Feyza Hepçilingirler – Filizin Boy Verdiği

Bir kitap daha, seri bitiyor. Sorunlar çeşitlenmiyor artık, belli konuların etrafında dönüyoruz. Kısaltmalar nasıl okunur, özel isimlere gelen yapım ekinden sonra çekim eki gelirse ne olur falan. Hepçilingirler’in katıldığı etkinlikler, Hepçilingirler’in kızı ve damadıyla maceraları, Hepçilingirler’in ABD’ye yolculukları, Hepçilingirler’e katıldığı etkinliklerde verilen tırt kitaplar. Mesela bu çok ilginç, diyelim Çemişgezek Kültür Vakfı Yayınları’ndan çıkan bir roman var, uzun uzun anlatıyor yazar. Çok iyi benzetmeler var, iyi benzetmeler var ve kötü benzetmeler var Hepçilingirler’in iddiasına göre. Bakınca hepsi kötü, ruhumuzun telini dıngırdatan türden filan bir şey yok, yazar edebî atak geçirmiş de bir şeyleri başka şeylere benzeterek kurmuş metnini, okuduğumuz bu. Üç yıl uğraşmış romanın yazarı, çok iyi bir şey yazdığını düşünüyor, Hepçilingirler de ayıp olmasın diye anlatıyor işte. Zamanında iş bilmezlikle suçlandığı da olmuş, eh, atölyesine katılanlar verdikleri paranın karşılığını istiyorlar, övgüden başka bir şey beklemiyorlar tabii, yazdıkları kötü metinlere bekledikleri yorum gelmeyince hak görüyorlar kendilerinde. Hepçilingirler akıl indirmese öyle metinlere, sorun olmayacak. Hidayet Karakuş’un, Nurarıklı’nın metinleri tamam, alıntılar da iyi yerlerden ama gerisi ıska ya, katlanılır gibi değil. Aforizma diye paylaştıkları yazarın, şiir diye koydukları yazılarına, evlerden ırak. Geneli: “Alıç ağacımda bir dal/ Düştü de şiir oldu bana// Yaprağım güz/ Dalım sevda“. Öff. Mesela Cazim Gürbüz’den spektaküler bir vecize koymuş, dağlara taşlara. “İlimizi, dilimizi, dölümüzü, ölümüzü ve malımızı koru Tanrım!” (s. 142) Aklımıza Yılmaz’ın magnifik sözü gelmeli elbet, gelmiyorsa getirilmeli. Bir de Apocalypto konusu var, ışıl ışıl parlıyor. Bir okuru bahsetmiş Hepçilingirler’e, 54:15’te kabile reisi bir bıçak hediye ediyor oğluna, erginlik ayini gibi bir şey, bıçağı gösterip “Cok ukinsih yagmak” gibi bir şey diyor reis. Okura göre Mayaların diliyle Türkçe arasında bir bağlantı kurulagelmiş ama bu çabalar sağlam temellere oturtulamamış, Atatürk Amerika’ya birini göndermiş diller arasındaki benzerliklerin tespiti için. Hepçilingirler o cümleyi “Çok genzi yardı” diye yorumlamış, “Çok boğaz kesti”. Bunun bir tesadüf olamayacağını düşünmüş, üniversitelerimizi araştırma yapmaya davet ediyor. Göç yolları tamam, binlerce yıl öncesinin ortak dili, kabul, ama yani. Ben de araştırılmasını istediğim veriyi koyayım, akademisyenler göreve.

Hepçilingirler’in Hulki Aktunç’la anısı çölde vaha. Bir yazısında “fesli sarıklı sokaklar” demiş Hepçilingirler, virgül koymayı unutmuş, Aktunç bunu örnek gösterip “dil yanlışı kitabı yazanların yanlışlarını bulup bir kitapta yayımlayacağını söylemiş, gazete “Feyza önce kendine baksın” başlığıyla vermiş. Araştırdım az önce de, berisi varmış tartışmanın, ilgilenen şu tezde “Feyza” diye arama yapsın. Neyse, Hepçilingirler onun hatalarını bulmaya çalışmamış, kendini savunmuş sadece. Sonra bir romanına Aktunç’un iki dizesini koymuş, izin istemek aklına gelmemiş. Zaten 1980’li yılların sonuymuş, İzmir’de yaşıyormuş Hepçilingirler, iletişim olanakları kısıtlıymış, isteseymiş bile Aktunç’a ulaşması olanaksız değil de olanaksıza yakınmış. Yıllar sonra Aktunç’un tepkisi: “‘Böbürlenme sanmayın; yazarlık natura’m böyledir. İyi laf, birçok şey gibidir, mirî malı’dır ülkemizde. Nedense, yangınlıdır hep; ‘Yangın kavmindeniz/Ne giysek alev’ dersiniz, dediklerinizi bir kitabın bölüm başlığına koyarlar, o kitabı size yollamak inceliğini bile göstermezler. Bir herif tamam da, bir kadının kalınlığına katlanılmaz. Kader! Sizin bir yerde var olup olmamak isteminizi bile düşünmezler. N’apalım.’” (s. 344) Aktunç’u haklı buluyor Hepçilingirler. Toplamda iki üç kez yüz yüze gelmişler, tatsızlıklar hep uzaktan uzağa yaşanmış, kırılmış ama darılmamış yazar. Hafakanlar basıyor bu dil tartışmaları yüzünden, okurlarından da eleştiriler geliyor Hepçilingirler’e, gereğinden çok yer kaplıyor. Kadınlara ne denecek, “bayan” hangi koşullarda denir, denir mi, denmez mi, hangisi kaba, hangisi ince derken uzunca bir tartışma, Hepçilingirler bir çözüme varıyor ama nihayet bir akademisyen çıkıyor da bu tartışmanın bile eril zihniyetin ürünü olduğunu söylüyor, yazarı “aman ne bileyim ben” havasına sokuyor. Öyle tartışmalar var ki gerçekten, hani Hepçilingirler’in troll saldırısına maruz kaldığını düşüneceğiz neredeyse. Ne o kadar alınmaya gerek var, ne o kadar savunmaya, ne de onca eleştiriyi yazılara taşımaya. Zaten hediye kitaplardır, geziler tozulardır, iyice çoraklaşıyor yazılar, boğuyor resmen.

Yine ortaya karışık yapayım, başka türlü bitmeyecek bu yazı: Atamalarda İngilizce öğretmenlerine ayrılan kontenjan ne öyle, neden o kadar çok, millet Türkçe bilmezken yabancı dil mi öğrenecek bir de? “AK Parti” demekle “AKP” demek arasında fark var, dolayısıyla kim nasıl diyorsa aynen yer almalı haber metinlerinde falan, değiştirilmemeli. Etik. İTÜ’de İngilizce eğitime geçilmiş, yahu dünyanın neresinde öyle bir şey varmış, Türkçemiz dururken neden İngilizce? Yolculuğa çıkacak Hepçilingirler, hazırlık yapmamış, götüreceği kitapları seçememiş bir türlü. Kızını mı daha çok seviyor yoksa kitaplarını mı? Evde kitap koyacak yer kalmamış. Midilli hikâyesi nadiren rastladığımız güzelliklerden, Hepçilingirler’in ninesi Çömlekköy’den göçmüş Ayvalık’a, Midilli’den. Bir etkinlik için Midilli’ye gidiyor yazar, gezip görüyor oraları, ninesinin doğduğu evi arıyor ama bulamıyor bir türlü. Büyük heyecan tabii, doksan küsur yaşındaki bir adamdan köyünün hikâyesini dinliyor, Yunan bir araştırmacıyla tanışıp arkadaş oluyor, hoş. “Amerika’dan döndükten sonraki üç hafta içinde Bodrum, Eskişehir, Bandırma ve Kuşadası’na gittim. İstanbul’da iki okulda, bir televizyon kanalında, bir kültür merkezinde konuştum ve her gittiğim yerden zenginleşerek döndüm.” (s. 41) Kitabın özeti. “Ne kekeme bir söyleyiş” diyor yazar, okurlarından biri kınıyor, kekemeler kekemelikleri konusunda çok, ama çok kırılgan yapıda olan insanlarmış, pek zalimce bir benzetme yapmış Hepçilingirler, kınanıyor. Oysa kırıcılık yokmuş sözlerinde, söyleyişi eleştiriyormuş, kekemeleri değil. “Kör bıçak” da denemezmiş bu durumda, “sağır bir duvar” denemezmiş. “M. Sadık Aslankara’nın hiçbir öykü kitabımı okumadığını biliyorum. Geçenlerde Türk edebiyatından öykücüleri saydığı yazısında adımı anmamasını doğal karşıladım. Oysa bildiğim kadarıyla Selim İleri, benim öykümü sever; ama nedense almamış kitabına. Zarar yok; gençler bu öyküleri okusalar, bu öykülerle edebiyatımızı sevseler keşke. Benim öykülerimi bilmeseler de olur.” (s. 52) Valla kim neyi bilirse olur, bilmezse de olur, her şey her şekilde olur, kimin kimi okuduğu, okumadığı filan, ne bileyim, ne yapacağız ki bunlarla. Yazıp salıyoruz, ötesine kafa yormanın nedenini bilmiyorum. Ömer Seyfettin’in kitaplarının çocuk kitabı olarak görülmesi, bunu hiç bilmiyorum, sevindirici de bulmuyorum çünkü adamın tekinin kolunu satırla tak diye kesmesi, topuzun kafaya çtart diye inmesi, tuhaf. Kütahya’da bir otel açılmış o sıralar, adı “Q-Tahya”, memleketimden akıl fikir manzaraları. Sapanca’da “EL ONE”, İspanyollar hoş geldiniz. “Ütopya”nın karşılığı olarak “olmazdüşler” mi, muazzam. Bir de “yardımsever” tartışması var, Hepçilingirler yangına körükle gidiyor biraz da asıl bombayı okurlar patlatıyor: yabancılar o kadar yardımsevmez ki dillerinde “yardımsever”e eş bir sözcük yokmuş? Joshua Bear dayanamıyor artık, dilin elbette önemli olduğunu ama anlamı tam karşılayan bir sözcük olmamasının o dili kullanan insanların insanlıktan çıkmış olduklarını göstermediğini söylüyor. Nihayet biri söylüyor yani bunu. Son bir şey, Hepçilingirler’le yaşıt ama otuz yıl içinde dört kitabı çıkmış bir yazar var, “Biraz tembel mi ne?” diye soruyor Hepçilingirler. Kurulmayayım.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!