Söyleşilerden çıkanlar, aşağı yukarı: eskiden siyasetçiler acayip eleştirilirlerdi, dava açanlar olurdu ama genellikle hoşgörüye karşılarlardı karikatürleri, AKP’de mizahtan, karikatürden anlayan pek kimse olmadığı, zaten anlamak gibi bir kaygı da duymadığı için artık o işler zor. Leman iyice sola kaydığı için mizahı yaya kaldı, Leman iyice sola kaydı ki ortacı, geveze dergilerin yapmadığını yapmaya daha etkili biçimde devam edebilsin. Hayır, her şeyin mizahı yapılamaz, çocuğunu sırtında çuvalla hastaneye taşıyan adamın mizahı örneğin. Dinle ilgili mizah yapılmaz, din adamlarıyla ilgili mizah yapılır. Kalp kırmaya, kaş yaparken göz çıkarmaya gerek yoktur mizah uğruna, oysa Bahadır Baruter’in verdiği örnek, yani burada çok ağır, ayıplayanın ayıplayacağı bir mizah var ama, güldüm ve utandım ve biraz daha güldüm ve utandım: “Bir keresinde zihinsel engellilerle ilgili kötü bir espri yapmıştık. Televizyonda işitme engelliler için haberler vardır ya. Zihinsel engelli çocuklar toplanmışlar televizyonun başına. Aile de gerizekâlı, televizyonda onlar anlasın diye ‘hebele lübele’ diye bir haber sunumu var. Bunu nasıl ve niye çizdik hatırlamıyorum ama bir ton engelli vatandaş yakını sitem etti. Biz de açık açık özür diledik ve çok utandık. Böyle sınırlar var.” (s. 200) Bazen de yok, şurada ve şurada, o komedyende, bu çizgi romanda, tepki göstermek isteyenler bombayla da gösterebiliyorlar. Mizahın gördüğü işleve temkinle yaklaşan bir iki komik var sadece, 12 Eylül’den sonra önemli bir boşluğu dolduran karikatür elbet doğrudan protest bir havayı yansıtmamalı, yine de 2010’ların ortalarında -Gezi’den kısa süre sonrası- çizerler, aktörler yavaş yavaş köşelerine çekiliyorlar artık, davalardan korkuyorlar ki özellikle Bahadır Baruter’in başına gelenleri gördükten sonra ayyuka çıkmış bu. Gerçi kitaptaki en bam güm söyleşi yine Baruter’inki, diğerleri kendi sanat yaşamlarını anlatırken coşuyorlar, ülkenin haline şöyle bir dokunup geçiyorlar falan, Baruter aralarında parlıyor resmen. Otosansürün varlığından açık açık bahseden yine az, hani baskı ortamı malum da konduramıyorlar muhtemelen, iktidarın yarattığı “zorluklar” tamam da bunun sanata yansıma noktasında aklına gelen fikri çizecekken kim bırakıyor kalemi, memleketin mizahı ne kaybediyor, eskiyle kıyaslayarak bir çıkarımda bulunabiliriz en fazla. Gezi’nin mizahını övmeyen yok, duvar yazılarından internet paylaşımlarına hemen her noktasına değiniyorlar, elbet kendilerine paye de çıkarıyorlar ama ne ölçüde geri kaldıklarından yine pek az isim bahsediyor. Belki de otosansürün ne kaybettirdiği görüldüğü içindir, sokaklar olabildiğince özgürken dergilerde başı neyin yakabileceğine dair toplantılar yapılıyorsa temel bileşenlerden biri yitmiş demektir. Ferhan Şensoy da bundan yakınmıyor muydu, “Öyle biri yok!” derken gözleri dolu doluydu adamın. Baruter’i çok andım ama bir kez daha anacağım, yanıtları için ayrı bir paragraf da sokalayacağım, Baruter çoluğu çocuğu olmadığı için daha rahat davrandığından bahsediyor bir yerde, kendi eserleri için değil de ortağı olduğu dergide yer alanlar için otosansürün işlediğini söylüyor. “Ben hep sert espriden, sert mizahtan hoşlandım. Yani cinsel tabular, ahlak, kültür, o konformist, orta sınıf, mıymıntı aile yaşantısına karşı da sert olmaya, taviz etmeye yönelik bir mizahı sevdim. Dünyanın her yerinde satirik mizah böyle yapılır.” (s. 195) “Ürkek mizahçı modeli” dergilere hakim olduktan sonra karikatürden de soğur insan, beyni kurcuklayan bir şey yok, yeni nöronlar yaratan fikir yok, uçları eşeleme yok, gündelik yaşamın yüzeyinden sıyırmalık şeyler güldürmediği için çok uzun zamandır bakmıyorum kimin ne işi var diye. Ne alırdım zamanında, her hafta koşardım resmen, 2009 2010 gibi bitti bende. Hayvanlı tatlı su mizahına daha fazla para vermek istemedim sanıyorum, sevdiğim çizerlerden de bir şey alamıyordum, ne bileyim, YouTube gelip de dışarıda nasıl işlerin döndüğünü gösterince tamamen bitti. George Carlin’i ilk izlediğim zamanı hatırlıyorum, dönüp bakacak bir şey yoktu artık.
Selçuk Erdem, Erdil Yaşaroğlu gibi isimler var, değinmeye değer ne söylemişler diye bakarken Memo Tembelçizer’e denk geldim, otosansür uygulamaya başlayıp başlamadıklarıyla ilgili soruya cevabı: “Evet öyle. Daha sonra da eski haline dönemedi zaten. Neşeyle yaptığın şey bu sefer bir iç sıkıntısıyla yaptığım şeye dönüşüyor. O da hem camianın psikolojisine hem de kurum psikolojisine yansıyor.” (s. 183) Korkunç. Kafanda kıvılcımlar uçuşuyor, elin istemsizce ekrana, kaleme gidiyor ama karanlık bir şey çöküyor kafaya, durduruyor. Yazık oluyor, özünden fışkıran neşeyi öldürmek zorunda kalıyorsun. Bir şey yazılacak, öyle bir üslupçuluk, sembolizm kuruluyor, mevzu dolana dolana zayıflıyor misal, dilin olanakları molanakları derken ucubeye dönüyor hikâye. Fişeklediği de var, Arkady ve Boris Strugatski’nin romanları, Galip Tekin’in çizgileri. Neyse, para cezaları ödenemeyecek noktaya gelince otosansür kararı almışlar bu arada, L-Manyak‘ta durum böyle tezahür ediyor, diğer dergilere yansıyor hemen. Daha da bakınıyorum, Şevket Altuğ’un dediklerini buraya alacağım çünkü çok özledim adamı, yıllardır inzivada. “Bunların içinden kaliteli bir şey çıkamaz. Bu ortam benim moralimi bozuyor, ben bu ortama hiç giremem. Geçenlerde bir anket yapıldı, unutamadığınız beş dizi diye. Benim yaptığım iki dizi de içinde. Ben şimdi alnımı niye çizdireyim. Ama büyük konuşmayayım. Ömrüm vefa eder de öyle güzel bir teklif gelir ki, oynayabilirim. Ama çok az bir ihtimal. Vallahi öyle.” (s. 79) Gelmemiş olacak. “Ben oldum” diyene karşı Altuğ, piyasaya girdiğinin üçüncü yılında poz kesenlere karşı, toplumu aptallığa mahkum edenlere karşı, on dakikada üç insanın öldüğü dizilere karşı, “Baba ya, musluk akarken kestin,” diyen arkadaşına karşı. “Para tabii çok önemli yaşamımız için ama her şey değil. Kovulmadan gitmesini bilmek lazım. Ben gelmişim zirveye, Allah’a bin şükür müthiş bir şey. Zirveye gelmişim, burada bırakacaksın, devam etmeyeceksin.” (s. 75) Son diziden sonra abisinin atölyesinde çalışmış Altuğ, kendi işinden hiç taviz vermemiş, gelen tekliflerin hiçbirini kabul etmemiş. Süper Baba sonrasında bir yerde gördük mü, bakmaya üşendim, herhalde görmedik. Sekiz kitaptan sonra yazmayı bıraktığını söyleyen Baran’ı hatırlıyorum, teveccüh de görmüştür ama yetmemiştir ona, okurla bütünleşemediğini söyleyerek çekilmiştir artık. Altuğ ülkenin dejenere olmasından şikayetçi, kapitalin kılcallara kadar girmesinden, yoksa bir yıl para almadan çalıştığı tiyatroyu niye özlesin, gençliğinde uyanan tutkuya neden uysun, dediği gibi paranın peşinden gidip iki insan da o öldürüverirdi, olur biterdi. Necatigil demiş zamanında, her yıl bir şiir kitabı, dergilerde şiirler çıkarmaları gerekirmiş şairlerin, yoksa silinir giderlermiş, Sennur Sezer söylüyordu Komet’e. Oysa unutulmak iyi Komet’e göre, millet hatırlar, şiir unutulmamak için yazılmadığına göre.
Onur Ünlü absürt bir şey yapmadıklarını söylemiş, mevzu Leyla ile Mecnun, dizinin yayından kaldırılmasına değiniyor tabii. Absürt, evet, taş gibi düşer kafaya, afallatır, o dizi büyülü gerçekçi mi bilmem ama büyü var, gerçekçilik de var, valla hayranları kızarsa kızsın da komedi kısmen var. Beş dakika katlanabildim ben, o kadar uzundu ki mizah arada kaybolup durdu, ben de sabredemedim tekrar peydah olsun diye. Neyse, tiyatrocuların yanında karikatüristler, senaryo yazarlarının yanında öykücüler, türlü çeşitli insanın memleketteki komediyle ilgili görüşlerini öğrenmek isteyenler beri gelsin.










Cevap yaz