Orhan Duru – Tango Geceleri

Kapakta “deneme”, içeride “öykümsüler”, daha da içeride Duru’nun sözleri: Herhangi bir tanıma sığmadığı için bu yazılar “öykümsü”. Tam ara form bu yazılar, denemeye varan yanını bazı şeylerin neden öyle olduğuna dair fikirlerde buluruz da kurmacalığını fark ederiz hemen, Duru’nun kendine has söz oyunları olsun, hikâyeleştirmesi olsun fikirlerini, bunlar hep amorf amorf işlerdir. Onurhan Ersoy müstesna öykülerinden birinde “deneme”den sözcüğün has anlamıyla bahsediyor, bir şey yazdığımızda bir şey deneriz çünkü, o bayat espride olduğu gibi: “Hey Montaigne! İyi denemeydi!” Duru bir şey deniyor kısaca, bölümlere ayırdığı metninde ağaçların çokluğundan ve azlığından bahsediyor, bir şehrin nasıl etrafı çürütebileceğinden bahsediyor, sağlık durumunun elvermemesine rağmen tıka basa yemesinden basa basa bahsediyor, bas gitar çalar gibi dum dum ediyor, yazdım da yoruldum için çok da uzatmıyor anlatı parçalarını, şöyle genel bir bağlayıcı sonla bitiriyor. Üslup yukarıda beceriksizce apardığım gibi işte, bildiğimiz Duru çağrışımları. İlk bölüm “Tango Geceleri”, potpuri yapayım. Örneğin Boğaz’da bir yalıda Duru, aslında pek çok yerde Duru ve örnek olsun diye değil, bazen bir sergiye gidiyor da içilebilecek ne varsa içiyor, içine sıvı duhul ediyor, huylanıyor çünkü içmemesini söylemiş doktor, söylemiş yememesini çok, çoktan çok gitmiş de midesi kaldırmazmış artık. Yine aparma. Viskiler içiliyormuş sergilerde, yeteneksiz ressamların eserlerinin önünden viskinin verdiği yetkiyle geçiyormuş ve ressamı yeteneksiz ilan ediyormuş Duru, bir kadeh daha içince biraz daha bakınabiliyormuş, fast food lüpletirken vücudunu gümletiyormuş. Doksanların Duru’su böyleymiş, zamanını takip ederken şiire değiniyor mesela, bilgisayarların iyi bir şiirle infilak edebileceğini söylüyor, devreler ve çipler ve ekranlar sözün selülozuna direnemezmiş. Kâğıt ve kalem bütün sayarlardan daha bilgiliymiş, gelenekte sınanan yenilik analog. Tango diyorduk gerçi, o sırada balıklar pek geçmiyormuş oradan dedim de birileri sadece “balık” veya “kuş” demenin kötü yazarlık olduğunu iddia etti, bu yüzden istavrit, çinekop, lomalit diye detay veresim vardı ama kötü bir yazar olduğum için vermiyorum, zaten “lomalit” diye bir balık türü de yok. Kuş türü o, uç ürü. Yok o da, bir şeyin buğulamasını yiyorlarmış, tangolar eyleniyormuş, izleyenler hayran kalıyormuş. Kalırlar herhalde, tango transfere en yatkın danslardan biridir, sıcaklığı hemen geçiriverir bedenden bedene. Yaşlı bir ozan şiirler okumuş tango sırasında, sanatçılar sanatçılıklarını sergilemişler. Duru gözlemlemiş, sonra yazmış, yazmasaymış delirmezmiş çünkü esas bağlamını biliyormuş o eylemin. Geçkin insanların arasında Durulardan bir Duru, yerini yadırgamış, Boğaz’a bakıp kadırgamış, alkolün de etkisiyle masaya çıkıp tepinmesi o dönemin sert gruplarından, mesela Megadeth’in etkisi. Biri yanına geliyor da tango bilmiyor ki Duru, sokağa atıyor kendini. Orhan Veli gibi düşüp başını vurma ihtimali var, korkuyor, Melih Cevdet’e göre Orhan Veli’yi ayyaş sandıkları için ilgi göstermeyen memurlar öldürmüş, bunu bir yerde okumuştum, Duru’yla ilgili değil. Duru’dan daha fazla tanıklık bekledim açıkçası, başka denemelerinde Melih Cevdet’in köftelerinin çok güzel olduğunu söylüyordu mesela, Kaş’taki günlerinden bahsediyordu, bu metinlerde pek rastlamıyoruz böyle şeylere. İlhan Berk var bir, Bodrum’daki evini develerle taşıdığı malzemelerle inşa etmiş. Develerin orada işi var ki orada, Duru sorguluyor, son develer İlhan Berk’in evinin inşasına yardım ettiklerini biliyorlar mıydı? Buraya kadar üçüncü aparma, Duru’nun konudan konuya atlamalığı, denemeyi denemeye katlamalığı söz konusu. Savaşlar yapılıyor, insanlar ölüyor ama geceleri tango keyifleri bitmiyor, insan bir şekilde yaşıyor. “Havyarlı Günler”de havyarla yaşıyor misal, bu pahalı besini hayat pahalılığına bir protesto olarak algılıyor. Paranın değeri o zaman da pul, öyleyse elde para tutmadan her şeyi satın almak gerek. Yarın bugünden daha pahalı olacağına göre bugünün havyarını yarına bırakmadan yemeliyiz. Güzel de gidiyor mahluk, lıp lıp. Demişler ki sigara ve içki, zorlayıcı ve yorucu yemekler yasak, iletişim ve cinsel ilişki de öyle, yaşamak yasak bir yerde. Duru pek umursamıyor, nikâh töreninde bir yiyor, ardından davetli olduğu bir başka yerde Bakü havyarını gömüyor ve millet açlık çekerken sofradan sofraya sürüklendiği, yemeklerden yemeklere yürüklendiği için utanıyor. Utandığı sıra ağzına bir parça daha havyar attığını biliyorum, bunu bütün okurlar biliyor.

“Hiç Plaza”da yeni moda yapılar var, AVM’lerin ataları olsa gerek. Alışveriş yapan yemeğe gidiyor, yemekten çıkan mağazaları şöyle bir dolanıyor ve yokluktan zar zor çattığı evine gidiyor sonra, tam o anda plazanın yanındaki restoran Duru’nun iştahına tanık oluyor, Duru yine bir şeyler yiyor ve uzaklardan insanları, yapıları izliyor. İzlemek hareket halindeki bir şeyi çağrıştırıyor ama duran bir şeyi de izleriz elbet, aslında baktığımız her yerde bir hareket var, gaz molekülleri oradan oraya gidiyor, geliyor, süzülüyor, çakılıyor, gözümüzün önünde sürekli bir şeyler oluyor ama sınırlarımıza kadar algılıyoruz, sonrası için tabağa bir kaşık sallıyoruz Duru’yla birlikte. İşten çıkarılanların ahvalini dinliyoruz bir yandan, yılbaşında çalışanlardan bazılarının eline süper hizmetlerde bulunduklarına dair bir kâğıt veriliyor, yaşamlarında başarılar, umarlar ki daha süper işlerde çalışsınlar ama orada çalışmasınlar artık, yerlerine daha az para verebilecekleri birileri bulundukta neden orada kalsınlar? “Şunu biliyorum: Hiç Plaza hiçlik üretiyor. Hiçbir şey yapmıyor. Hiçlik ve yokluk üretip pazarlıyor. Toplum da bayılıyor bu hiçlik örneklerine. Hiç Plaza’da çalışanlar yeni hiçlikler üretmek için uğraşıyor. Metin yazarları yeni bir hiçlik bulabilmek için beyinlerinin diplerini kazıyor. Hiçlik yaratıcıları yeni tasarımlar üzerinde çalışıyor. Kuramcılar hiç boyutlarında dolaşıyor. Amaç yeni bir hiçlik bulmak…” (s. 23) “Uygarlık Özlemiyle Umutsuz”la birlikte vites yükseliyor, Yılmaz’ın, “Ya bir bok kokusu var,” dedikten sonra yaşanan sürecin bir benzerine düşüyoruz. Gibi‘ye gidiyor kafam, olacak şey. Çöplerin içinde silkinerek uyanan bir Duru, pislik içindeki bir çuvala düşmüş de çıkamıyormuş gibi yere iniyor uçaktan da kentin kokusunu lağımla özdeşleştiriyor. İnce bir toz yağıyor, camlarda yol yol toz, kediler çöpleri karıştırıyor ama balık yok, martılar için bile yok, martılar kedilerle dövüşse kazanırlar ve kedilerin ekmekleriyle oynarlar ama olmayan ekmek için ne dövüşmesi, köşede fışkılar, kanalizasyonda dışkılar birikmiş, çöpler uzun süredir çöpmüş ve yerler uzun süredir yermiş, çöplerle yerler muhteşem bir uyum kurmuşlar sürelerince. “Kel, verimsiz ve yolunmuş bir doğa. İlerde kentin buraya taşınacağını söylüyorlar, üstelik gururla. Geleceğimizi görür gibi oluyorum. Kent, kendi dışına doğru tüm çirkinlikleri ve iğrençlikleri yayıyor kendi yöntemiyle, aynı çirkinlikte uydu kentlerle.” (s. 29) Dalí’nin kısacık bir metnini basmıştı bir yayınevi, o metinde bok çeşitlerinin olduğunu hatırlıyorum. Gül bok, lombak bok gibi çeşitlerin arasında bomba boku unutamam, muhafaza ettiğim tatlı bir anıdır. Bomba bok diye tabir edilen insan tersinin çıkışı biraz değişiktir, yayılgandır o bok. Kent de böyle yayılıyor işte, ortaya bir yoğunluk ve kenarlara koloniler. Sonra kolonilerin yayılması, kentin büyümesi, daha da Duru’nun kendine has anlatı dünyası.

Tekrar basılmamışsa basılmalı, basılmışsa alınıp okunmalı. Basılmamışsa sahaflardan bulunmalı ve basılmalı. Basılmışsa bitince tekrar basılmalı.