Feyza Hepçilingirler – Yıldızların Suya Döküldüğü

Yirmi yıl öncesi yakın tarih mi oluyor, her neyse, Hepçilingirler’in günlüğünden memleketin başından geçenleri görebiliyoruz. Serinin ikinci kitabına göre daha iyiymiş ilki, yazar gittiği okulları arka arkaya koymayınca tamam. Sosyal Bilimler Lisesi açılmış mesela, ortaöğretime yeni konsept, kervanı yolda düzmede değişen bir şey yok: müsteşar altı okul demiş, bakan on okul demiş, artık kaç tutturdularsa. Yeni nesiller yetişecekmiş bu okulda, Osmanlıca dersleri bu işe yarayacak. Ölülerin diriltilme çabası olarak görüyor bunu Hepçilingirler, İngilizce belası yetmiyormuş gibi bir de eskiye dönülecek, dil yine çalkalanacak şöyle bir. Bu dersi seçmeli ders olarak koydular ama benim bildiğim, duyduğum şu ki seçen yok, Osmanlıca bilen öğretmen varsa bile ders açılmaz zaten, norm fazlalığı gibi sebeplerden pratikte başka dersler seçiliyor. Böyle bu, mesela yeni bir eğitim sisteminin temelleri atıldı diyelim, idareciler seminerlere katılıyorlar ama ne eğiticiler ne idareciler inanıyorlar bu sistemin uygulanabileceğine. Direnç oluşuyor, aşağılara doğru indikçe artıyor, merkezden ne gelirse havada kalıyor bir noktada. Uygulanacak bir şey de yok zaten, sözde kavramlar üfürülmüş ama ismi değiştirilince etkisi artmıyor ki, şimdiye kadar yapılandan farklı bir şey yapılmayacak yani. Ha, Osmanlıca sisteme sokuldu mu, sokuldu, iddia edildiği gibi “ideal nesiller” yetiştirildi mi, onca yıl öteden bakınca tablo apaçık. Hepçilingirler’in eğitimle ilgili değindiği meseleleri de alayım, mesela 100 Temel Eser kırpılıyor, önemli metinler listeden çıkarılıyor, yerine Necip Fazıl Kısakürek’in metinleri konuyor. Okumuyor çocuklar zaten, listenin değişmesinin hiçbir etkisi olmayacak. Ha, değişti mi, değişti, okurlukta şaha kalktık mı, kafa üstü. Şu da var, bugün öğrendim ki okuması için zamanında bir şeyler verdiğim öğrenciyi bacaklarından vurmuşlar, entelektüel bir torbacının yetişmesine katkı sağlamışım. Adamın başka çaresi yoktu, çoğunun yok, bu yüzden üç beş verip kullanıyorlar çocukları. Bambaşka meseleler, metne döneyim, ortaya karışık: “Kendine iyi bak” İngilizceden geçti bize, eskiler, “Kendine mukayyet ol,” derlermiş, ilki diğerinin yerine de kullanılabilir bu sayede. Eskiler öyle demese boşluğu dolduracak demek ki, ihtiyaç var yani, benzeri olmasa kullanılmayacak mıydı? Işıl Özgentürk’ten yine bahsetmiş Hepçilingirler, yakın arkadaşlar, yakın arkadaş olmaları Özgentürk’ün öykülerinin eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmediği için yazar bir güzel eleştiriyor dil zortlamalarını. Yücel Balku’nun öldüğünü duyduğunda çok üzülmüş, ne yetenekli yazarmış Balku. Gerçekten öyleydi. Eleştirmen bulamamaktan yakınmış, aslında eserlerinin hakkını verecek birilerini aradığını düşünürüm, eleştirmen değil de iyi bir okur yetebilirdi. Başka, sözcükler zaman içinde yeni anlamları taşımaya başlıyor, bazısı taşıyamıyor çünkü tıka basa dolu zaten, bu sebeple yabancı sözcüklere karşılık ararken yüke, çağrışım alanına, on farklı değişkene bakmalı. “Diyet”in anlamını düşünürken, evet, travmadan kurtulmuştuk ama çocukken okuduğumuz o öykü yine aklımıza geldiyse Ömer Seyfettin’in elini şak diye kesen karakterine lanet edebiliriz. Gerçi ona niye edelim, o yaşta öyle bir öyküyü okutanlara laf etmeli. Konu neydi, “perhiz” elbet iş gördü de yaygınlaşmadı, olmayınca olmuyor bazen. Başka, Hepçilingirler’in kafa yorduğu bazı mevzular var, misal “dertleşme”nin yabancı dillerdeki karşılıkları? Doğrudan bir karşılığı yok, Batı’nın sosyal yapısına yoruyor bunu yazar, hani orada psikologlara gidilir de burada eşle dostla konuşulur, öyle sağalır insan. Sözcüktür, kuraldır, bunları düşünüp okurların tartışmaya katılmasıyla doğru bilgiye yaklaşmaca, birkaç günün olayı. Başka, bir dünya hata var tabii, Mehmet Coral’a “Mehmet Korıl” demişler kitap fuarında, Badi Ekrem’i “Body Ekrem” diye yazmışlar, Hepçilingirler zaten şikayetçi Türkçe bilmeyenlerden, öğrencileri dili katledince sinirleniyor ister istemez. Yine Murat Erşen’i hatırladım, Galatasaray’da ders verdiği sırada sınav kâğıtlarını okurken anlamış ki öğrenciler Türkçe bilmiyorlar. Memleketin en iyi öğrencileri test makinesi olarak geliyorlar üniversitelere, üç beş cümle kurmaları istenince afallıyorlar. Kalemin nasıl tutulduğunu unutan kesin vardır artık, kargacık burgacık yazılardan anlıyorum. Yazmayı yeni sökmüşler sanki. Başka, AKP’ye AK Parti deniyorsa ANAP’a da ANA Parti denmesi gerekiyor, öyle kafamıza göre kısaltma uzatma yapmamamız gerekiyor. Çelişkiye düştüğü de oluyor yazarın, dilin kurallarına uymalıyız ve dilin kurallarına mutlaka uymamalıyız çünkü yaratıcı yanımız fişeklenmiş, bir şeyler yaratıyor olabilir. Hele şairsek meşruiyetimiz tamdır, kafamıza göre at koşturabiliriz? Yabancı dilde yazılarla dolu tabelaları asanlar, eh, iyi kazandıkları için sallamıyorlar dili mili. Başka, Yusuf Ziya Ortaç bir ara Avrupa’ya gitmiş de görmüş oranın yaşam koşullarını, Türkiye’yi bokluyormuş sürekli, Hepçilingirler’e göre yeni moda! Refik Halid Karay da söylüyordu, oydu herhalde, yurt dışına çıkar çıkmaz kendini adamdan saymaya başlamış zira Batı’nın her şeyine hayranmış o zaman, kendini Batılı olarak gördüğü için evine dönmüş gibi hissediyor, memleketinde olmayan ne varsa orada arayıp bulunca dünyalar onun oluyor. Eurovision’a İngilizce sözlü şarkılarla katılmak yine eleştirilmeli, kültür şenliğinde her ülke kendi dilinde şarkılar söylese ne kadar süper olurmuş. Ansızın, aa, Tosuner, Bostancı’daki ev! 1980’lerin ikinci yarısında o evden yola çıkılmış, istikamet Burgaz, Hepçilingirler büyük ödülü alacak. Orhan Pamuk’un dediği gibi “tıp tıp lavabo hâlâ damlıyordu”, aslında lavabo değil de musluk damlıyordu. Bunun bir benzerini Necmiye Alpay’da görmüştüm sanki, o da metinlerden çıkarır hataları, doğrusunu söyler. Geçen seçimde TİP’ten belediye başkanı adayı olan Mehmet Aslantuğ’un zamanında banka reklamında oynaması, hah! Yanlış bağdaştırmanın hası: “Yabancı dille eğitim yapan çok özel, çok pahalı okulların değil de Türkçe eğitim veren fen liselerinin üstünlüğü, eğitimin anadiliyle yapılması zorunluluğunu bir kez daha ve karşı çıkılamaz biçimde kanıtlıyor bence.” (s. 117) Valla başka etkenler çok daha önemli aslında. Eğitimin dili çocuğun en iyi anladığı dil olmalı Hepçilingirler’e göre, oysa ÖSS’de başarı kovalamayan, başka planlara dahil edilen öğrenciler o plana göre okuyorlardır belki, kim bilir. Nalan Barbarosoğlu övgüsü var bir yazıda, az bile yazmıştır Hepçilingirler, özellikle Gümüş Gece hunharca övülmelidir. Barbarosoğlu uzun zamandır sessiz, yazıyorsa da yayımlamıyor, salsa ortalığa o güzel öykülerinden de şenlensek. “Uzun tümce kurmayı ‘marifet’ sayanlara, uzun ve hatasız tümcelerin nasıl kurulacağını gösterirken, soluğu tükendiği için değil, istese bir o kadar daha sürdürebilecekken kesiyor tümceyi.” (s. 120) Marifet değilse neden gösteriyor, muamma. Ve yine kötü metinlere yer veriyor Hepçilingirler, neden elekten geçirmiyor, mesela Yusuf Yanç nam bir şairin son derece kötü bir şiirini sırf İngilizce sözcüklerin yayılımını eleştirdiği için olduğu gibi alıyor yazısına, o berbat şiire maruz kalıyoruz. Fahir İz’in İngilizce-Türkçe sözcük hazırlamasına şaşırmış yazar, “Eski Türk edebiyatı profesörü” İngilizceyi nasıl o kadar iyi bilebilir? Valla eleştirdiği İngilizce sınavı bile bu yolda önemli bir basamaktır, İz demek ki sağlam öğrenmiş, kolları sıvamış. Birr zamanlar öyleydi, Rönesans insanları dolanıyordu aramızda, masal kahramanları adeta. Zafer Doruk’a övgü, aşırılık az, Doruk övülecek bir yazar. “Büfeterya”, aşağı indirmeli bu tabelayı. Hepçilingirler’i şair yazar sözlüklerine ilk Şükran Kurdakul almış, ilginç bir bilgi. Daha da var, dili korumanın ve kollamanın yolları, yok etmenin de yolları, hasılı çok şeyin çok yolu.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!