Alberto Manguel – Hayali Bir Hayat

Pandemiye Lizbon’da yakalanmış Manguel, kitapları için tahsis edilen bir kütüphaneyi kurarken. Fransa’daki haberlere konu olmuştu, Okumanın Tarihi‘yle birlikte eline ilk kez o kadar yüklü bir miktar para geçince partneri Craig’le satın almışlar orayı, Kanada’daki kitapları getirtmişler, mis gibi kütüphane. Sonra Sarkozy’nin politikalarını eleştirmiş Manguel, sessiz kalsa kendi ülkesinde yaşananların tekrarlanabileceğini düşünmüş zira ordunun yönetime el koyduğu günün öncesinde kimse öyle bir şeyin yaşanabileceğini düşünmüyormuş. Ne olmuş, Sarkozy destekçilerinden biri takmış Manguel’e, yasalara göre vergiden muaf olan kitaplar için bir dünya vergi borcu çıkarmış. Gitmekten başka çare yokmuş artık, savaşmak için çok yorgun ve yaşlıymış, dediğine göre felç geçirmesinde bu olayın etkisi büyükmüş. Benzer bir şeyi Arjantin Ulusal Kütüphanesi’nin müdürlüğünü üstlendiği yıl da yaşamış, muhalifler ve iktidar çirkinleştikçe müdürlüğün çilesi de artmış. Kurumlarıyla birlikte toptan çürümüş bir ülkede yaşadığını “içeriden” anlamış Manguel, çıkar ilişkilerinin sıkıştırdığı bir konumda daha fazla duramamış. Kütüphanesi için yer bakarken, İstanbul’dan da teklif gelmiş ama proje hayata geçmemiş niyeyse, tanıdıklar vasıtasıyla Lizbon belediye başkanı dahil herkes devreye girmiş. İstediği gibi bir yer alamaz mıydı Manguel, alamazdı çünkü o kadar kazanmıyor, ailesinden kalan da pek bir şey yok anlaşıldığı kadarıyla, “Stephen King veya Elena Ferrante değilseniz kitap yazarak geçinemiyorsunuz” diyor. Dersler, seminerler, konferanslar, türlü şekilde para kazanmaya, kitaplarını bir arada tutmaya ve sağlığını korumaya çalışıyor. Diyabeti var, kukla yapıyor arada, yaşıyor işte. Manguel’le Sieglinde Geisel’in uzunca söyleşisi. İlginç bir yaşamı var Manguel’in, Borges’le ilişkisine değinmeyeceğim çünkü bilmeyen yok herhalde, onun için ayrı bir metin yazdı zaten Manguel. Babası Arjantin’in ilk İsrail büyükelçisi, bu sebeple çocukluğunun bir kısmını Tel-Aviv’de geçiriyor, mürebbiyesi Ellin’in gözetiminde. Okumayı seviyor Ellin, hayal gücünü fişekleyici şeylerle, ayrıca Almancayla dolduruyor Manguel’in zihnini. Annesiyle babası İspanyolca konuşurlarmış, Manguel Almancayı tercih edermiş ama duruma ve keyfine göre Fransızca, İngilizce, nece konuşmak istiyorsa konuşurmuş. Arjantin’e döndükleri zaman bir İngiliz kolejine gitmiş, Yahudiliği gözüne sokulunca hemen Alman okullarından birine verilmiş. İronik gibi görünüyor ama savaştan sonra Almanlar antisemitizmden arındıkları için isabetli bir karar olmuş bu. Hikâye uzun, Borges’in yanında edebiyatı öğrenen Manguel’e üniversitenin edebiyat bölümü çok zottirik gelmiş, ustasının referansıyla yallah Avrupa’ya gitmiş, evlenmiş, çocukları olmuş, sonra Kanada’ydı, Fransa’ydı derken oradan oraya gidip geliyor. Craig’le yaşamını birleştirmesine karşı çıkmamış ailesi, bu bölüm jet hızıyla sonlanıyor da Manguel’in gizleme çabası yok açıkçası, mutluluğu bulması önemli. Benzer bir hikâyeyi Mehmet Ergüven de anlatıyordu istedikleri gibi yaşayan insanların neşesiyle, azıcık da kaygıyla tabii.

Biyografik bilgidense Manguel’in alımlama biçimine, metinlerle ilişkilerine bakmak daha iyi. Teorinin cinini şişeden hemen hiç çıkarmamış Manguel, Derrida veya Jameson falan okumamış, kurmaca metinleri genişleten, açıklayan kurmaca metinlerin peşinden gitmiş. De, Jauss’un alımlama teorisinden etkilendiğini söylüyor, aslında kendi okuma biçimini anlamlandıran kuramcılara ilgi duyduğunu söyleyebiliriz. Dante araştırmacılarının metinlerini de okumuştur sanıyorum, doğrudan hedef metni yorumlayan metinler ilgisini çekiyor. İlahi Komedya‘ya büyük bir ilgi duyuyor bu arada, yaşamının kritik bir döneminde karşılaşmasının etkisi büyük. Hastanede yatarken mi, biri getirmiş Manguel’e, altmış yaşında Dante’ye hayran olmanın, kaçan onca zamanın hüznü yok çünkü aşk gibi bir şey bu, bazı metinlerle belli bir yaşta, belli koşullar altında karşılaşılıyor, beklemek gerek. Önceden okumayı denemiş Manguel, olmamış. Yaptığı kuklalar, seksen tane filan, İlahi Komedya‘dan karakterlerin kuklaları. Okumaya gelelim, ilgimi çeken bir iki şey var, mesela “sessiz okuma”nın yazı dilleriyle, okumanın belli bir kitle için yapılmaktan çıkmasıyla ilgisi var, “içten okuma” öyle pek karşılaşılan bir şey değilmiş. Okumanın en keyifli yanı, bence tek keyifli yanı nöral ağlar oluşturması, yeni ağlarımızla dünyayı biraz daha farklı görmemiz, sonra biraz daha, ta ki tepetaklak, kimsenin göremediği gibi görene dek. Bitmiyor, bu yüzden, evet, kütüphanesindeki bütün kitapları elbet Manguel de okumamış ama istediği şeyi okuma keyfini edinmiş işte, kitapları istediğince çeşitlendirerek okuma ufkunu artırmış. Hepsinin kapağını açmış bu arada, üç beş satır okuyup kapadığı var, hiç okumadan kapadığı var. Ama eline alacak o kitabı, ekrandan okuyamadığını söylüyor. Kötü bir şeymiş zaten, beynin bazı bölgeleri işlevsizleşiyormuş ekrandan okuyunca. “Ekrandan okuma, sözcüklerin okunmasından değil de görüntülerin okunmasından sorumlu nörolojik yollarla ilintiliymiş. Dolayısıyla sözel-düşünsel nörolojik ağın zararına ikonografik bir fizyolojik ağ geliştiriyoruz.” (s. 15) Malum metnini birinci tekil şahısla yazması konusundan yola çıkarak birinci tekil şahsı çocukluğundan itibaren nasıl alımladığını anlatıyor Manguel, arada Knausgård gibi yazarlardan rahatsız olduğunu ekliyor, bir nevi teşhircilik var çünkü, entelektüel boyut yok, adeta bir hayvanat bahçesi. Söyleşinin ilerleyen bölümlerinde değinecek, “boşluk bırakmayan”, okuru yaratıcı okurluk uğraşına dokundurmayan metinleri beğenmiyor Manguel. Tartışmaya değer. Anlatıcının üç kez tuvalete gitmesi, aradığı çikolatayı bulamayınca başka bir çikolatayı yemesi, eh, Carver’ın veya Hemingway’in metinleriyle çok uzaktan da olsa bir bağı var Knausgård’un yazdıklarının, yani bir metnin otobiyografik olup olmamasının önemini bir türlü anlayamıyorum çünkü en başta dil kurmacaya çeviriyor yaşantıyı. Knausgård’u okurken kurmaca bir metin okuduğumu hissediyorum, Manguel’in eleştirdiği yerden alayım, başka bir çikolatayı tercih etmesi veya iki kez sıçması o karakterin eylemlerini, yani hikâyeyi yürüten esas devinimi sağlar, doğrudan ve tercihlerin gösterdiği potansiyel devinim yoluyla dolaylı olarak. Amcası dava açmış da bilmem ne, hikâyenin varlığı tek başına yeterli kurmacanın belirmesi için, yaşamı doğrudan yansıtmasını eleştirmek okur olarak Manguel’in niyetini göstermekten öteye geçmez, metnin niyetiyle ilgisi yoktur yani. Niyetlediği bir şey varsa metnin. “Kurgu kurgu” istiyor Manguel, “kurgu” istemiyor, keyfi bilir de gerçekliğin çoğu zaman bir kitabın sayfalarının gerçekliği, sözcüklerden oluşan bir gerçeklik olduğunu ekliyor, Knausgård’un sözcükleri başka türden bir gerçeklik yaratmıyor ki. Neyse, masalları seviyor Manguel, Borges’in sesini duyuyor ki çok kötü bir şey bu, yazdığı her şeye sirayet ediyor. Yourcenar’ı İngilizceye çevirirken tartışmışlar biraz, bazı dillerin arka arkaya sıralanmış sıfatları taşıyabildiğini söylüyor Manguel de İngilizce o dillerden değil, orijinal dildeki çoğu sıfatı taşımayacağı belliyken dahi sıfatları metinden çıkarmaya razı gelmemiş. Anlaşılır, Manguel’in kaygısı da anlaşılır, “mor yamalar” dermiş İngilizler süslemelerle dolu bölümlere. Son olarak Bret Easton Ellis’in geçtiği bölümden bahsedeyim, okurken eğlendim çünkü gerçekten de Manguel’i delirtecek yazarlardan biridir Ellis. Karakter müzik grubunu sayfalarca anlatır, hikâyenin ilerleyişini zerre sallamaz, gore sahneleri göze sokar, bilmem ne. “Hayatımda yalnızca bir kez bir kitabı çöpe attım. Bret Easton Ellis’in Amerikan Sapığı adlı romanı üzerine bir inceleme yazmam istenmişti. Kitabı düpedüz şeytanca buldum, kendimi o kadar kirlenmiş hissettim ki okuduktan sonra sıcak bir duş alma gereği duydum.” (s. 77) Kötü bir metni okuduğumda aynı şeyleri hissediyorum, karakterin “şeytanlığını” görünce değil. İyi edebiyatın galiz kötülüğe izin vermeyeceğini iddia ediyor Manguel, sınır çizmeye kalkıyor. Sevdiği metinleri onlarca kez okuması gösteriyor bazı şeyleri de, işte, Bateman’ın sırf varlığının, yediği haltlardan sonra çevresinin tepkisinin değeri var aslında.

Hoş söyleşi, elden gelir.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!