Mohsin Hamid – Gönülsüz Köktendinci

Fişeklenen her metin gibi zort. Ters orantı, “ne kadar fişeklenirse o kadar kötüdür” önyargısıyla okumuyorum, sosyal medyada hunharca övülen metinlere yaklaşmıyorum da almışım bunu zamanında, verileceklerin arasına koydum hemen. Övgülere bakalım, Günden Kalanlar‘ın Stevens’ına benzetmişler Cengiz’i. Oha. Had hudut da bilmiyorlar. Philip Pullman uzun zamandır okuduğu herhangi bir gerilim romanından çok daha heyecanlı bulmuş romanı, tam olarak neresinden heyecanlanmış acaba? Çizginin öbür tarafında yer aldığım için mi bulamıyorum heyecanı, adamlar Doğu’dan gelen, Amerikan Rüyası’na göbekten bağlanıp sonradan cozutan karakterlerin hikâyelerinden mi heyecanlanıyorlar nedir, gerçi tehdit haline de gelmiyor Cengiz, en azından ABD’deyken. The New York Times Book Review iyice uçmuş, Binbir Gece Masalları‘na benzetmiş romanı. Keskelalaka. Bir de romanın büyük sürprizini(!) bozmuşlar, editörü tebrik ederim, Hamid’in oyununu mahvetmiş. Elif Şafak’ın romanı arşa çıkaran yorumunun bir bölümü: “Mohsin Hamid bu ‘seçilmiş’, ‘sürüden ayrılmış’, fazlasıyla Amerikanlaşmış Pakistanlı gencin nasıl olup da 11 Eylül sonrası kendi içinde derin bir kimlik bölünmesi yaşadığını, etrafındaki herkesten ve her şeyden soğuduğunu, tepkisel ve kindar olduğunu ve son tahlilde Amerika’yı terk edip Pakistan’a dönmeyi seçtiğini anlatıyor kitabında.” (s. 6) Şimdi bu yoruma bakarsak Hamid’in bilinçlendiğini, hep bir terörist olarak görüleceğini fark ederek köklerine döndüğünü falan düşünmemiz gerekiyor, oysa romanda yuppieleşirken zihinsel olarak çöken yirmi iki yaşında bir gencin memleketine çaresizlikten, parasızlıktan döndüğünü görürüz, hani araya Hindistan-Pakistan savaşını sokar, ABD’nin bu savaşı harladığını düşünür ama politik açıdan zayıf bir karakterdir Cengiz, savaştı, 11 Eylül’dü, havaalanının güvenliğinden geçerken kontrollerin artmasına değinir bir, onun dışında kafa yorduğu pek yoktur. Yani öyle büyük bir dönüşüm, aydınlanmasını sağlayan kilit olaylar, hiçbiri yoktur. İki sorun yaşıyor, son derece bireysel: sevgilisi, sevgileri de yarım porsiyon açıkçası, Erica kriz geçirip hastaneye kapatılıyor, çocukluk aşkı kısa süre önce kanserden öldüğü için bir türlü toparlayamamış Erica, Cengiz’le yüzeysel bir ilişkiyi sürdürürken de hep, Steven mıydı, eski sevgilisinden bahsediyor, sonra kendini Hudson’ın sularına bırakıyor. Büyük bir yıkım Cengiz için, ayrıca işini de sevmiyor adamımız, daha doğrusu sevmediğini anlıyor. Şili’deki yayınevi çalışanı açıyor gözünü, ilginçtir. Saçmadır hatta. Büyük bir finansal değerleme şirketinde stajyer olarak çalışıyor Cengiz, Princeton’dan mezun olur olmaz köpekbalığına dönüşüp şirketleri parçalamaya, “verimsiz” bölümleri kapatmaya falan gidiyor, Şili’de edebiyat bölümünün kapanmasından sorumluyken işini savsaklamaya başlıyor, amirinden azar üzerine azar yiyor, en sonunda da şutlanıyor bir güzel. Büyük dönüşümlerin zart diye gösterildiği metinlerden neye sığınmalı bilmem, çok can sıkıcı: Cengiz’le Juan-Bautista yemek yiyorlar, adam Cengiz’in ailesinde sanatçı olup olmadığını sormuş önceden, varsa hani yemeye hazırlandığı haltın ne olduğunu biraz anlatırsa bağ kurabilir, işini yapmayabilir belki? Cengiz konuşmadan sonra “at gözlüklerini çıkardığını” söylüyor. Ey? Değişim tamam? O kadar tırt yaşantılara bu kadar büyük tepkiler, meh. Erica’dan haber yok o sıra, memleket kaynıyor, Afganistan’ı falan basmış ABD, Cengiz bir şeylere tepki göstermek için sakal bırakıyor? Bu arada bir iki dangalak dışında, onlar da sokaktaki adamlar, Cengiz’e herhangi bir tepki göstermiyorlar ne iş arkadaşları ne Erica’nın ailesi. New York’ta ten rengi medyanda kalıyor mesela, takımları da çekti mi jilet gibi görünüyor, tam bir Amerikalı. Ben bu mental çöküşün sebebini bulamadım açıkçası, daha doğrusu parmakla gösterilen yerde bir şey bulamadım. “Geçmişiniz düşünüldüğünde bu tuhaf durumu mutlaka yaşamış olduğunuzu düşünüyorum; geniş çapta kan dökülmesi ihtimalinin çok yüksek olduğu bir yerden, öyle ya da böyle barışın olduğu bir ortama geri dönmekten bahsediyorum. Bu çok acayip bir geçiş oluyor. Gizlemek için gayret sarf etmelerine rağmen, iş arkadaşlarım geri dönüşümü hayli büyük bir şaşkınlıkla karşıladılar. Annemin ricasına ve havaalanındaki göçmen bürosunda bana yaşatabileceği zorluklara rağmen iki haftalık sakalımı kesmemiştim. Belki kendimce bir başkaldırı veya kimliğimin bir sembolüydü o sakal, belki de arkamda bıraktığım gerçekliği unutmama gayretiydi; tam olarak hangi duyguyla öyle davranmış olduğumu şu anda hatırlayamıyorum. Emin olduğum tek şey sinekkaydı tıraşlarıyla gezen gençler ordusuna, iş arkadaşlarımdı bunlar, katılmak istemediğimdi. İçimde, pek çok nedeni olan derin bir öfke vardı.” (s. 144) Zurnanın zort dediği yer. Şimdi bu adamın ailesi Pakistan’ın aristokrat tayfasından, zamanında toprakları, köleleri falan varmış, zaman geçtikçe deniz bitmiş çünkü Batı’nın müdahaleleriyle ekonomi değişmiş, bunlara da zenginliği koruma kaygısı düşmüş. Cengiz kendi söylüyor, burjuvalar karşısında tutunmaya çalışan aristokrat gibiler, Cengiz’i okusun da kalan azıcık serveti korusun, artırabiliyorsa artırsın diye yollamışlar Princeton’a, Cengiz bu misyona kökten bağlı. Hani geçmiş düşünüldüğünde falan diyor, bu herif herhangi bir toplumsal olay üzerine düşünmüş değil, kaldı ki düşünecek bir sınıfın parçası değil zaten, yoksulluktan ödü kopan bir adam, yalıtılmış bir çevrede büyüyor, on sekiz yaşına gelince yallah. Savaşın anca haberi gelir konağa, pencereleri kapatıp yaşamaya devam. Son ziyaretinde bakıyor ki ailenin durumu sallantıda, bir parçası olmak için dört yıl kafasını patlattığı sisteme daha bir entegre olması tek çıkar yol gibi görünüyor, ailesini yanına aldırabilir mesela, köktendinci oluyor bir şekilde. O da ilginçtir, dinle ilgisi yok Cengiz’in, din bahsi iki üç yerde geçiyor ki biri Erica’nın ailesiyle yemek yerken şarap içmesi üzerine. Kısacası poz vermekten başka bir şey yaptığı yok Cengiz’in, sakal bırakıyor işte, işini doğru düzgün yapmayarak ABD’ye tepkisini ortaya koyuyor. Gerçekten süper bir yöntem. Çok iyi bir çalışan bu arada, kremanın kreması, kafası finansal mevzulara basıyor ama Jean-Bautista’yla oturup yerel bir yemeği lüpletene kadar farkına varmıyor dünyanın. “Tamam, daha önceleri ben de şirketimin teşvik ettiği üzere yoğun bir şekilde işe odaklanarak kendimi avutmuştum. Ama yarının para odaklı hedeflerini gerçekleştirmek için gösterilen biteviye çabanın içinde, insanın bugüne ait duygularını etkileyen önemli siyasal ve kişisel sorunların hiç dikkate alınmadığını artık görüyordum.” (s. 159) Ya hadi abi ya. Bu arada dikkate alınmıyor değil, mesela patronu izin vermek istiyor Cengiz’e, nasıl rahat edecekse öyle davranmasını ima ediyor sınırları geçmeden, iyi bir çalışanını, yatırımını kaybetmek istemediğinden -aynı sınıftan geliyorlar, başarıya açlar sınıfından- her güzelliği yapmaya razı. Cengiz uğruna gençliğini harcadığı başarıyı terk ediyor? Yemez ya, karakterin öyle bir derinliği yok, karakterin yaşamında ne ABD’ye ne kendi coğrafyasına bu kadar girift bir tepki geliştirecek birikim yok, işe başlama sürecinde görülebileceği üzere başarıyla durdurduğu dürtüselliğiyle hareket etmesini gerektiren sarsıcı bir durum yok yani. Bu romanın başaramadığını Sempatizan başarmış mesela, karakterle memleketi arasındaki ilişki, karakterler ABD arasındaki ilişki, her yönüyle sıkı bir roman o, buysa Cengiz’in birtakım kıvranışları, sancıları. O bile değil, bir şeyler yaşanıyor, adam, “Haa, o zaman böyle hissettiğim için böyle yapacağım,” diye zottirik bir açıklama yapıyor, bitti gitti. Bu arada anlatım tekniğini Calvino kullanmıştı yıllar önce. Şöyle diyeyim, diyaloğun sonunda kötü şeyler olacak, anlatıcı bunun farkında ama çaktırmamaya çalışıyor, durmadan anlatıyor hikâyesini. Binbir Gece Masalları mı oldu şimdi, peh.

Kötü roman ya, iyileri varken zaman ayırmamalı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!