Barda çıkan çatışmayla hikâyeler birleşiyor. Edip Cansever’den bölüm epigrafı: “Yüzümü içime kırbaçlıyorum, korkunç yüzümü“, öylesine bir epigraf. Kuytu köşede oturan genç kızla genç erkek filinta gibiler, bir şeylerden korkuyorlar, fısıltıyla konuşuyorlar. Sonra aşko kuşko bir lirik haykırış, kadının yüzünün aşkın sırrı olduğuna dair, kadınların o ülkede bozguna uğramış yürekleri, savaştan. Acılar, kederler ve aşk. O nasıl bir yüz ya rab, bazen çok fettan, bazen çok merhametli, bazen bilmem ne. İki sayfalık güzelleme, o burun neymiş, o kaşlar neymiş, kalın alt dudağı üst dudağından daha dudakmış, bir şeyler. Çok geç değil, henüz ikinci sayfa ama bırakmıyorum okumayı. Yusuf’la Nâre konuşuyorlar, Nâre korkmamasını istiyor Yusuf’tan, Yusuf elbette korkmadığını söylüyor, kaç kez söylemiş korkmadığını. Nâre çıkışıyor, ulan oğlum, kaç kere konuşacakmış, kaç kere tartışacakmış Nâre seninle, ne laf anlamaz adamsın hayvan seni. Tansiyon saçma sapan yükseliyor, Nâre muazzam vecizelerinden birini sıkıveriyor zort diye: “‘Bir insan sevdiği zaman, sadece sevmez, onun düşlerine de sahip çıkar. Biz birbirimizi sevdiğimiz kadar düşlerimizi ve hikâyemizi de sevdik ve sahip çıkacağız.’” (s. 15) Patlattı lafı valla. Yusuf korkak mıdır nedir, kilotonluk bilgi bombasını yedik ama bir halt bildiğimiz yok, altı şöyle kallavi biçimde dolmayacaksa fos. Dolmayacak tabii, törenin ne kadar berbat, ne kadar korkunç bir şey olduğuna bodoslamadan bağlanacak mesele, Nâre son bir cesaret örneği sergileyerek “Babaaa! Babaaaaa!” diye ünleyecek, törelerin ne kadar yanlış şeyler olduğunu anlatacak Faik Ağa’ya, sonra babayla kız yaptıkları yanlışların farkına varıp sarılacaklar birbirlerine, etraflarındakiler tilili çekip havaya sıkacaklar, töre möre hep yıkılacak, barış gelecek aşirete. Muhteşem bir kırılma olurdu, parodinin gerektirdiği. Oysa çok ciddi bir metin, bu yüzden çok daha komik bir durum çıkıyor ortaya. Ricky Gervais son gösterisinde anlatıyor işte, çocukluğunda The Exorcist‘i korkudan altına sıçar vaziyette izlerken şeytansı kız o dehşet anlarının ortasında bir söz söylemiş, “Annen cehennemde sik emiyor!” mu ne, kahkahalar atmış Gervais. Ben de okurken azıcık güldüm açıkçası, niyet neydi bilmem ama karakterlerin onca tiradı, anlatıcının her yere hariçten bilgi föşkürtmesi bir süre sonra kopardı romanı, eğlencelik bir şey olarak okumaya devam ettim. Artık. Devam edelim, Rezan türkü söylüyor barda, Urfa’nın dağlarında gezen ceylana tavsiyelerde bulunulan türkü, gazeteci arkadaşı Rüya’yla dostluklarını pekiştiriyorlar. Kimler var başka, “kazançlarını yasal olmayan yollardan sağladıkları belli olan” bol kıllı adamlar oturuyorlar bir masada, bu mesele çok önemli olacak ki ne işle uğraştıklarını belli ettikleri söylenerek pekiştiriliyor bu adamların son derece kanunsuz adamlar oldukları. Yani o kadar tehlikeli adamlar ki sayfadan bir namlu uzanacak, kafama sıkacaklar zannettim. Tamam, tehlikeli adamlar. Hakan Reis diye biri var, Seyfo diye biri var masada, Hakan Reis o gece sağlam içmeleri gerektiğini çünkü Emre’nin onları ihya ettiğini, parayı rüyalarında görseler inanmayacaklarını söylüyor. Hani anlamayanlar vardır diye bir de ben uyarayım, bu adamlar kirli işlerin adamları, Emre diye biri çıkacak karşımıza, bunlara para vermiş de içmeye gelmişler. Tekrar uyarabilirim ama romanda üç kez uyarılıyoruz zaten, ben bir daha uyarsam uyaranlara karşı duyarlılığımızı yitiririz, halimiz nice olur. Bir tayfa daha var barda, bunlar “oli”, “lov”, “yanlışlığ yapmayasan” diyorlar birbirlerine, “besbelli iflah olmaz dertlerin içindeler”. Gerçekten büyük bir merak unsuru yaratıyor anlatıcının kafaya dank diye düşürdüğü bu olmaz, onmaz dertler bahsi. Bölüm bitti, sonraki bölümde Karayeloğlu Aşireti’nin tarihinden Yusuf’la Nâre’nin hikâyesine yol çıkacak. Faik Ağa devletle iş tutmaya yanaşmamış, bağlantıları güçlü olduğu için başına iş de gelmemiş, koruculuk uzak olsun. Kaçakçılık yapıyor sınırda, ortaklarla işler güzel giderken haber geliyor, oğlu Halil İbrahim’i temsilci olarak gönderiyor karşıya, ciddi bir durum hakkında görüşülecek. Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş Halil İbrahim, ardından İTÜ Elektrik-Elektronik Fakültesi’ni kazanmış ama aşiret işlerinden ötürü okulu dondurup memleketine dönmüş. Zekâsı, okul geçmişi falan, hiçbir şey yok hikâyede, zaten bir süre sonra pusuya düşürülüp öldürülecek. Öldürülmeden önce Xalo İzzet’le, Kör İzo’yla, babasının sağ koluyla bir sohbeti var, ne sohbet. Kerhaneye gitmişler gençken İzo’yla Faik Ağa, lahmacun falan yemişler, bu kadar. Geride neler oluyor, Kobanî’de şiddetli çatışmalar, El Kaide püskürtülmüş, El Nusra cirit atmaya başlamış ortalıkta. Mevzu: karşı tarafın ağa oğlu uyarıyor bunları, kontrol El Kaide’ye geçtiğinden onların dediklerini yapacaklar, Kürtlerle kaçakçılığı sona erdirecekler artık, başka iş yapmayacaklar yani. Bu arada ağa oğlu da Avrupa’da mı, bir yerde iyi bir üniversiteden mezun olmuş. Okutuyorlar çocuklarını, anladık da bu bilgilerle yapılacak bir şey yok, okumasalar da bir.
Diğer hikâyede Emre var, Kişinev’e gidip ihale çözmeye çalışıyor devlet için. Yetiştirme yurtlarından alınıp başka türlü yetiştirilen çocuklardan biri Emre, Adriana’yla sadistik mazoşistik falan ilginç bir ilişkisi var, seks eylerlerken şahit oluyoruz. Oysa ne garipmiş, kimseyi sevmemek üzerine yetiştirilmiş Emre, olacak iş değilmiş de olmuş. Olmayacak çok iş oluyor hikâyede, olacak işlerin olmamasını bekliyor insan, oluyor. İşler. Ne bileyim, haber diliyle yazılmış metinde bir tuhaflık arıyor gözler, aksi halde yoruluyor da otuzuncu sayfadayız artık, hiç bırakamayız. Emre takip edilmediğini düşünüyor ama takip ediliyor aslında, memlekete döner dönmez paketleniyor, sorguya alınıyor. Evet, rakip şirkete bilgi aktarmış ve evet, Adriana diye biriyle oldukça samimi. Ayvayı yedi yani, sağ koymayacaklar ama stratejik bir hata yapıyor bence, yani hayatını bile kurtarabilirdi. “Emre bu kez suratının ortasına çok sert bir yumruk aldı. Yumruğun etkisiyle yeniden sandalyeden yere düştü.” (s. 109) Yumruğunuzu nasıl alırsınız? “Yeniden sandalyeden yere düşmeli” lütfen. Bunu demeyecektim gerçi, almadan pazarlık yapmadığını söyleyecektim ama bu da olur. Aşırı klişe bir hikâye, diyaloglar dehşete düşürücü ölçüde zayıf: Adriana kalkıp Türkiye’ye geliyor, Emre’nin çalıştığı şirkete gelip bilgi almaya çalışıyor ama kimsenin bir şey bildiği yok. Patron geliyor o sıra, kadını odasına çıkarıyor, içini rahatlatıp gönderiyor? Peşine adamlar takıyor sonra, bu Hakan Reis falan, kadını ne hallere sokuyorlar. Bu hikâye böyle sonlanıyor, Adriana’nın yüzünü Nâre’ye naklediyorlar, asıl bağlantı burada. Yusuf’la Nâre’yi memleketlerinde basmışlar, Kör İzo’nun oğlu Yusuf’la Nâre’ye nikah düşmezmiş çünkü Faik Ağa kirvesiymiş Yusuf’un, kirvenin kızıyla olmazmış. Töre. Oy töre, adı batası töre, katil töre diye inleye inleye kendilerinden geçiyorlar, yerlerde yuvarlanıyorlar karakterler, muhteşem. Faik Ağa’nın eyvallahı yok, kaçan çifti yakalayıp geri getirtiyor, sonra kızına bir tüfek veriyor işini görsün diye. Acayip bir roman ya, muhteşem gore bir sahne var: Namluyu ağzına sokan Nâre’nin üst çene kemiğiyle dişleri duvara saplanıyor. Faik Ağa insafa mı geliyor, ne oluyorsa ambulans çağırıyorlar, doğruca Ankara’ya hastaneye. Doktor bilmem kim teskin ediyor Nâre’yi, yeni bir yüz yapacak. İnsanlık da yapacak zira çok azmış insanlık, belli ki Nâre de görmemiş. Spektaküler bir insanlık mesajı pörtlüyor metinden. Yazı da burada sona eriyor çünkü bu kadarı yeterlidir. Ha, bu aşiretsel karakterlerin konuşmaları da bir ilginç, “ule”, “ogulim”, “la nopirsin” diye konuşuyorlar bir an, sonra tertemiz bir İstanbul Türkçesiyle sürdürüyorlar diyaloğu. Magnifik.











Cevap yaz