Alberto Manguel – Gezgin, Kule ve Kitapkurdu

Okuryazar toplumlar, yazılı söz üzerine kurulmuş toplumlar insanla evren arasında algılanan ilişkiyi adlandırmak için temel bir metafor geliştirmişlerdir: dünya okumamız gereken bir kitaptır.” (s. 9) Sokrates sözü kutsadı, sonraki dönemlerde yazılı metinler mürekkeplerini nehirlere akıttı, toprağa karıştı veya kül olup savruldu ama mesaj varlığını sürdürdü, belirli yasalarla yönetildiği düşünülen evrenin yansıması harflerde karşılık buldu, yazının mikro evren olarak değerlenmesi metaforların getirdiği zenginlikle birlikte kolaylaştı. Öküzün boynuzları arasında bir dünya, ilk harf. Gezgin imgesi böyle doğdu, dünya boydan boya katedilen sayfalara dönüştü, okur-gezgin ortaya çıktı. Kutsal kitaplardan fildişi kule imgesi doğdu, okurlar bu kulenin sakinleri olarak belirdi. En sonda kitapkurdu doğdu ki çağların olumsuz yankılarını taşıdığından ikiye ayrıldı hemen, okuma ediminin zenginleştirici etkisini duymadan okuyanlar büyük ressamların eserlerinde ucubelere döndürüldü. Elleri kolları kitaptan insanlar, çeneleri oldukça uzun, kambur, masada iki büklüm. Beri yanda serbest düşünürler doğdu, insanı iyiye, doğruya yönlendirmeye çalışanlar. Manguel okurun zaman içinde geçirdiği değişimleri derleyip toparlıyor bu metinde, üç bölüm mevzubahis okur tiplerine ayrılmış. Okumanın Tarihi‘nde yarım kalan bir işin tamamlanması. Ayrıca kitabın eskiyip eskimediğine, evrimine dair kısa bir sorgulama.

İlk bölümde bir gezgin olarak okuru görüyoruz, dünyayı tanımak için okuyor. Yeni ve Eski Ahit’i bağdaştırma çabasındaki Ortaçağ yorumcularının sunduğu zengin ikonografilerle başlıyor Manguel, söylencelerden ve çizimlerden kitapların, daha doğrusu yazının işlevine varıyor. Yazının kayıt işlemlerinin dışında kullanılmaya başlandığı zaman insanların bu yenilik karşısında düştüğü şaşkınlığı düşündürüyor okura, çok uzaklardan gelen tanıdık bir sesin bir taşa, parşömene, artık her neyse ona dökülmüş haliyle karşılaşan okurun önünde açılan yeni dünyayı düşününce aşılan mesafenin okuru bir gezgin, hacı haline getirmesi mantıklı geliyor, hatta Akkad kralı Asurbanipal’in hizmetindeki yazıcılardan birinin hükümdarının hoşuna gitmeyecek her şeyi sileceğini söylemesi bu gezginlikten kaçınma isteğini gösteriyorsa eğer, bu gezginlik hali gerçeğe de dökülmüştür. Şanssız yazıcılar. On yedinci yüzyılda Tanrı’yı eser sahibine, dünyayı da kitaba benzeten söz sanatları iyice yayılmış olsa da mevzu MÖ 6. yüzyıla kadar gidiyor, bunu ilk becerenler Antik Yahudiler. Fikirleri metafor olarak kullanıp somut adlar vermişler, ardından okuma işini “gidilen yol” olarak görmüşler. “Demek ki yaşamak dünyanın kitabında yolculuğa çıkmaktır, okumak yani bir kitabın içinde yolunu bulmak ise, yaşamak, dünyanın kendisinde yolculuk etmektir.” (s. 18) Hezekiel’in ve Yuhanna’nın imgeleri okunması ve araştırılması gereken kaynaklar olarak değerlendirilince Talmud yorumcuları yüzyıllar boyunca kafa patlattılar, düşüncelerinin temelinde Doğa Kitabı’nın kendi yazılı metni üzerinde Tanrı’nın sözlü açıklaması olarak görülmesi vardı. İlginç bir şey, Manguel’e göre Bibloslu Philo’nun ikinci yüzyılda Thoth’un aynı zamanda yazma ve yorumlama tanrısı olduğunu belirtmesi Yahudilerden kaynaklı olabilir. Yahudilerin Yunanlardan aldığı felsefeyi Tanrı kelamı olarak görüp biraz kendilerine mal etmeleri meselesini düşününce o zamanlar kültürler arası geçişin çok hızlı olduğunu görebiliyoruz, olabilir bunlar. Yılanın Havva’ya tanrılar gibi olacaklarını söylemesi kendi kitabımızı yazarak tanrılaşabileceğimizi gösteriyor, tabii olumsuz bir anlamı var bu sözün, anlam değişimleri çok hızlı gerçekleştiği için gezginliğin yapısı da aynı hızla değişiyor. Aziz Augustinus ozanların hayallerinin bizi gerçek olmayan şeylere inandırarak Tanrı’dan uzaklaştırabildiğini söylüyor, yapmamız gereken şey bu yanılsamaya kapılmadan Tanrı’nın yolundan şaşmamak. Okuma deneyimi hayata ayna tutuyor, eğer okurken yoldan çıkmazsak hayatta da yoldan çıkmıyoruz. Gılgamış’ın serüvenine bu açıdan bakalım, metin doğrudan okura seslenerek açılıyor, sımsıkı örülmüş duvara bakmamız isteniyor. Sin-lekke-unninni adlı ozanın kaleminden çıkan bu satırlar Tanrı’nın kelamına yakın bir kutsallık taşıyor olabilir mi? Okurken bunu düşünmüşler midir? Düşünmeden Gılgamış’ı takip etmişlerdir herhalde, serüvene kapılmışlardır ve metnin yüzyıllar boyunca süren değişimini doğrudan görmüşlerdir, bir süre sonra akıl almaz maceraların yanında birtakım felsefi fikirler, din alegorileri belirmiş, kültürel cıztbızt hızlı çalışıyor demiştim, gerçekliği askıya alma fikri hızla yayılıyor ve dine dair metne girenler belli ki o kadar da etkili olmuyor. Dante başka bir yolculuğa çıkarıyor okurunu, Gılgamış’tan üç bin yıl sonra. Bu kez baştan sona yürünen bir yol yok, çoktan bitmiş bir seyahatin anlatılan yarısından mesulüz. Günahla dolu bir yaşamın izlerini görürüz, hacının sağ kaldığını ve hikâyeyi anlattığını biliriz, sadece bir personasıyla karşı karşıya olduğumuzu anlarız, “insan” ve “yolcu” olan çoktan kaybolmuş, “ozan” kalmıştır geriye, ozandan başkasını bilmeyiz. Zamanın gerçekliğinden ayrı şeyler değildir üstelik anlattıkları, Galileo 1588’de Dante’nin Cehennemi’nin konumu hakkında iki bilimsel konuşma yapmış. Dante ikiliğin farkında, Vergilius’u okuduktan sonra edebi okumayla Tanrı kelamının okunması arasındaki ilişkiyi anlamış, kurmacanın parıltı saçtığı nadir anlardan biri. Manguel meseleyi günümüze getiriyor, gezginliğin modern halinde bir gezgin-yazar olarak Cees Noteboom çıkıyor ortaya, edebiyatın dijital çağından bir iki izlenim ve bölümün sonu.

Fildişi kulesinde okur, dünyaya yabancılaşma evresinde. Acedia‘dan kurtulmak için bir direğin tepesinde otuz gün boyunca bekleyen Simon’un Şeytan’dan kurtulmaya çalıştığı söylenir. Aslında bu iç sıkıntısı Şeytan’ın rahiplere musallat ettiği bir musibettir, dayanabilen sağlam dindardır, dayanamayan da yine dindardır herhalde, sıkıldığı için dinden çıkan biri olmuş mudur? Neyse, Demokritos-Hippokrates arasındaki bir mevzu var, Demokritos halktan kaçıp bir barakaya kapanıyor, halk Hippokrates’i çağırıp adamın deliliğinden şikayet ediyor, iki filozof bir süre konuştuktan sonra Hippokrates asıl delinin halk olduğunu ilan ediyor falan, inziva gerçekten de düşünen, işleyen bir kafanın zaman zaman gereksindiği en önemli şey olabilir, inziva sırasında kitap okumak bir başka gereksinim olarak ortaya çıkabilir bu sırada. Dördüncü yüzyılda Aziz Hieronymus bir rüya görüp okumaya tövbe etse de tövbesini bozuyor, zehri almış bir kere. Kara safranın edebiyatçıların işine yaradığı söylenmiş sonra, vücuttaki dört sıvıdan birini artırmak için ne yollar düşünüldü acaba? Melankoli felsefi girişimin kaynağı olarak görüldü bir süre, fildişi kule imgesi bu sıkıntının ürünü. Öncesi de var gerçi, metaforun başlangıcı Mezmurlar 61’de. Zaman içinde Seneca gibi düşünürler bu kule meselesini farklı noktalara taşıyorlar, Manguel sıkı bir Hamlet değerlendirmesiyle Shakespeare’in ve Shakespeare zamanındaki insanların meseleye yaklaşımını açıklıyor. Kısaca şu, Shakespeare kuleye kapanma nihilizmine içerlerdi, Hamlet’in bir türlü eyleme geçememesine de içerlemiştir muhtemelen, “ifşa edilmeyen sırların kapalı akademisi” karşısında öfke duymuştur. “Üniversiteye gitmemiş Shakespeare için Hamlet’in içinden çıkmaya yanaşmadığı kule kavramı küçümsenecek bir şeydi.” (s. 73)

Son bölümü atlıyorum, okurun ellerinden öper. Bu iyi bir metindir, Manguel kutsal kitaplardan Kafka’nın metinlerine ulaşıyor, Gramsci’nin entelektüel tanımından Flaubert’in kitap sevgisine uzanıyor, oradan oraya atlayıp şöyle bir karıştırıyor kazanı, mis gibi oluyor ortalık. Bir güzel okunmalı bu metin.