Semih Gümüş – Puslu Ada

“Orhan Kemal Bizi Bize Anlatıyor” adlı denemede yerdiğini göğe çıkarıyor Gümüş, tuhaf. Ödül alan gencecik bir öykü yazarı Orhan Kemal’i okumaya gerek görmediğini söylemiş, görmeyebilir. Seyhan Erözçelik’se Memet Fuat’ın yazılarını lise kompozisyonlarına benzetmiş, benzetebilir. Gümüş’ün yorumu: “Kimileri her nasılsa edebiyatın kendi kafalarının içine yazıldığı gibi olduğunu belliyor, sonra da Orhan Kemal’i, Memet Fuat’ı beğenmiyorlar.” (s. 97) İki sayfa sonra Orhan Kemal’in Kemal Tahir’e eleştirisine yer vermiş Gümüş, Orhan Kemal eğitimini, okulunu sorguluyor Tahir’in, iktisatçı, sosyolog, felsefeci pozları kestiğini söylüyor. Tahir’in yaşantısı yokmuş, roman yaşanarak yazılırmış, Tahir yaşamadığı için metinlerini tarihle, felsefeyle falan dolduruyormuş. Gümüş’ün yorumu bu kez: “Ne denir bu sözlere: Ağzına sağlık! Orhan Kemal yaşayarak yazmayı tek yol bellemişse, belki örnek alınabilir. Yaşamadan dünyaları fethetmiş gibi yazan Kemal Tahir’in koca bir yalan olduğunu o da söylüyorsa, buna da inanmak gerekmez mi?..” (s. 99) Buradaki safsataya argumentum ab auctoritate derler, başka şeylere başka şeyler derler ama tutarsızlığın büyüğüne bakalım. Baktık, bu işte. İsimlerin büyüklüğünü tokuşturamayız, savları çakıştırmamamız gerekir, sanat bunlara sığmaz ki. Sait Faik okumadan hiçbir şey yazmamak gerektiğini pek çok “otorite” dile getirdi malum, oysa yazılır, neden yazılmayacak. Sait Faik okumadan da yazılır, okuduktan sonra da yazılır. Sait Faik değil de başka birini okudunuz veya hiç okumadınız yahu, yazarsınız. Eksiği olur, fazlası olur, Sait Faik’in dünyasını sevmemişsinizdir mesela, Frank Herbert yaşamadan dünyaları fethetmiştir veya fethettirmiştir, simeklerini uzaya çekirge sürüsü gibi yaymıştır, değerini mi düşüreceğiz bunun? Başka bir denemede Semih Gümüş kimseye parmak sallamadığını söylüyor da yazdıkları parmağın çok hızlı sallanmasından ötürü cereyan yapıyor, üşüyen kitabı kapasın. Ben gerisini merak ettim de okudum, Ahmet Karcılılar’ın davalık olmasıyla ilgili meseleye takıldım. Malum, Gülden Kale Düştü zamanında çok meşhur olmuştu bu yüzden, Karcılılar’ın eşiyle yaşadıklarını anlattığı iddia edilmişti. Öyledir veya değildir, Gümüş bu tantananın ardından Karcılılar’ın çok beğendiği ilk metniyle ilgili kaleme aldığı kitap hacmindeki bir eleştiriyi, değerlendirmeyi, her neyse, yayımlamaktan vazgeçtiğini söylüyor çünkü Karcılılar reklam yapma amacıyla çıkarmış curcunayı. “Ahmet Karcılılar ünlü olmayı istiyor, ünlü olmayı hak ettiğine inanıyor, vakit yitirmeden beklediği üne kavuşmanın yollarını arıyordu. Sanırım başardı bunu.” (s. 119) Niyet okumanın metinle ilgisini çözememekle birlikte Gümüş’ün metni yayımlamama kararına saygı duyuyorum tabii, dilediğini yapabilir ama yazarı metinden belli bir ölçüde ayırmak gerektiğini iddia etmesine rağmen ayırmaması garip, üstelik bu olaylarla ilgisi olmayan ilk metni, üzerine kendi metnini de kurban etmesi daha da garip. Ahmet Sarı da Abdullah Şevki’yi benzer biçimde suçlar mesela, bazı yazarların bazı şeyleri bazı nedenlerden ötürü yazdıklarını biliyoruz ama bu nedenleri biliyor muyuz, yazarın beyanı var mı, nedir olay? Orhan Pamuk’un röportajlarında, konuşmalarında Benim Adım Kırmızı hakkında malumat vermesini de eleştiriyor Gümüş, mevzuyu çarpıtıp Gümüş’e göre öyle olmadığını, böyle de olmadığını, Gümüş’ün aslında ne istediğini sorabilirim ama doğru olmaz, röportajların bahsi geçen metnin bir ölçüde devamı veya genişleme alanı olduğunu söyleyebilirim, hatta sanal bir mecrada yapılacak röportajla sonlanan bir kurmaca eser tasarlayabilirim ve dahi yazabilirim, olur. Her şeyin olabileceği yerde bazı şeylerin olamayacağını söylemek, bilemiyorum, had bildirmek gibi geliyor bana. Sınırları çizmekten yana değilim, Twitter’daki mikro öykülere de tavım. Yazının mecrası, ideali, olmazı olmaz, bir yazarın hoşumuza gitmeyen herhangi bir metnini okumayız, sayfayı çeviririz veya pencereyi kaparız, olur biter. İsteyen istediğini yapsın.

Eleştiriyle ilgili bölüme değinip başka mevzuya geçeceğim, Gümüş’e göre kuramların sindiği öznel eleştiri iyidir. Yazarlar kendi eleştiri mekanizmalarını çalıştırırlar ve metinlerini gözden geçirirler, bu mekanizma eleştirmeninkinden daha erimli, tatmin edicidir. Eleştirmen eğer metni söz konusu olduğunda yaratıcı yazına meyilliyse kendi metniyle roman yazarının metni arasında niteliksel bir fark olmaz ki bunu Todorov ve Parks söyler, eleştiri kaynak metinden yola çıkılarak oluşturulan bir erek metindir, eleştirmen ele aldığı metni kendiyle çevirir, sınar, başka bir metne dönüştürür. Yazarın bir noktada eleştirmene ihtiyacı yoktur, bildiğini yazacaktır, yazdığından emin olmayan yazar eleştirmenin dediğine bakar. Sait Faik’in eleştirmenlerle ilgili söyledikleri geliyor akla, hangi yazarın eleştirmene ihtiyacı vardır? Chandler yazarlığın altın kurallarından biri olarak hiçbir eleştirmenle muhatap olunmaması gerektiğini söyler, bunun kısa yolu yazarın metniyle ilgili hiçbir eleştiriyi okumamasıdır herhalde. Eleştirmenlerin yokluğundan yakınılıyor da eleştiriye ihtiyaç var mı acaba, eleştiriye saldırgan bir metin olarak bakmayacak yazar var mı? Çok sevdiğim, edebiyat camiasında ünlü bir abim beni bir gün kenara çekip neden daha erişilebilir mecralarda yazmadığımı söylemişti, yazarların ihtiyacı varmış eleştiriye. Şu ortamda iki yazıdan sonra kalemimi kırarlar, örnekleri var. “Kendi çöplüğümde iyiyim abi,” demiştim. Kendi çöplüğümüz iyidir, bir kere makineyi soğutmayız, dilediğimizce yazarız, ikincisi de ağır abilerin saldırılarına uğramayız, direkt görmezden gelirler, umursamazlar veya haberleri bile olmaz yazdığımızdan. Zaten haberleri olmasın, dilediğimizce yazalım diye küçüğüz ki iyidir küçüklük, daha iyi görürüz ve görülmeyiz.

Doğrudan yazarlıkla ilgili denemeler en sevdiklerim sanırım, okumaya başlar başlamaz karşılıyor bizi. Hayatımızı yazarlıkla kazanamayacağız muhtemelen, bu tamam. “Sanırım sevdiği için yazan gençlerden çıkacaktır iyi yazarlar. En çok da onların yazarlıktaki kararlılığı inandırıcı geliyor. Ötekiler bir gün bırakabilir. İlgi göremezlerse, üne ermezlerse, kendilerinden başkalarını da iyi yazdıklarına inandıramazlarsa, yazdıklarının toplumsal karşılığını bulamazlarsa, gerçekten iyi yazar olamadıklarını görme sağgörüsüne sahiplerse, bırakabilirler. Fena da olmaz…” (s. 17) Yazarlığın inatçılıkla ilgili olduğunu söyledi bir arkadaş, katıldım. Gümüş yirmi yıl öncesinin gençlerinden bahsediyor, ben sınırı genişletip kim muannitse ondan umudu kesmemek gerektiğini söyleyeceğim. Kendimden pay biçebilirim ancak, masanın başına oturup bir şeyler yazarken hiçbir amacım yok, isteğim sadece yazmak. Şu an bunu yazıyorum ama yazmakla ilgili hiçbir şey düşünmüyorum, tek düşündüğüm düşüncelerimin biçimlendiği. Beyaz zemin üzerine siyah şekiller, hepsi bu. Anlamı arıyorum, aracı olarak bazı eylemlerden başka bir şey yok elimde. Kitabı kapıyorum mesela Bostancı’dan sonra, görünüyorsa Uludağ’a bakıyorum, Kınalıada ve Burgazada tam karşımda, arkada Yalova, Çınarcık belki, her neresiyse. Önde deniz, sahil, uçurtmaların kaçışı. Bunları görmenin yazmaktan bir farkı yok diyeceğim, manzaralara insanları dağıtıp ne olacağını izliyorum, tek isteğim. “Bu dediğimin şu anlamı var: Kitaplardan sözcüklerin büyüsünü, nasıl yazılacağını öğrenirken sokaktan ne yazacağımızı kaparız.” (s. 17) Sözcüklerin ne işe yarayacağını öğreniyoruz da üslubu nasıl katılaştıracağımız hikâyeyle, yazma itkisiyle birlikte geliyor sanıyorum, Sevim Burak’ın dediği gibi o ilk cümleyi yazıp kirişi doğrulttuktan sonraki cümlelerin hiçbir şeyi yıkmamasını istiyoruz. Bernhard betimlemelerin tamamen gereksiz olduğunu söylüyor yanlış hatırlamıyorsam, Balzac’ın betimi onlarca sayfa. Zaman, insan, sanat, dünya değişiyor ve formüller bozuluyor, yeni formüller türüyor ama hiçbir şey formüle sığmıyor, her şey kaynayıp bir şey oluyor, donup başka bir şey haline geliyor, katı olan her şeyin ne olduğu malum, o zaman belli bir yol haritasını takip etmeyip kişinin kendince biçimlemesi en iyisi. Sonucu ne olursa olsun.

Semih Gümüş okurunu edebi meseleler üzerine düşündürüyor, hoş denemeler bunlar.