Mistisizmi Şakar’dan, Yalsızuçanlar’dan gelen hattın üzerinde, anlatıcının kendini aramak için kurguyu evirmesi bayat, yanında iyi hikâyecilik: Yazgıç’ın metinleri. Şiir düzyazıyla açılıyor, “Yük”te geçilen üç karanlık, alacakaranlığa açılan gözler, vakti bildirmeyip ismini de duyurmayınca gözyaşı. “Kafesini Unutan Kuş”ta “bir büyük maviyi yutan kuş” aşağıda yoksul bir köylüyü görüyor, devamlı besmele, bir avuç tohum. Kuş hayatın ve ölümün zıt anlamlı olmadığını, doğunca kulağa okunan ezanın cenaze namazı için olduğunu söylüyor, sonra bir rüya sekansı, biçilen göğekini, uyanınca tohumları sabitliyor, tohumların işaret olduğunu belirtiyor. “Sarmaşık”ta Nehir Saçlı Islak isimli kız ağaçlara hiç bakıp bakmadığını soruyor anlatıcıya, anlatıcı kendi kendine aynı soruyu soruyor, rüzgâr esince yapraklar hışırdayıp soruyorlar yine, ağaçlara baktı mı? “Kalb ve Kalp”, aşkın bir çöl olduğuna, herkesin kendi çölü kadar ağlayacağına dair. Gelenek gümbür gümbür: çöl, yürüyüş, keşiş kararlılığı, döngü, aşk. Her adımında bir öncekini unutan karakterin işi: “Yürüdü… Yürüdü… Ta ki yol ortasındaki o sarı lekeyi görene kadar. Sonra durdu. Hayret içindeydi… Bunun gerçek olduğundan emin olmak istercesine, çömeldi ve lekeye yakından baktı. Ona dokundu. Evet… Evet, bu gerçek bir lekeydi. Fakat bu lekeyi, yolun ortasına kim bırakmış olabilirdi?” (s. 13) Yoldan çıkıyor, nefesi kesilene kadar koşuyor, bir ağacın dibine yığılıyor. Manzara değişmiş, bütün dünya gökyüzü, deniz ve ağaçtan ibaret, nihayet nereye gittiğine dair fikri var. Kısa metinler. Sembolleri çözmece ya da balık sadece bir balık, belki ikisinin arasını o kadar açmamalı, bir şey başka bir şeyin yerine geçmeden önce bir şey. “Mecaz”da zirveye çıkıyor bu tutum, ressamın dudakları titriyor, o resimleri yaptıran anlatıcı mı? “Henüz imzasını atmadığı tuvalde resmettiği ceninin kalbine sapladığı bıçakla az önce bileklerini kesmişti. Lakayt tavırlarımla çileden çıkan ressam saklamaya çalıştığı kanlı elleriyle yakama sarıldı. Kan içinde kalan beyaz gömleğim onu neşelendirdi.” (s. 15) Anlatıcı ona da mecaz diyecek herhalde, bir şeylerin mecazlığı. “Gölgelenmeler” camdan bakan anlatıcının masanın üstünde arayıp bulamadığı ellerle birlikte manzaranın, mikro anlamın hikâyesi: anne bir bardak çay getirip bırakıyor, anlatıcı biraz içip kalanını saksıya döküyor, bir karga geçiyor pencerenin önünden, kargaların öykülerdeki yerleri, karşı apartmanda “kiralık” yazısı, yazının az altında, sonradan eklenmiş “değildir” yazısı, bir motosiklet kazası ama küçük kıza göre üzücü çünkü bir ceset bile yok, anne alışverişe çıkıyor, demlikte biraz çay var, mahallenin kedisi bir yere, elli altı model şevrole başka yere, anlatıcının muhatabı kimse apartmandan çıkmış, girdiğini nasıl kaçırmış anlatıcı, muhatap cama bakmış olmalı. Anne dönüyor, mutfakta anne sesleri, annenin anlatıcıya neden o kadar sessiz olduğunu sorması. Hiçbir şey yok. Susmaya devam edecek anlatıcı. Kuruyorum, bulutlar nereyi gölgeliyorsa devinim orada, cama düşmeyen güneş sıcağa boğmuyor ortalığı, hareket. “Bana Dair”de alan biraz daha geniş, mesele biraz daha arayış. Anlatıcı bir yerlere sığınamıyor, açıkta kalıyor, bütün şehri sokak sokak dolaşıp sabahı bankta karşılıyor. “‘Ben’ bana yük olmamalıydı. Gel gör ki ne kadar kaçarsam kaçayım ‘ben’i hep yanımda buluyordum. Kurtulmalıydım kendimden. Mesela, onu tanımadığım bir kapıya bırakıp kaçmalıydım. Orta yaşlı çocuksuz bir kadın tarafından bulunup, evlat edinilmeliydi. Tabii ki öz çocuğu gibi büyüteceği, üveyliğinden hiç bahsetmeyeceği ‘benliğime’ isim vermeliydi. Bu ismin Abbas olmasını istiyordum.” (s. 19) Ben başkası, anlatıcının kurduğu odur artık, kurulu olduğunu bilir, bir başka benliği doğurur, iç içe geçmiş benliklerle dolar dünya. Dolmaz, anlatıcı rüyalarını ve günlerini hatırlama fikrinden rahatsız olmaz artık, başka benliğin çıkmazını görünce beniyle barışır. Kopyaya, çoğalmaya lüzum yok, insan kendiyle ne halt edeceğini bilmeli, keşfe çıkmalı bunun için. “Başlamak” yine keşif, keşiflerle dolu öykülerden biri. Muhatap olarak biri, anlatıcı ona hitap ediyor, trafik kazasından sonra “o”nunla karşılaşan muhatap bir kez göz göze gelmiş ama anlamış, onu “o”ndan daha iyi tanıyan kimse yok, ancak “o” anlar da neyi, tam gaz ilerleyen otobüste ölüme el sallamayı mı? Taşıt ama hadi otobüs olsun, anlık kuruyor anlatıcı, onunki de lafmış, otobüsten başka bir şey olur muymuş o taşıt? Gırgırı kesip hikâyeye dönüyor, her şey bir yanlış anlama üzerine kurulu, boşluk uğul. Hikâyeyi kuran sözcüklerin ayrı ayrı parlatılması, bir hikâyeyi sözcükler sağlar. “Evet, evet saklandığınız, hatta tam aksini umduğunuzu içtenlikle düşündüğünüz halde kendinizi göstermeyi başardığınızı vehmediyor ve bu vehmin pençesinde yüzlerce kelimeyi kâğıda ardarda sıralıyorsunuz. Bir yandan da bunları size düşündüren asıl hadiseleri hep es geçiyorsunuz. Kaçış yetmiyor size, illa bir teselli bulmanız gerekiyor. Nitekim buluyorsunuz. Kendinizi saklarken göstermeye çalışmanız, derdinizin varlığını vurgularken ondan hiç bahsetmemenizle doğan boşlukların sizde karşılıkları var. Ayrıca bütün bunları yazmış olmak da bir deneyim sayılabilir. Günah çıkarmaktan bahsetmiyoruz. Çünkü aslında hiçbir şey anlatmadınız. Susmak da değil. Belki de sırf yazmak için yanlış anlama ilacına sarıldınız. Neyse işte. Olan oldu. Gayrı olmamış hale dönüştüremezsiniz zaten. Mürekkep kâğıda aktı. Onu da kaleme döndüremezsiniz.” (s. 25) Otobüs, “DURMAYACAK” yazısı hoş, ardından yine bir uyanış zira bütün bunlar rüya, bütün bunların rüyalar âlemine yığmak bu dünyada bir gerçekliğin karşılığı, gerçekliğin sağlaması, insan burada hakikat nedir biliyor ya da orada, hangisi daha “doğru geliyorsa”. Sözcüklerin olmaması, sözcüğe gelmeyen anlam bir tür ideal olarak karşımıza çıkıyor “Yırtık Bir Harita”da çünkü aşk var, Leylâ’dan daha Leylâ, Mecnun’dan daha Mecnun olunacak, hissi anlatmak için hiçbir sözcük bulunmayacak, öyle bir dert. Anlatıcı fotoğraflara bakıyor, kendisi hakkında hiçbir ipucu sunmayan eski pozlar, gaflet uykuları, en derinine esir düşüyor. “Gözlerim bir bakışsızlık çölünde kendisiyle aynı manada buluşabilecek gözler arıyor. Kulaklarım seslerin atlas kumaşını.” (s. 33) Lirik. Uçurum kadar derin sözcükler arayışta, asgari hikâye için biraz daha yolu var, beş milyon üçüncü kez okumak için aşkı, adres bu öyküde. Hangi metinlerle yan yana konur, taklasız Seyit Göktepe belki. Benzer duygulanımlar, benzer ameliyat, insanın içini açıp bakmaca. İnsanın içine bakma ânının hikâyesi olunca mevzu, o eşelemenin, içi geçmiş bir tekniğe, bir öykünmeye varıyor ki varmış. Kendimi atacağım öne, Bülent Ayyıldız yenilikle ilgili muhabbette, “Millet seni neden okusun?” diye sorduğunda, “Okumasın,” demiştim. Söylenen belli, bilmeye uğraşıyoruz ki aynılarını, benzerlerini söylemeyelim, söylüyorsam okumasınlar. Elbet söylenir, elbet edebiyattır, olur ama can sıkıntısını giderecek bir şey bulunmuyor o durumda. Diğer kitaplarını henüz okumadım Yazgıç’ın, denk geldikçe okurum ama bilmeye uğraşır mıyım, sanmam. Son bir alıntıyla bitireyim, “sözleri sükût değirmeninde un ufak olan, bir masalın izinde giden kelimeleri iki menzilin arasında bir eşkıyanın pususuna düşebilecek” anlatıcıdan yine: “Fotoğraflarım. Onları yakarsam kendimi de yakmış sayılır mıyım? Yırtsam yüzüme bir kırışıklık daha yerleşir mi? Onları unutsam hiç var olmadıklarını iddia edebilir miyim? Hayır… Hayır… Hayır… Bu donuk dörtgenler, ne ebedi gençliği vaad edebilir ne de ihtiyarlamayı becerebilirler. Ne hatırlamayı ne de unutmayı kolaylaştırabilirler. Onlar arasında bir gaflet uykusu aramak, zihin açıklığı sağlayabileceklerini ummak kadar ham hayal.” (s. 35)











Cevap yaz