda falan, tanışmadığı kimse kalmamış. Kendi tayfası da var, a tayfa, aynı zevklere sahip arkadaşları da katınca sosyal çevresi tamamdır. İyi şiir bahsini buldum, hemen alayım: “İyi şiiri en iyi ben anlatabilirim duygusunu taşıdığımı itiraf edebilirim. Zaten herkes sizden iyi anlatıyor, yorumlayabiliyor, bu konuyu yazabiliyor derseniz neden yazı yazacaksınız. Bir eksiği görmezseniz tamamlama duygusuna nasıl kapılacaksınız. Başkası anlatmış bana gerek yok dediğiniz anda yazmayın.” (s. 72) Hızlan’ın maddi yönden pek bir kaygısının olmadığı anlaşılıyor, İlhan Berk’in “Paul Klee’de Uyanmak” şiirini daha iyi kavrayabilmek için annesinden şiirde adı geçen Klee’nin “Ad Marginem” tablosunun reprodüksiyonunu istemiş Hızlan, annesi İngiltere’den getirtmiş. Cemal Süreya’nın “Aslan Heykelleri” şiirini okurken de “Modigliani oğlu Modigliani” dizesi için yurtdışından bir Modigliani kitabı getirtmiş. “Tamam tamam,” deyip salçalı ekmekle sokağa yollarlardı beni böyle isteklerim olsa, insan gerçekten hayret ediyor. Dergilerini üniversiteye başladıktan sonra Beyazıt’taki havuzun yanındaki dergiciden alırmış Hızlan, sonraları Ali Avni Öneş’le Hasan Basri Öneş’in kurduğu dağıtım evinden. Dergileri çok önemli buluyor Hızlan, eskiden daha bir atardamarmış ama şimdi de atardamarmış, dergiler edebiyatımızın canı ciğeriymiş, herhangi bir metnini dergilerde yayımlamayanların kitaplarının çıkması çok zormuş falan. Çiftliğe döndüğü için yıllardır dergiler de cort, birkaç sayı sonra zart diye kapanan delifişek örnekler olmasa doğru düzgün bir dergicilikten bahsetmek mümkün değil. Hızlan konuşmayı çok seviyor, yazmayı da seviyor, 1950 Kuşağı sanatçılarının hemen hepsi öyleymiş. Ne demek istediğini anlayamadım bazen, misal: “İnsan ilişkilerini çoğu zaman çıkar kavramı etrafında anlatmak gerekiyor. Ben bu tür dostluklardan kaçtım, güven duymadığım insanlarla laf olsun diye ahbaplık kurmadım, insan cesetleri üzerine kurulan başarılardan rahatsız oldum. Rekabet olmamalı, insanlar işini birinden daha iyi yapmamalı gibi budalaca bir söz söylemeyeceğim.” (s. 52) Kocamustafapaşa’da sinema kurulmuş, sık sık gitmiş Hızlan, eve bir dünya kitap girmiş, sık sık okumuş Hızlan, evde mükemmel yemekler pişirilirmiş, herhalde yemiştir Hızlan. Andaç’ın dediklerini de anlamadığım oldu, misal: “İyimserdir bakışı. Yapıt/yazar, hayat/insan arasında gezinirken yönünü doğrulara döner. Olumsuzlukları denemesine konu etmenin anlamsızlığını bilir, Hızlan. Bu türün yaratabileceği duygusal eğitimden, okurun önünde açabileceği yazınsal duyarlıktan taviz vermez.” (s. 28) Ne sebeple taviz verecekti ki, denemenin nitelikleri arasına özgürlüğü de koyuyor zaten Hızlan. Olumsuzlukları denemeye konu etmenin anlamsızlığı ne demek mesela, duygusal eğitim verdiği okurları kasvete boğmamak falan mı mesele, maksat? Mavi boncuk dağıttığı söylenmiştir Hızlan’ın, doğrudur, Andaç’ın değindiği über, süper Kitaplar Kitabı‘nda eleştiri ararken ömür geçer, üstelik ön kapakta “Eleştiri” yazar kocaman. “Doğan Hızlan deyince bir an duralamak gerekir.” (s. 25) Beyne reset atmadan konuşulamıyor Hızlan hakkında, çok görmüşümdür, insanlar gerçekten “Doğan Hızlan” dedikleri an duralarlar. Ayrıca Doğan Hızlan bir şey deyince de duralarlar. Doğan Hızlan’la girilen her diyalogda, Doğan Hızlan hakkındaki her konuşmada insanlar duralaya duralaya bir hal olurlar, dur kalklı muhabbetlerin tadına doyum olmaz. Biraz daha yerimiz var, uzatabilir miyiz yeterince, bakalım, yine bir alıntı: “Cumhuriyetin ilk yıllarında Doğu unutuldu ya da öyle gerektiği için unutturuldu. Yeninin yerleşmesi için doğru bir yöntem ya da doğru yöntemlerden biri sayılabilir. Doğu’nun önemli eserleri de Batı’nın önemli eserleri de çevrildi, klasik kitaplığımız oluşturuldu, böylece daha sonraki çalışmalarımızın temeli hazırlandı.” (s. 97) Hızlan gençken Divan şiiri okuyor bir güzel, geçmişle günceli birbirine bağlıyor, şiir değerlendirmelerini o birikim üzerinde kuruyor. Ataç belli bir ideolojinin denemecisi, eleştirmeni değil, ki Memet Fuat da hazırladığı antolojilerden denemeyle ilgili olanına almış Ataç’ı. Karşıtını da araştırmış Hızlan, rejime uyumlananın karşısındaki uyumlanmayanın yazdıklarını. Hızlan’ın ilk kitaplarının çıkmasında Selim İleri’nin itelemesi etkili olmuş, ilk iki kitabın adını İleri koymuş hatta. Denemeye gelsem mi, geldiğim gibi bitecek zaten: deneme birikim ister, temizlik de ister zira onca bilgiyi yığmaktan deneme çıkmaz, üslup işidir, eleştiriyle kol koladır, felsefeyle baş başadır, deneme nereye çekersen oraya gider, ensesine vurup lokmasını almak mümkündür, deneme serbestliktir, eğitir, bir şey katar okura, yeni bakış açıları falan kazandırır. Kısacası iyidir deneme, iyidir Hızlan, iyidir Andaç. Şu kitabı verileceklerin arasına koymalıyım hemen.










Cevap yaz