Argos yaşlanmıştır, Athena’nın yardımıyla kendini tanınmaz kılan sahibini tanıdığında kuyruk sallar, kulaklarını sarkıtır, yerinden kalkıp da efendisine varamaz. Gözyaşlarını siler, başını çevirir efendi, her yanını bitlerin sardığı köpeğini sevemez. Hem kimliğini afişe ederdi, katliama kadar gizlenmeli. Poseidon’un eziyetinden kurtulmadan önce çok ağlamıştır, son gözyaşını köpeğine ayırır. Valéry çok güzel bir köpek portresi çizmiş karakalemle, şanslı olanlardan birini, gerçi insanbiçimci bakışla bir köpeğin şanslı olup olmadığını söylemek, yani Argos daha şanslıdır belki o son gözyaşını kazandığı için, belki de et parçası atmasını beklemişti sahibinden, onca yıldan sonra bir parça et yeterdi. Genellikle insanın sömürdüğü bir ilişki bu, insanın yararına daha doğrusu: Valéry’nin bir çizimle kazandığı ödül: mezarının yerini soranlara yardımcı olurmuş bekçi, “Valéry!” dermiş, köpek tek başına mezara götürürmüş ziyaretçiyi. Bir kültür bakanı oldukça rahatsız edici, saygısızca bulmuş da köpeğin rehberliğini yasaklamış. Hayvanlar söz konusu olduğunda aşırı yoruma kaçmamak çok zor, sembolün gücü. Köpek gibi ölünür, it kopuk olunur, Sezar’ın aşağılamak için söylediğidir, “İspanyol köpekleri gibi yalvarılır”. Hayvan kendisi hakkında konuşulduğunu, ne yapar, hiçbir sözcük ne yaptığını karşılamayacak ama “sezer” diyelim, Sartre’la arkadaşları konuşurlar da köpek anlayamaz ne söylendiğini, çılgına döner. Maeterlinck’e göre rastlantı sonucunda oluşmuştur köpek, hiçbir hayvanın yapmadığı şeyi yapıp ittifak kurar insanla. Romain Gary’nin bir metninde işte, ırkçılar köpeği Siyahilere saldırması için eğitir, bir Siyahi köpeği yakalayıp beyazlara saldırması için eğitir bu kez. Köpekler insanları ayırmaz. İnsanları yok edebilir. Tersi de mümkün. “Almanya’da, Yahudi asıllı savaş esirlerinden oluşan bir orman birliğinden Emmanuel Levinas, bekçilerinin, hatta gelip geçenlerin nazarında artık insan türüne ait olmadığını anlar. Derken serseri bir köpek birliğe katılır. ‘Onun nazarında insan olduğumuz su götürmezdi.’” (s. 11) En düşüğüne bile insan olduğunu hatırlatacaktır köpek, en düşüğünü dişlerinin arasında kıstıracaktır. Kedilerin aksine köpeklerin polislerle işbirliği yapmasından ötürü kedici olduğunu söyleyen kimdi, onun dediğinden. Kedilerinki de bilinçli, yine düştük tuzağa, bir tercih değil ama en azından insanlık suçu işlemiyorlar. Bir konuşmaları eksik bu arada, Mirbeau ilgilerini çeken bir konuda dili hemen sökmelerine şaşırır. Fransızca, İngilizce, Hintçe bilirler. Koku alma yetenekleri karşısında güçsüzüz. Koku haritasını çıkarırlar dünyanın. Woolf’un Flush’ı. İzleri tersten sürerler, sondan başa, bir psikanalistin imreneceği şekilde. Düşkünleri vardır bütün bu yeteneklerine rağmen, kıvranırlar, beklerler. Bazılarına selam vermek adam olmaya çeyrek var demektir. Charlie Chaplin mim numaralarında köpeklerin davranışlarına ustalıkla öykünür, kemik kemirdiği bir sahnede daldığını, kendini köpek sandığını söyler.
Ölürler. Grenier’nin tanıdığı bir Alman bir parça çikolata vermek istermiş, Ulis’in çikolata sevmediğini defalarca söylermiş Grenier, yine de engel olmazmış, Ulis de pek nazik olduğundan ağzında bir süre tuttuğu çikolatayı yere bırakırmış yavaşça. Ulis’in zamansız ölümünü Alman’a haber vermek için kahvenin önüne gitmiş Grenier, kahve tamirat dolayısıyla kapalıymış, açıldığında da Alman gelmemiş. İki yıl sonra karşılaşmışlar, Grenier köpeğini hatırlatmaya çalışmış ama adam bütün köpekleri sevdiğini söylemiş. İnme mi inmiş ne, bastonunu takırdatıyormuş. Cennette olduğunu söylemiş Ulis’in, Assisili Aziz Francesco’nun yanında. Kendisi de bir yerlere gitmiştir çok geçmeden, Ulis de adam için aynı şeyi söylüyormuş bir de. Çocukluğun köpekleri de başka, Dick varmış, babası kumarda kazanmış. Ne çirkin şey. Başta istememişler Dick’i, eve nasıl geldiği belli, yoldaşında kalmalıydı ama borç borçtur. Grenier anlamış ki ortadan kaybolduğunda çevredeki kahveleri geziyor Dick, bildiği kokuyu almaya çalışıyor. Rita varmış, özlemiş de Grenier okuldayken girivermiş sınıfa. Dick çok uzun bir köpekmiş, iki kardeşin kucağına yattı mı eski arabanın camlarından giren soğuğu kesermiş. Mutluluğun kokusunu da alabiliyorlar mı, mutluluğun kokusunu alabildiklerini düşünen insanların kıskançlıklarının kokusunu da alabiliyorlar mı? “Sartre, Gustave Flaubert’le ilgili olarak köpeklerin iç sıkıntısından söz ederdi. Ona kalırsa, zavallı Gustave onlar gibi anlamadığını anladıkça çılgına dönermiş. Yazar olduğunda, insanla hayvan arasındaki alışverişin karmaşıklığını, sevginin sonsuzluğunu kimsenin ondan iyi dile getirmediğini eklemek isterim.” (s. 23)
1980, Romain Gary’nin evinin önü, Ulis’in ölümüne çok kalmamış. Kaçıncıya çağırıyor “kerata”yı Gary, acı sonun yakın olduğunu öğrenince şiddetli bir hıçkırık, doğruca kapı sundurmasının altına. Ulis 23 Eylül’de ölmüş, Gary 2 Aralık’ta. “Bir yıl içinde Jean Seberg, Gary ve Ulis ölmüş, sokak boş kalmıştı. Birbirimizi sevdiğimize göre o üçünü bir arada anmamak ve bunu dobra dobra dile getirmemek niye?” (s. 25) Sokağın en aristokrat konaklarının birinde dişi bir foks köpeği ölmüş, aile Paskalya yortusu için memlekete gidecek, köpeği buzluğa koymuşlar. Nicole Ladmiral röportaj için buluştuklarında susmuş, Grenier kasten susmuş çünkü sustuğu zaman karşısındakinin konuşmaya başladığını biliyor, yarım saat boyunca susku. Sonra birbirlerine bakıp gülmeye başlamışlar. Bir süre sonra kendini metronun altına atacak Ladmiral, yirmi sekiz yaşında, bebeği iki aylık. Sevginin hüznünden geliyoruz buraya, bir köpekle bağ kurmanın sonucunda ölümün, hangi türden olursa olsun ölümün acısı çekilecek. Ya da hiç umursanmayacak, umursamıyormuş gibi davranılacak ki acı eşiği aşılmasın. Kafka bir öyküsünde yalnız bir züppenin köpeklerle ilişkisini anlatıyor. Temiz züppe, pis köpek, sağlıklı züppe, hasta köpek. Felice Bauer’e evliliğe uygun olmadığını mı anlatmaya çalışıyor Kafka? Joséphine finosu olmadan uyuyamıyor, Napolyon yatağını paylaşmak zorunda kalıyor bir köpekle. Lütuftur. Belki. “Bavyera Kralı Othon’un kendini köpek sandığı ve yerde duran bir çanağın içindeki mancasını ellerini kullanmadan yediği doğrudur.” (s. 33) Kendine eldiven diktiren vardır köpeğinin derisinden, sevgi göstergesi. Mitterand’ın cenazesine köpeği de gelmiş, başkanın özel muhafızının sahiplendiği Baltique. Vatanperver köpekler. Nazi işgali sırasında efendilerinin terk ettiği evleri savunanlar vardır, geride bırakılmıştır, vurulana kadar dişlerini gösterir, ısırabilirse ısırır. Her şey yolunda gidiyorsa en az sahipleri kadar eğlenirler, saçmalarlar. Dünyayı sarsan insanların köpekleriyle nasıl oynadıkları bir bilinseydi neler olurdu, Samuel Butler onların yanında saçma sapan davranabilmemizin büyük bir hoşluk olduğunu söylüyor. Hiç kınamazlar, hemen uyum sağlarlar ya da uyuklamaya devam ederler. Genellikle ilki gerçekleşir. “Basite indirgersek, günlük hayatta köpeğin ve efendinin sonunda fiziksel olarak benzeştiğinin sıkça saptandığı söylenebilir, belki de insan bilinçsizce başı kendisininkine benzeyen bir köpeği seçtiği için, Bokser erkekler ve pekinua kadınlar vardır. Goya’nın gözünde Don Kişot’un köpeği mahzun yüzlü şövalye kadar sıskadır.” (s. 41)
Tanizaki çocukluğunda harfleri çizdiği fırça yıpranınca efendi Tencin’in tapınağında bekleyen taş köpeklerin patilerinin arasına sokup düzleştirirmiş. Tencin’in insanı yazı sanatında marifetli kıldığı söylenirmiş, ola ki yeteneğini köpeklere borçlu Tanizaki. Descartes’ın hayvanlarla ilgili görüşünü darmaduman eden Kant, hani köpekler de insanlar gibi bir bilinç düzleminde yaşarlar, makinelikle ilgisi yoktur bunun. Marguerite Yourcenar kitabını imzalayıp vermiş, bir de not yazmış: “Dün yalnızca köpeğinizi düşündüm.”
Son alıntı: “Yazdıkça köpekler hakkındaki kitabımı sevdiğim insanlarla bir buluşma olarak algılamaya başlıyorum. Oraya başkalarını davet etmeye niyetim yok. Wagner, danuasının ölümünü, Céline, dişi köpeği Bessy’nin ölümünü anlatarak yüreğimizi ne kadar yumuşatmaya çalışsa da bizim onlarla hiçbir alışverişimiz yok.” (s. 51)











Cevap yaz