Sait Faik Abasıyanık – Balıkçının Ölümü & Yaşasın Edebiyat

Muzaffer Uyguner hangi öykülerin toparlanıp hangi kitaplara konduğunu söylüyor önsözde, bazı öykülerin başına gelenlerden de bahsediyor, örneğin “Mürvet” Büyük Doğu‘da “Şopar Hüseyin” adıyla yayımlanmış, öykünün baş tarafına Sait Faik’in yazmadığı bir buçuk satırlık bir cümle eklenmiş, ayrıca birkaç paragraf çıkarılmış ve sonda da bir kırpma yapılmış. 1946’da Fahir Onger’e yazdığı mektupta durumdan yakınıyor Sait Faik, toplamda üç dört öyküsü yayımlandıktan sonra bir daha ilişmiyor Kısakürek’in dergisine. Yazıda mektuplardan üç kez bahsediyor Uyguner, hani elinde Sait Faik’in mektupları olanlar gönderirlerse serinin son kitabına falan konur. Konmasın, kendileri bastırsınlar yahu, bir şey yapsınlar, yazarın nesi varsa çıksın piyasaya. Dedikten sonra öyküler, Sait Faik’in gençliğinde yazdıkları. Kitaplarına almamış, yazarın kitaplarına almadığı öykülerin yayımlanmasıyla ilgili görüşlerini serinin başka bir kitabının önsözünde belirtiyordu Uyguner. Görüldüğü üzere yayımlamakta bir sakınca yok, seyri baştan sona bilmeli. Lise yıllarında sıkı yazıyor Sait Faik ama esas yirmili yaşlarının ortalarına doğru buluyor sesini. İlk öyküleri bildiğimiz Sait Faik öyküleridir aşağı yukarı, iki farkla: Sait Faik henüz “yaşamamıştır”, bildiği kadarını basitçe yazar. Salıncaklar, işçiler, denizin çağırışı. İzleri vardır anlatacaklarının, en azından bulmuştur ama işleme çalışmalarından sonra çıkaracaktır asıl. Sonrasına bakıp öncesine acemi demek de doğru değil, arıyor yazar. Bulacak. Çoğunluğu sağlayanları bulmayı diyorum, yoksa “Paşa Hazretleri” başlı başına buluntu değil mi, belli bir istikameti tutturunca mı olduğunu söyleyeceğiz yazarın, hayır. İdris’in sandalıyla yirmi kilo çinekop yapmışlar, sonra İdris çıkıp balıkları satmaya gitmiş, anlatıcı bir sigara istemiş köprünün küpeştesindeki adamdan. O tamam, adam sandala binmek isteyince o da tamam, peki adamın paşa çıkması? Önce ciddiye almıyor anlatıcı, mirlivanın kim olduğunu öğrenince üstüne başına çekidüzen veriyor, adamın neden o yaşta balığa çıktığının hikâyesini dinliyor. “Yağmurlu Hava” tam yerine rast getirip manzara konduran Sait Faik’in ölçüyü tutturduğudur. Utanıyor anlatıcı, yapmamalıymış ama olmuş, o hava yüzünden. Üç beş bardak bira içmiş, dışarıda müthiş bir yağmur, çıkıp yürümeye başlıyor ve üstündeki su geçirmez kumaşa rağmen su içinde kalıyor. Kalır, ta uzak çayırlar da toprak yollar da kalmıştır, ozon kokusu oraları da sarmıştır, Beyoğlu’nu kim bilir ne yapmıştır. Herkes güzel gelir anlatıcıya, yağmur altında öyledir, kar altında öyledir, bir de sarhoşluk, “tatlı delilik”, o garip fikir kaç gündür düşündürüyor anlatıcıyı, okuduğu kitap, yürüyüşün güzelliği. “Dünyayı ne iyilik, ne kötülük, ne zevk, ne zevksizlik, ne edebiyat, ne rezalet, ne aşk, ne behimilik hiçbir şey kurtaramıyor. Hergün biraz daha acıya ve kedere gidiyoruz. Aptalınki de bir tecrübedir. ‘Dünyayı güzellik kurtaracaktır.’” (s. 57) Nedir, güzel bir kızla yan yana düşer anlatıcı, kızın Fransızca konuştuğunu duyunca hemen maruzatını dile getirir. Kızın bakmasına gerek yoktur, eğer ki o sarhoş adamı dinlemeye niyeti varsa yürümeye devam etmesi yeterli. Yürüyor, anlatıcı tiradına başlıyor, dünyanın güzelliğinden, sevdiği kızı o kıza benzettiğinden bahsediyor, ardından Baudelaire’den bir şeyler, ulan dünya ne güzel be, sarhoşun tatlı saçmalaması. Genç kız hızlanıyor, Taksim”deki apartmanların birinin önünde yüzünü arkaya çevirmeden elini kaldırarak bir selam veriyor, kapıdan içeri giriyor. Anlatıcı mesut, hava güzel, bir yağmurlu öykü daha, “Millet Bahçesi”. Taksim’den Şişli’ye doğru tramvay arabasında seyahat, bazen bütün yabancılar Pangaltı’ya kadar samimi bir sohbete dalarlar, bazen de herkes somurtur, kimse birbirinin yüzüne bakmaz. Uzun yolculuklarda birbirlerini tanımayan insanların kaynaşmaları ne güzeldir, anlatıcı keyiflenir düşününce, bir anda samimiyet kurulur da muhabbet başlar, on dakika sonraysa her şey bitebilir. “Bu nevi küçük, alaminüt ve süreksiz dostlukların insan ruhuna yaptığı tesir harikulâdedir. Eve daha şen, daha az yorulmuş gidilebilir. Merdivenler ıslıkla çıkılır. Kırk senelik karı kucaklanabilir.” (s. 62) Taksim bahçesinin ışık tertibatı, inilmiş tramvaydan, anlatıcı oralarda dolanıyor, belediyeye tavsiyede bulunuyor. Ağırlığa göre yanan ışıklar mı olsa, iki kişi yürüyecek de öyle aydınlanacak ortalık, neden olmasın. Var bu öykü Sait Faik’in kitaplarından birinde, belki daha farklı, bakmadım. “Teşekkür” babaya veda öyküsü, alıntıdan sonra Sait Faik’in edebiyatla ilgili yazılarına geçeyim: “Onun son zamanlarda bile her şeye alâkası bakiydi. Ölüm, bence bir alâkasızlıkla başlar ve biter. Bazı, gün ortasında, dipdiri, rüzgâr arkamdan iter vaziyette öldüğüm olmuştur. Bütün alâkalarım kesilmiş olur. Bu bir saat devam etse tam manasile ölmüşümdür.” (s. 67) Ey, “Sevgiliye Mektup” varmış daha, yazarın anlattıklarıyla arasına koyduğu mesafenin uzayıp kısalmasıyla ilgili. Birtakım şeyler başkalarına anlatıldığı zaman onların üzerinde tesir bırakmıyor, oysa en küçük bir manzara, bir olay bile anlatıcının üzerinde ne tesirler bırakıyormuş, dile gelmiyor. “Bizim Orhan” böyle anları sabitlermiş şiirine, onun dediklerini mi yazmalı, oysa “sensiz ve kâğıt kalemsiz” çok şey konuşmuş anlatıcı, beğenmiş olacak ki kalem kâğıt aramış, işte oturmuş, yazıyormuş. Neler etkiliyor anlatıcıyı o günlerde, sevgilisinin yazıcılara karşı tuhaf sempatisi ve patronu, o biçimsiz herif. “Bu insanları sevmek sözü hayali bir şey değil ama, galiba biraz teorik. Yoksa öyle insanlar var ki kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçebilirse ve bunu yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için mazur görürüm.” (s. 76)

Koskoca bir kaymakamlık, köy değil, nahiye değil, Yakacık’tan inen asfalt yol şimendifer köprüsünde bitince “en kör azap”. Kapıların önüne tütünler dizilmiş, muhacır evlerinin içi görünmüyor, her yer toz toprak. Çamaşır suları dökülüyor, gölgeliklerde çubuk içiyor ihtiyarlar, yangın yerlerini baldıranlar basmış. “Bereket versin denize. Güneşin içinde tertemiz pırıldayan adalarla Anadolu sahili arasında uzanan masmavi su kitlesine. Bereket versin ona… Yoksa Kartal, bu pisliği içinde günün birinde değil yalnız evlerile, çocuklarile, merkeplerile, ihtiyarlarile toz haline gelecek.” (s. 101) Beton oldu Kartal, her yer gibi. Tasvirleri pek hoş Sait Faik’in, Hür Gazete‘de yayımlanan “Tavan Arasından” yazıları. Osman Cemal’in Çingâneler‘ini öyle böyle övmeyen bir yazı, ardından Memduh Şevket Esendal’a uzaktan duyulan hayranlık yazısı, nihayet yeni neslin eskiyle mücadelesi. Türklük geçmez onların metinlerinde bir kere, eskiler hâlâ piyasadadır, üstelik yererler yenileri. “Bize, bitişik eski, nesille aramızda Amazon nehri kadar geniş ve tabii bir engel var. Hududumuzu, miyop gözlü kongre diplomatları mevhum noktalarla çizmedi; büyük bir sosyal zelzele, eski kafalarla yenileri arasından bir kara saban gibi geçti.” (s. 121) “Tanzimat’tan Büyük Harp başlangıcına kadar” edebiyat acizdir, sefil bir iflâstır, eşsiz bir apışma felâketidir, bir kere Batı’nın üçüncü sınıf yazarları örnek alınmıştır, oysa hem Şark hem Garp hem de anavatanla ilk defa temasa Sait Faik ve aynı nesilden sanatçı arkadaşları geçmiştir, onlar okumuşlardır Sokrates’i Freud’u, yeniliği onlar getirmişlerdir. Münekkitler anlamazlar, bilmeye, öğrenmeye niyetleri yoktur, üfürür dururlar, ciddiye alınacak gibi değildirler. Ataç’ı eleştirir Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı’nı eleştirir, kalemine dolar geriliği, sahteyi savunanları. Balıkçı’yla tartışmalarının gerekçesini merak ediyordum kaç yıldır, Sait Faik uzunca anlatmış. Meraklısının elinden öpsün. Bulunup okunsun bu kitap, kökleri görsün okur.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!