Rebecca Solnit – Karanlıktaki Umut

Solnit bize umut fişekliyor. Pinker’ın Doğamızın İyilik Melekleri nam metnini yoğunlaştırmış da eyleme geçmenin önemini hemen her bölümde hatırlatmış. Yılgınlığa kapılanların gerekçelerini bertaraf ediyor denebilir, her bölüm ayrı bir yılgınlığı inceliyor. Başlangıç: “Durumun umutsuz olduğuna, gücünüzün olmadığına, eyleme geçmek için herhangi bir neden bulunmadığına, asla kazanamayacağınıza inanmanızı ister hasımlarınız. Umut, vazgeçmek zorunda olmadığınız bir kâbiliyet, gözden çıkarmanız gerekmeyen bir güçtür.” (s. 7) Dünyayı tek bir noktadan gözlemlemek öngörülemeyecek hareketleri ıskalamaya yol açıyor, zaman “kâbus gibi ve olağandışı”, umudumuzu bu olağandışılıkta bulabiliriz. Solnit’in örnek olarak sunduğu olaylara değineceğim de bizim en büyük örneğimizi anmadan olmaz, Gezi çok önemli bir kenetlenmeye sahne oldu. Saçtığı umut kaybolmadı, baskılanmıştır da yitmemiştir. “İlk başta dehşet verici, hatta gülünç ya da fazla aşırı olduğu düşünülen fikirler zamanla, insanların ezelden beri inandıklarını düşündüğü şeylere dönüşür.” (s. 13) Kapitalist bir toplumda yaşamamıza rağmen genel geçerliği en azından görünür olan değerleri sorgulamak ve reddetmek zor değil, sadece zaman alıyor. Çok zaman bazen. Foer mesela, hayvan yediğini ve hayvan yemekten vazgeçemediği için suçluluk duyduğunu söylüyor ama hayvan yemenin gezegeni neden mahvettiğini, sermayenin elini güçlendirdiğini uzun uzun anlatıyor. Henüz vazgeçmemiş ama bir gün o da hayvan yemeyecek bence, sömürünün bir parçası olmayı onura yedirememenin bir eşiği var. Her konuda. “Taş kesil ülen!” diye ünlemek için çok beklemeye gerek yok gerçi, Solnit tek ve büyük bir hareket yerine çok sayıda oluşumdan birine katılmanın daha verimli olacağını söylüyor. Katrina Kasırgası’nda teknesine atlayıp insanları kurtarmak için çabalayanlar tek başlarına ne kadar etkili olabileceklerini gösterdiler, daha eski örneği Dunkirk. Sayısız parçadan oluşan bir hareket tek bir amaca yönelebilir, olmuştur bu, sonuçta ABD Yüksek Mahkemesi 2003’te eşcinsel haklarının yeniden değerlendirilmesi talebini reddedebilir, aynı direnç gösterilirse altın bulmaya çalışan şirketlerin doğayı mahvetmesi engellenebilir, HES’lerin çanına ot tıkanabilir ki ABD’de tıkanmış, yerel organizasyonlar koskoca şirkete kök söktürmüş resmen, inşa ettirmemiş barajları. Bu tek zaferlik bir olay değil tabii, şirketlerin biri gidip diğeri gelirse yozluğa karşı hep bir olmak gerek. Uzun sürecek bir savaş. Kasımpaşa’da bir direniş var şu an, kentsel dönüşüm şehrin sakinlerini doğup büyüdükleri mahalleden şutlamaya dönük bir mekanizmaya haline geldiği için mahalleli direniyor, mahalleliyle birlikte sivil toplum örgütleri direniyor, belki milletvekilleri de katılmıştır direnişe, bilemiyorum, ses ne kadar gür çıkarsa davayı kazanma şansı o kadar yükseliyor. “Malum sohbet” diyor Solnit, Irak’taki kitle imha silahlarını bulacağını söyleyen Bush “zafer” kazanınca sol cenah mücadelenin neden kaybedildiğine dair uzun tartışmalara girmiş ama Solnit bu sohbete iştirak etmemiş bir yerden sonra, bezginlikten kurtularak yeni itirazları aramış. O günü hatırlıyorum, olay olmuştu: “Teklif edilen muazzam rüşvete rağmen, sayısız Türkiye vatandaşının feryadı nedeniyle, Türkiye hükümeti Irak işgalcilerinin Türkiye’yi sevkiyat üssü olarak kullanmasını reddetmek zorunda kaldı. Çok sayıda başka ülke de, stratejik avantajların değil kamuoyunun yönlendirmesiyle savaş karşısında duruşunu belirledi. Sonuçta yine de hayata geçirilen savaş, evrensel kamuoyunun rızasıyla yürütülecek savaştan farklıydı.” (s. 45) Sanatın da desteği oldu bu redde zannediyorum, ilgili şarkıyı yazının sonuna koyacağım. Savaşı sosyal medyada reddedenleri gördükçe umut tazeleyebiliriz, çığırtkanlık yapıp ortamı geren devlet adamlarına cevap olarak goy goyu bırakmaları, vatandaşlara daha iyi şartlar sağlamaları gerektiği söyleniyor, süper. Sosyal medya yanlışı imler, hikâyelerin yayılmasına yardımcı olur, tanıklık sağlar. Terörle mücadele kapsamında sorgulanırız falan, sabahın köründe bırakırlar. Korkarız elbet, aşındırdığımızı da biliriz. Şunu alıntılamak istedim: “Son yıllarda yaşadığım en büyük şoklardan biri, İskoçya’daki bir karakoldaydı; cüzdanımı kaybettiğimi bildirmek için gittiğim karakolda kendimi aranan suçluların bildirildiği bir afişe bakarak düşüncelere dalmışken buldum: bunlar tecavüzcü veya katil değil, Sermaye Karşıtı Karnaval gibi gösterilerde ve işlerin olağan akışını sekteye uğratan eğlencelerde aktif rol almış, sıradışı saç kesimleri ve piercing’leri olan gençlerdi. Devlet açısından en büyük tehdidi oluşturan suçlular bunlar mıydı yani? Demek ki devlet kırılgandı, biz güçlüydük.” (s. 61) Öyle yani alay komutanı. Sokak eylemcileri statükoya karşı tehlikeliler, statüko adaletsiz ve en önemlisi değiştirilebilir olduğu için tehlikeliler, Solnit tepedekilerin tehlikeyi göremeyip en alt kesimlerin hemen eyleme geçmesini statükodan hallice yapıların hantallığına bağlıyor, sokağa dair hiçbir şey söylemeyen, söylemekten çekinen partilerimizi düşünürsek mevzunun diken üstünde olduğunu anlayabiliriz. “Malum sohbet”in bir benzeri bugün de süregidiyor, seçimi bekleyemeyecek kadar acil birtakım önlemler almak zorundayız. Adres sokak.

Pek çok mücadele, yenilgi ve zafer var, her birinden ayrı dersler çıkarabiliriz. Zapatistalar “iktidarı ele geçirmek için değil, sivil topluma devretmek için” uğraştılar, değişimi talep etmediler çünkü muhataplarının isteneni vermeyeceğini biliyorlardı, değişimin kendisi oldular. Devrim olabileceğimizi söyleyen Le Guin’e selam. Orwell devrimin parçası haline gelen adamdan bir sanatçıymış gibi bahsediyor, İspanya İç Savaşı’nda siperden sipere “Tereyağlı kızarmış ekmek!” diye ünlemek bütün sloganlardan daha etkili olabilmiş. Gıda sıkıntısı hiç yoktan bir çözülme ortaya çıkarabilir, Solnit’e göre anarşistler faşistlerden çok daha insaniydi çünkü siyasal retoriğin soyutlamalarının altında somut, gerçek, bedensel arzular bulunduğunu görmüşlerdi, hazza ve bağımsızlığa yer bırakmışlardı, mizaha güveniyorlardı, bir taşın yaratacağı dalgaların peşinden gelecek harekete de güveniyorlardı. Anarşistler kaybettiler, ülke onlarca yıl Franco’nun faşizmine maruz kaldıktan sonra dünyaya açılmak zorunda kaldı, televizyon yayıldı ve insanlar çok daha iyi bir dünyanın halihazırda var olduğunu gördüler, sokakta el ele yürüyen iki adama uygulanan şiddet tepki çekti nihayet, en sonunda Franco anakronik hale geldi ve dehlendi. Şimdi onun ağababası var dehlenecek, dünyanın gördüğü en büyük zaferlerden biri olacak bu muhtemelen. 1999’daki Seattle WTO Eylemleri mühim, o gün toplantı aksatıldı ve iptal edildi, sivil toplum kuruluşları ve yoksullaştırılmış milletlerin delegeleri eylemlere katıldı, küreselleşme zirvelerinin protesto edilmesi gelenek haline geldi böylece. O sıralarda Monsanto nam Umbrella Corporation benzeri şirket dünyaya GDO’lu besinleri musallat etmekle meşguldü ki hâlâ meşgul, yediği cezalar çimbik etkisi bile yaratmıyor muhtemelen. Neyse, Hindistan’dan kovulmuş bu şirket, çalışmaları aksatılmış da kazandığının yanında kaybettiği hiç mühim değil gerçekten, bu abilere karşı da sağlam bir eyleme geçmek gerekecek. Aslında mücadele edilecek çok cephe var, bir yerden araya kaynayıp itirazı şiddetlendireceğiz. Mesela Antarktika’da çalışan bilim insanlarıyız, sermayenin uşaklarına karşı bir yürüyüş düzenleniyor, Arjantin’deki kardeşlerimizle birlikte yürür gibi yürüyeceğiz, Japon biraderlerimize selam göndererek yürüyeceğiz, yürüdüğümüzü cümle aleme duyuracağız. Büyük zaferler beklemeyeceğiz, her şey bir anda olmayacak ama her şeyin yavaş yavaş değişeceğine dair inancımızı koruyarak hareket edeceğiz, küçük değişimlerle umut bulacağız, bizden sonrakilerin değişimi devam ettireceklerine güveneceğiz. Belki çok erken bazı mücadeleler için, yüz yıl sonra yankı bulacak bir kavgadan kaçınmayacağız. Bir kurmacadan bahsediyor Solnit, doğanın katledilmesini eleştiren yazarın kitabı çok satılmamış olabilir ama bahsettiği bölgede küçük çaplı bir oluşumun ortaya çıkmasını sağlamış. Eylemlerimizin sonuçlarını bilemeyiz, belki göremeyiz bile, yine de bir şeyleri değiştirebileceğimize inanmak ilk koşul.