Nurhan Suerdem – Maruzatım Var

“Sabah Sesi” geveze bir iç sesin baş eti yemesidir. Bu baş, anlatıcımız Meral’in ve okurumuzundur, okur da bizim bir parçamız, personamız olduğuna göre kafamızın -bizim ve personamızın kafasının- yenmesine katlanamayabiliriz ama öykü o kadar sürmez, rahatlarız. Aslında öykülerin çoğu bu gevezelikten, akışı “profesyonelce” yönlendirilmiş bir bilinci seyirden doğduğu için kitabı okurken başta bir ağrı hissedebiliriz, normaldir. Öykü dedik, Meral’in Gülnur ve Nurgül adlı ikiz ablalarından birinin, Gülnur’un telefonuyla başlar, günaydınlaşırlar, sonra her ayrıntıyı, hikâyeye giren her karakteri, her nesneyi irdeleyen ses devreye girer, kısa devre. Ayrı düşmemek için iki erkek kardeşle evlenen ikizler tantanacı, goy goycu, Meral’in ömrünü törpüleyici. Yavuz eniştenin arkadaşı İbrahim’i ayarlamışlar, Meral’in telefonunu İbrahim’e vermişlerdir, maksatları küçük kardeşi baş göz etmektir hemen. Biraz malumat ediniriz onlara dair, neredeyse tamamen sesten oluşurlar, her durum için özel sesleri vardır, o kadar çok ses çıkarırlar ki matematik profesörü gelse sayamaz, böyle şeyler. Aileye dair bir iki şey de var, Meral’in kaza kurşunu olduğunu öğreniriz ve on dört yaş büyük abisi Mesut’un baş belası olduğunu. Yengesi Laz kızıdır Meral’in, annesiyle abisinin hakkından gelmeye devam etmektedir, geçmişin pası tozu anlatı zamanına dökülmektedir, önü alınamaz çünkü gevezelik. Kıyıda yürür o sıra Meral, betimlemeler falan. Şak, İbo arar, kitapçıya gitmek üzere sözleşirler, ikisinin de sevdikleri bir yazarın imza gününe. Meral pek yakın arkadaşı Berna’yı da götürecektir, Abe’den müsaade alır. Giderler, pek bir şey konuşmazlar çünkü Meral’in ailesi kadının erkeklerle konuşma yetisinin gelişmesine ket vurmuşlardır, olmaz o iş. Belki Berna’yla olabilir, İbo’yla daha çok konuştu o. Durumu netleştirmek için İbo’ya telefon ederken bırakırız Meral’i, telefon etmeye meyilli halde bırakırız en azından. Etmiş midir? Vallahi hiç merak etmedim, bir sonraki öyküye geçtim. “Asliye Hukuk Hakimliği’ne” nam öykü çok sabırlı bir hakimin anlatıcıyı dinlemesinden ibarettir, bu hikâyenin sonunda anlatıcının talebini geri çevirdiğini hayal ettim mesela hakimin. Şudur, anlatıcı ismini hiç sevmemiş, değiştirmek istiyor. Babaanne vermiş ismi, ölü kızının adını torununa veren nine pek de sevilesi biri değilmiş anlaşıldığı kadarıyla. Ölü teyzenin hikâyesi gelmeli tabii, öyküde adı geçen kim veya ne varsa bir geçmişi de vardır, yan hikâye olarak anlatılmalıdır, sonra anlatıcı kaldığı yerden esas hikâyeyi devam ettirmeli ve bu örüntüyü her öyküde sürdürmelidir, formül budur. Anlatıcının anlattığı bildiğimiz bir olamama, kadına zincir vurma hikâyesidir, başka bir şey söylemeye lüzum görmüyorum da bir iki buluştan bahsetmeli, anlatıcının değiştirmek ve almak istediği adlar öykünün sonlarına doğru veriliyor, değiştirmek istediği ada karşı geliştirdiği psikoz çok sağlam değil, temeli zayıf, karakter insanların kabalığından ve tü kakalığından bahsediyor da anlatmanın ateşinden mi, susup da düşünmediğinden mi veya hiç düşünmediğinden mi, kendinin enkazını ve enkazını nasıl kaldıracağını biraz olsun anlatmıyor, ne anlatıyor, hikâye. Anlatmak için anlatmak, profesyonellikten kastım bu. Anlatırsınız, iyi de olur ama o akışı izlemek değil esas, izlenimi hissetmek, sezmek, daha derinde bir şeye dokunabilmek. Suerdem’in öykülerinde bulamadım bu derinliği, mevzu makine gibi işliyor da bir şey bırakmıyor geride, takır tukur. Kıyaslayacağım, mesela hemen öncesinde Onurhan’ın öykülerini okudum, öyle bir okudum ki Kartal’a giderken iki, Kartal’dan dönerken bir buçuk çektim, trenden indiğimde arayıp sordum. “Onurhan, sen Orhan Duru’yu sever misin?” Arama, sorma ihtiyacı hissettim çünkü birkaç şey yakaladım, heyecanlandım. Verdiği cevap benim için önemli ama bu yazı için önemsiz, şunu diyeceğim ki Onurhan’ın öykülerinden aklımda kalanları sıralarım hemen: kaplan, Kolomb, gözler, maske, keyif veren gevezelik ve buna müdahil oyunlar, oradan girip buradan çıkmalar, karmaşa bazen, iyi bir toparlayış. Suerdem’in öyküleri: öyküler. Düz öykü. Düzlükten hoşlananlar beri gelsin, ben Aydos’u, Kayışdağı’nı, Altıntepe’de çocukken tırmandığımız Ölüm Tepesi’ni savunacağım. Savunamadım gerçi, üç bina diktiler oraya. Altıntepe Kızılay’ın hemen önüydü. Altıntepe Kızılay’ın yerinde de park vardı eskiden, kaydıraktan kayan kıza hava atacağız diye torpilimizin içindeki barutu döküp kibriti çakmıştık, Emre’nin suratında patlamıştı pof diye. Torpilimiz iyi bir torpildi, selamı olurdu sizlere. Kız etkilemek için torpilimizin içindeki barutu döküp kibriti çakmak.

“Tenes’in Baltası” kafayla uğraşacak bir ütüyü içermediği için görece iyi öykülerden biri ama formülü besbelli bu kez de. Vardır afili bir adı da şöyle diyeceğim, mesela bir öykünün başı, anlatıcı bir leğene basıp enginar yemeyi çok sevdiğine değiniyor laf arasında. Bu ikisini aynı anda yapmayı seviyor yani, senkronize sevgi. İkisini ayrı ayrı seviyor da bir arada yapmayı, eh, sonra başına bir haller geliyor ve hemen geçmişinden yenilgi antolojileri çıkarıyor veya zafer, hikâye gidiyor gidiyor, sonlara doğru hemen bağlıyor iki ögeyi bizimki: “Denize bombalama atlarken içimdeki muzafferaneliği göğe püskürttüm, deniz meğer leğendeki su, yansımamı görür görmez ağzımın tadı enginar.” Hani şu şeyleri birbirine bağlama tekniği canım işte. Bu öyküde ne var, ailesinden kopmuş bir adam Bozcaada’da resim yapıyor çünkü ressam. Yalnız biri, sanatçı tribinden mustarip. Fikrince, birinin söylediğince: Suluboya resim hata kabul etmezmiş de yağlıboya tabloda hatalar düzeltilebilirmiş, anlıyoruz ki meğer ressam da hayatını düzeltebilirmiş çünkü suluboya değilmiş de yağlıboyaymış. Çaktınız mı köfteyi? Hani o değilmiş de buymuş, hikâyede de abisi gelmiş evine, bira şişelerini falan atmış, eve çekidüzen vermiş, adamımız Haluk’tan kızıyla görüşmesini ve ölüm döşeğindeki annesini görmesini istemiş, Haluk yıllardır annesini görmüyormuş çünkü kadın bunlar daha çocukken çekip gitmiş bir adamla, Fransa’da yaşarken bunlar yalnız kalmış, Haluk affetmiyormuş annesini. Eşek kadar adam, sanatçı, öfkesi derin. Sonra ne oluyor, uydurduğu bir kehanete kargaları ortak ediyor ve gökte görüp tuvaline soktuğu kargalar yüzünden öleceğini düşünüyor, kızı Selin’le konuşuyor da karar değiştiriyor hemen, ölmemeye karar vermiyor ama kızını ve annesini görmeyi istiyor. Sebebi o âna kadar gizemli ama artık değil, meğer, hani işte, yağlıboya tablo.

“Aziz Bey” de yine iyidir, eşiyle konuşan çok yaşlı bir adamın tey liseden dostuyla karşılaşmasının öyküsü. Birazcık alengirle çok daha iyi olma şansı direkten dönmüş ne yazık ki, gerçi Saki’nin “Lady Anne Susuyor”unu andırırmış ama olsun, mesela biz Aziz Bey’in eşi Ferhunde’yle konuştuğunu biliyoruz da Ferhunde’nin öldüğünü hemen, çok çabuk öğreniyoruz, neden öğreniyoruz? Öğrenmeyelim, beyefendi denk geldiği dostu Kerim’in acı hikâyesini yine anlatsın, Kerim’in eşinin altını birlikte aldıklarını da anlatsın, vurucu şey de bir iki oyun istiyor bu öykü, trajedinin olağanüstü niteliğinden bir ıstırık istiyor. Birkaç şey eleştiriliyor var, yaşlıların sızlanması gibi kalmış. Mesela Beyoğlu çok değişmiş efendim, binalar ve ağaçlar neden öyle olmuş, neredeymiş o Emek Sineması, birileri bir şeyleri yıkmışlar ve yerlerine çok kötü şeyler koymuşlar. Eh.

Son iki şey, bitiyor. Ülkü Tamer’in Alleben Öyküleri‘ndeki çocuk anlatıcıların dünyaları kadar parlak bir çocuk bakışının, sezişinin kurgusuna rastlamadım ben, zirvem odur. “Oturan Mavi Bulut’un Eksik Listesi” diye bir öykü var burada, anlatıcı çocuk ama değil aslında, çok bariz. İkincisi de 2019’da çıkan öykü kitaplarına bir bakın, bu. Suerdem’in başka bir metnini okumam sanıyorum, mevzu anlaşılmıştır.