Vedat Günyol – Yaza Yaza Yaşarken

Giderayak Yaşarken, Yine de Yaşarken ve Yaza Yaza Yaşarken, üçleme tamamlanıyor böylece, Günyol yetmişli yaşlarını sürerken dünyayla, memleketiyle haşır neşir olmayı sürdürüyor. Yazıların çoğu Milliyet Sanat‘ta çıkmış, muhtemelen sanatla, edebiyatla ilgili yazılar böyle, Günyol’un yaşamıyla, ülkenin durumuyla ilgili yazıları günlüklerinden gelme olsa gerek. Köy enstitüleriyle bitiyor metin, oradan başlayayım. Günyol ilkokul zamanlarının çoğunlukla köylerde geçtiğini söylüyor, ilkokulun son sınıfını Kenan Ergen’in ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın dostluklarıyla bitirmiş. Köy yaşamını biliyor, dostlukların yanında ekonomik çaresizlikler de yaşanıyor, şiddetli bir biçimde. Dolayısıyla köy, köylüleri onurlandırma, köydeki ekonomik etkinlikleri artırma meselesi yıllar boyunca aklında. 1945’te dostu Orhan Burian’la birlikte Arifiye Köy Enstitüsüne gittikleri zaman birliğin ve beraberliğin, yardımlaşma ruhunun capcanlı haliyle karşılaşıyor, Orhan Veli’nin ziyaretinden iki yıl sonra. Ardından Neşriyat Bürosuna bir çağrı geliyor, İsmail Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyuboğlu öğretmenlik teklifinde bulunuyorlar. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde sabah dokuzdan on ikiye ders ama para veremeyecekler. Hemen kabul ediyor Günyol, derslerine coşkuyla giriyor, pırıl pırıl çocukların karşısında o da çocuklaşıyor, şahane bir ortam. Enstitüler komünist yetişiyor diye kapatıldığında çok üzülüyor Günyol, yıllar sonra Kemal Tahir’i eleştiriyor hatta, malum romanı ve demeçlerinden ötürü. Gerçekten iyi düşünülmüş bir girişim aslında bu enstitüler, John Dewey getirildiği zaman altyapısı kurulmuş, köyde yaşayanlara o yılların şartlarında dünyayı yakalama şansı verilmiş, çocuklar zanaat öğrenmişler, enstrüman çalmayı öğrenmişler, tabii kutuplaşma katı olarak çökünce kapatılmış nihayetinde. Günyol’un siyasi eleştirilerinden CHP de payını alıyor bir güzel ama daha çok 1980’den sonra ortaya çıkan, aslında geçmişin uzantısından başka bir şey olmayan siyasi hareketleri eleştiriyor. Kabalık olacak ama şöyle diyeyim, ayarsız eleştiriyor biraz Günyol, “türbanlılar” diyerek genellemelerde bulunuyor falan, bunların dışında söyledikleriyse hedefe tam ulaşıyor. Günümüzde de süren problemler. Çözüleceğini pek sanmam, tabandan gelen bir talep yok çünkü, tepeden inen yenilik de benimsenmiyor veya benimsetilemiyor diyeyim, zaten tepeden inmeyse ne kadar uygulanabilir bilemiyorum. Neyse, Günyol’un ansiklopediciliğiyle başlıyoruz, babasının Fransızca ansiklopedileriyle büyüyor Günyol, ardından Fransa’ya gidip hukuk doktoru oluyor, memlekete dönünce birkaç yıl avukatlık yapıyor ama aklı fikri yazıda çizide olduğu için bırakıyor işi, Adnan Benk’in teklifiyle İslâm Ansiklopedisi çalışmalarına katılıyor. Oradan başka ansiklopediye, oradan Adam Yayınları’nın çıkardığı ansiklopediye derken bu alanda uzmanlaşıyor Günyol, “ansiklopedi orospusu” olup çıkıyor Adnan Benk’e göre. Ne yakışıksız bir benzetme. Şeytan bahsi var, Moravia’dan el alan Günyol son yüzyılının olaylarını Şeytan’a bağlıyor, “doğayla inatlaşan” bir Şeytan var elde, bu bahsi temelin çok çarpık kurulmasından ötürü kapıyorum, çok su götürür bu yorum. Blanqui bahsi var, Günyol birkaç parça çeviriyor Blanqui’den, nem kapanlar hemen şikayet ediyorlar adamı, yıldırma politikaları başlıyor. Blanqui’nin Paris Komünü’nden önce ve sonra yaşadıkları sıkı bir devrimcinin başına -ne yazık ki- gelenlerden ibaret. Hapisler, mahkemeler, savunmalar derken yetmiş yılının otuzunu hapiste geçirmiş Blanqui, insanca bir yaşam için uğraşmaktan başka bir şey yapmamış ama insanca yaşama isteği muazzam bir terörist aktivitesidir, biliyoruz. Günyol politik meselelere eğilirken bir yandan anılarını da veriyor aradan dereden, Yaşar Nabi Nayır’la 1943’te tanışıyor, aynı odada çalışıyorlar, hatta Günyol odaya ilk geldiğinde kalkıp kendi masasını veriyor Nayır, büyük incelik. Çeviri işleriyle uğraşıyorlar, Nurullah Ataç bir ara “çevirmen düşmanı” ilan ediyor Günyol’u, titizlikten ötürü. Bir ara Nayır bir çeviri yapıyor, Günyol’u da çeviriyi değerlendirmesi için görevlendiriyorlar, ortada çok iyi bir çeviri olduğu için Günyol’un saygısı daha da artıyor. Sevgisi de artıyor, çok güzel yemek yaparmış Nayır, üç boyunca Nayır’ın evinde çalışırlarken afiyetle yiyip içmiş Günyol. Ne güzel dostluklar. Bunun yanında Nayır’ın Varlık‘ı Günyol’a devretme planı da varmış, teklifi kibarca reddetmiş Günyol, kendi dergiciliğine ve yayımcılığına rağmen öyle güzel bir derginin yönetimini üstlenememiş, beceremeyeceğinden korkmuş. Cemal Süreya da anılıyor, işine düşkün, Zühal’i delicesine seven bir dost. Darphane meselesini biraz eşeleyenler bilir de anlatayım yine, işçilerine kardeş gibi yaklaşan, insanca bir tutumla çalışan Süreya’yı denetlemeye geliyorlar, hiçbir şey bulamıyorlar, bakan açılmadık bir kapı kalıp kalmadığını soruyor, Süreya, “Gönül kapısı,” diyor, sonra bakan binayı kirli buluyor, Cemal Süreya, “Siz buraya geldikten sonra kirlendi,” diyor, darphane ve maliye müfettişliğinin sonu oluyor bu. Ardından dergiler, şiirler…

Melisa Gürpınar bahsi. Günyol bir gün Erdal Öz’ün yanına gidiyor, Öz birkaç dize okuyor, Günyol büyüleniyor. Dizeler Gürpınar’a ait, kitabı yeni basılacak. Lisansta denk geldiğim, yüksek lisansın ders zamanlarında yine denk geldiğim, akademide karşılaştığım tek akademisyen, hocam Emel Kefeli önermişti Gürpınar’ı, ayıla bayıla okumuştum. Günyol da pek beğeniyor, övüyor, hoş. Kalabalık bahsi. Günyol’un kaba insanları uyarma biçimi çok hoş ama anlaşılmıyor tabii, incelikten yoksun insanlar tartışma çıkaracak gibi olsalar da bir iki sağduyulu insan engelliyor tartışmayı. Özdemir İnce’yle tartışmalarında yine incelikli davranıyor Günyol, anlaşıldığı kadarıyla. İnce’nin mektubu oldukça kaba, sanat insanına yakışmıyor diyeceğim ama insanla sanatın aynı güzel kaynaktan doğduğuna ilişkin inancımı yitireli çok oldu, o yüzden yakışıyor.

Tanzimat değerlendirmeleri, Peride Celal övgüleri, Doğu-Batı düşüncesinin incelikleri, Günyol pek çok konuya değiniyor, duyarlı bir insanın isteklerine, düşüncelerine dalmak pek güzel.