Tahirîlerden bir Tahirî, Naci Çelik, incelemelerinin “devrimci, ilerici bir yorumla kendi gerçeğimizi arayan, kendi oluşumumuza ışık tutmak istediği” söylenmiş arka kapakta. Çelik iyi bir polemikçi, tartışmaya değer düşünceleri var, üslubu taş gibi sert. Kemal Tahir’in gözlükleriyle bakıyor edebiyata, Tahir’in başarabildiğini diğerlerinin başaramama nedenlerini kurcalıyor, eleştirdiği romanların memleketin durumunu ıskaladığını düşünüyor. Anadolu insanının, köylünün, kasabalının tarihsel, ekonomik durumunun altındaki nedenlerin irdelen(e)memesini merkeze aldığı eleştirilerinde edebiyat tarihi metinlerini de bombalıyor ara sıra, romanlar kadar tarihler de kusurluysa bundan Cumhuriyet’in yol açtığı kırılmayla Batı’ya endekslenen rejim, rejimin beslediği, güdülediği bürokrat tipli araştırmacılar, yazarlar sorumlu. “Açıklama” bölümünden gelelim, Çelik’in kişisel mücadelesiyle başlayalım: “Şu sıralar, bizde, eleştirinin okuyucuyla ilişki kurmasından çok, yazarla diyalog kurmasından yanaydım. Eleştirmenin okurla bağlantı kurabilmesi, önce, yazarların yaygınlığını aşan yayın organlarına sahip olmalarını gerektirir. Sonra da inanılır, yol gösterebilir dünya görüşünde olmalarını. Elde böylesine nitelikler pek olmadığından, ben bir eleştirmen adayı olarak, çokluk yazarlarımıza kuşkularımı anlatan yazılar denemekteydim. Eleştiri denemelerimin birkaçı ortalıktaki edebiyat dergilerinde yayınlandıysa da; Yeni Ufuklar, Yeni Dergi, Dost, Varlık, Yeni Edebiyat adlı bu dergilerin türlü gariplikler taşıyan sınırlamaları beni tamamıyla yersiz bıraktı. Söyleyebileceğim en küçük şeyleri bazı gazetelerin kısa haberler sütununda vermek istediğim halde oralarda da fazla durdurmadılar. Böylece beş, on yazıyla edebiyatta hatıra olmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldım.” (s. 19) Kilometre taşlarını seçmeye karar vermiş Çelik, belli başlı metinler üzerinden romanın doğmadan çıkmaza girmesinin Batıcılık sonucu olduğunu, romanın ne anlattığının daha iyi belirmesi için romancının “görevini saptamak”, oradan tekrar çözümlemelere gitmek gerektiğini anlamış, ardından “Cumhuriyet inkılâplarıyla romancının (genel olarak sanatçının) iyice kıstırıldığını” görmüş. Tahir örneğinde daha belirgindir bu sanıyorum, mesela Yakup Kadri söz gelişi otosansürden başka çıkar yol göremediyse de memleketin gerçeklerini Çelik’in “istediği gibi” anlatmayabilirdi zaten, Çelik’in ele aldığı her yazar için geçerli bu, yoksa kısmen övdüğü bir yazar, örneğin Reşat Nuri Güntekin diğerlerine göre daha başarılıysa ele aldığı meseleyi, ülkenin “gerçeklerini” Çelik’in istediği biçimde eşelediğinden. Belli türde, belli biçimle, insana belli bir biçimle yaklaşan roman başarılı, kıstas bariz. Bir romanı bir daha aynı biçimde yazmaması zayıf bir argüman olarak kalıyor açıkçası, Güntekin’in yaklaşıp uzaklaştığı bir başarı mı bu? Misyon biçilmiştir yazara, bunu göz ardı etmeden değerlendirmemiz gerekiyor Çelik’in savlarını, tabii Tahir’in Güntekin’e duyduğu sevgiyi de gözeterek. “Araştırma genişledikçe son yılda romanların bir hesaplaşmayı doğurduğunu gördüm. Hesaplaşma romancıyla romancı arasındaydı en başta. Sonra romancıyla bilinen gerçeklerleydi. Görevini yerine getirenle, görevden sapanı, kaytaranı bir araya getiren romanlar dizisiydi son yılın romanları.” (s. 11) Son paragrafta eleştirileri yazdığı sırada düşünce alışverişi yardımında bulunan romancı Kemal Tahir’e ve hikâyeci Selim İleri’ye teşekkür ediyor Çelik, ardından “Romancının Görevi”ne geçiyor. Önce romanın doğuşu, Dekameron benzeri metinlerden, yazarın anlatma özleminden fırlamış roman, hani Salâh Birsel “hotorot anlatmaca” mı ne diyordu Tahir’in dış monologla dolu romanları için, temelini vebadan kurtulmak için şatoya matoya kapanmış soyluların anlattıkları hikâyelerde arayacağız. Çelik’in eleştirilerine geçiyorum doğrudan, isim isim ilerliyor Çelik, örneğin Hisar’ın eserlerinde İstanbul soyluları var ama o günlerin özlemiyle birlikte, insan olarak değil. Nezihe Meriç “Atatürkçü, batıcı, ülkücü”, dünyasını yanlışsız verebilmiş ama Korsan Çıkmazı‘nda büyük şehir aydınının bizim insanımız olmadığını belirtmemiş mevzuyu bilinçle ele almadığı için. “Demek istediğimiz büyük şehir aydınının Tanzimat’la yozlaştığı, cevherinden Cumhuriyet’le büsbütün koptuğudur.” (s. 17) “Şehir aydını” müstakil bir yapı olarak ortaya çıkmıyor diğer yandan, Çelik’in eleştirdiği değişimlerin sonucu aynı zamanda. Araya girmeden anlatayım, elbet tartışılmıştır, aktarmakla yetineyim. Türkiye’yi İstanbul’dan görme hastalığına tutulan metinler Anadolu insanıyla ilişki kuramamıştır, İstanbullu insan “insanımız” değildir, romanın ilk örneklerinden beri yanlışın peşinde koşulmuştur. Ahmet Midhat, Mehmet Rauf, bunlar zaten emeklemeye yeni başlamış bir türün öyleli böyleli, sorunlu örneklerini vermekten öteye gitmemişlerdir de Cumhuriyet sonrası yazarların tembelliklerine, örneğin Orhan Kemal’in “köylüyü köyünde iken yazmaması”na ne demeli, Yaşar Kemal’in “dünya kurması”yla aslında gerçeği ıskalamasına? Kemal Tahir daha sosyologların, tarihçilerin gereken çalışmaları yapmadıklarını söyler, romancı ne edecektir? “Eldeki malzemenin yetersizliği romancıya ağır şartlar altında çalışması gereğini hazırlamıştır. Romancı memleketinin meselelerine bir iktisatçı, bir sosyolog, bir felsefeci gibi eğilecek; ama mutlaka bir romancı gibi bakacaktır.” (s. 19) Anadolu insanıyla diyaloğa girmeye yol açar, oysa romancılar “insanımızı” aramamışlar, onunla diyaloğa girmeye yanaşmamışlardır, yazdıkları “Batılı Türk”tür. Batıcılık sebebiyle. Köy romancılarını da aynı sebeple eleştirir Çelik, onlar kentli, Batılı okurlar için yazmışlar, köyün sorunlarına değinirken hatta köyü bir ayna gibi yansıtırken köylünün gerçeğini, düşüncesini değerlendirmemişlerdir. Kentli ne yazmıştır, Yakup Kadri mesela: “Gerçeğin yerine, yönetimce isteneni yazmışlardı. Yakıp Kadri eserlerinde aydının Anadolu insanıyla anlaşamadığını yansıttı. Aydını Anadolu insanından kopartanı yazmadı ama.” (s. 20) Diyalog kuramamanın dram olduğunun farkında, diyalog kurmanın gereklerini düşünmüyor. Bu eleştiri biçimiyle Şükrü Erbaş’ı da bombalayabiliriz, şiirinin sonunda köylülerin nasıl kurtarılabileceğini sorması Erbaş’ı kurtaramayacaktır. Yaşar Kemal romanını kurarken büyük şehir aydınının zevklerini ön plana almış, birtakım ilkel konuları üslup çalışmalarıyla uzatmıştır, ondan da gelmez insanın gerçeği, en fazla doğanın gerçeği gelir, “doğa romancısı”dır Kemal. Orhan Kemal’se küçük insanı anlatmış, o da dışarıdan görüldüğü kadarıyla. Peyami Safa “doğruları sezmiş, Batı’nın yozlaştırdığı bir burjuva olarak hıyanetle harcamış, onu bunu komünistlikle suçlayıp kendini satmıştır”.
“Türkiye’de Roman” bölümü Çelik’in tarihçesi, Tanzimat’ın koparıp attığı Türk sanatına eğilme tavsiyesiyle başlıyor. Tahminleri var Çelik’in, tezkirelerde yalnızca şairlerin hayatları olmasa gerek, Divan nesrinin halk edebiyatıyla bağını ortaya çıkarıp cevheri orada bulma şansı varsa oralara mutlaka bakmalı. Devam eden bölümlerde çevrilen Fransızca romanların zırtoluğundan bahsediyor Çelik, üçüncü sınıf romanlarla sakatlanan bir roman anlayışı doğmuş, toplumsal eleştiri namına hiçbir veri kullanılmamış ilk romanlarda, hani arızalara şöyle bir değinilmesine rağmen. “Daha çok doğu edebiyatının beslenme kaynağı olan esaretin bizim hayatımızda insanî biçime sokulmasına çalışılmıştır. Romancılarımız kurumun yanlışlığını gelişen insan hakları kavramına aykırılığını, bizim hayatımızda niçin insanî biçime büründüğünü açıklamamışlardır.” (s. 36) Doğal olarak açıklayamamışlar, olmayan verilerle çıkarım yapamamışlardır demek daha doğru sanki. Hüseyin Rahmi sosyalizmle alay eden romanı nedeniyle hemen çarmıha gerilir, zaten yoksulların, cahillerin gülünçlüklerini ele alır yazar, nasıl kurtulacaklarını değil. Piyasa romancılığı ortamı hepten pis etmiştir bu arada, yozlaşmaya hazır küçük burjuvaları fişeklemiş, bayağılıkla doldurmuştur rafları.
1960-1970 arasında yeni romancı yetişmediğini söyler Çelik, ardından dergilere, edebiyat tarihlerine geçer, eleştirilerini sürdürür. Alıntıyla bitirmece: “Türk romanı, Kemal Tahir gibi onurlu bir adın yol açıcılığında ilerici, kendi tarihi ve ulusal değerini kavramış bir hedefe varmıştır. Kemal Tahir’in kuşakdaşı romancılar paslı oklarıyla bu hedefi delik deşik edeceklerini sanmaktadırlar. Ne yazık ki bu hayın çaba romanımızın tek başına Kemal Tahir’le yürümesine sebep oldu. Hikâyeden romana geçmeye çalışan adların tek tük değişik yönlü titrek ışıklı çalışmaları bir yana.” (s. 51)
Ketebe basmış en son, bende 1971’de Türkiye Defteri Yayınları’nın bastığı var. İlgilisi kaçırmasın.











Cevap yaz