Catherine Nixey – Kasvetli Çağ: Klasik Dünyanın Hıristiyanlar Tarafından Yıkılışı

“Giriş”te Damaskios’un altı arkadaşıyla beraber Atina’dan ayrılmak zorunda kalmasının nedenlerini anlatıyor Nixey, yolculuğun Doğu’daki bilge kralın topraklarında sona ereceğine değinip Hıristiyanlığın yıkıcılığının özetini sunuyor. Son bölümde Damaskios’un hikâyesine dönüp çemberi tamamlıyor, aradaki on beş bölümü sonraya bırakıp çizeyim çemberi: MS 529’da Bizans İmparatoru İustinianus’un yasaya göre paganizm çılgınlığına hizmet edenlerin öğretmenlik yapmasına izin verilmeyecekti, üstelik henüz vaftiz edilmemiş olanların kutsal kiliselere kendilerini tanıtmaları gerekiyordu, yoksa sürgüne gideceklerdi, eğer biri vaftiz edilip ardından pagan âdetlerine dönerse de idam edilecekti. Akademia kapanıyor, üç yıl boyunca gizli gizli sürdürülen -erkeklerin eylemsiz bir hayata erdem adını vermesini eleştirir Damaskios, köşelerinde oturup adalet, ölçülü olma felsefesi yapanların harekete geçtiklerinde kendilerini rezil ettiklerini söyler, tam bir hareket insanıdır yani- eğitimden sonra göç etmekten başka çare kalmıyor filozoflar için. MS 312’den itibaren yasalarla sınırlanan özgürlük çok daha önce tehlike altına giriyor aslında, pagan dünyanın heykelleri parçalanıyor, metinleri tahrif ediliyor, Hıristiyan topluluklar mekânları basıp yağmalıyorlar. İşin ekonomik ve siyasi boyutuna hemen hiç değinmiyor Nixey de besbelli: dönümlerce toprağı olan soyluların evleri, nice zenginlik barındıran tapınaklar basılıyor, filozofların cahillikle itham ettikleri ayaktakımı alacağını alıyor da asıl güç ve varlık kiliselerde toplanıyor yavaş yavaş. Diğer yanda Aziz Antonius‘un kurulmasında önayak olduğu manastırlar var, Tanrı’ya yoklukla, basitlikle ulaşabileceklerini düşünenlerin eriştiği delice mütevazılığın yeri. Kültürün ortadan kaldırılışına odaklanıyor Nixey, mevzunun politik, ekonomik bir incelemesine denk gelirsem yapıştırırım buraya. Neyse, Atina’dan önce İskenderiye var, Hypatia’nın korkunç biçimde katledilmesinden sonra zulüm iyice artınca –filmde tansiyonu yüksek sahneler var, isyandan kısa süre önce Hıristiyanlarla paganlar arasındaki çatışmalara bakmalı- Damaskios kaçmaya karar veriyor, gizlice Atina’ya gidiyor, üzerinde Hypatia’nın giydiği aynı sade pelerin. Atina’da Kilise’nin etkisi görece düşüktür, en azından kimsenin derisi kırık cam parçalarıyla yüzülmez ama pagan şenlikleri yasaktır, muhbirler hemen yetiştirirler olan biteni, ceza olarak sürgüne gönderilir insanlar. Yine de birkaç eser üretmeyi başaracak kadar uzun süre kalabilir orada Damaskios, yıkım tapınaklardan felsefeye sıçrayana kadar. Yasa 1.11.10.022 olarak bilinen yasak Edward Gibbon’ın dediğine göre barbar istilalarının tümünün Atina felsefesine verdiği zarardan çok daha fazlasını vermiş, Karanlık Çağ’ın Avrupa üzerine çökmesi. Yeni-Platonculuk tartışmaları sürüyor o sıra, sofralar kurulmaya devam ediyor ve “Hıristiyan” sözcüğü yer bulmuyor metinlerde, “mevcut durum” veya “geçerli koşullar” deniyor, “taşınmazları hareket ettiren insanlar”, “akbabalar”, nihayet “zorbalar”, “Devler” ve “Tepegözler”. İnsan eti yediklerine göre. Hıristiyan yöneticiler çok rahatsız oluyorlar filozofların tutumlarından, nihayet malum yasa çıkıyor, İran’da Kral Hüsrev’in düşünürlere verdiği değer kulaktan kulağa yayılınca marş. Büyük bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyor Atina’dan göçen yedi filozof, yoksullara çok daha acımasız davranan, birden fazla eş alan Persler ölülerini eski Zerdüşt geleneklerine göre köpekler yesin diye toprağın üstünde bırakıyorlar, Yunan kültüründe son derece utanç verici olaylar. İlyada ruhların Hades’e fırlatılmasıyla, bedenlerin köpekler ve kuşlar için ziyafet olmasıyla başlıyor, filozofların tiksintisi anlaşılabilir. Dönmek istedikleri zaman Hüsrev biraz daha kalmalarını rica ediyor ama duramayacaklar, Roma topraklarına ayak basmak ölüm anlamına gelse bile dönecekler. Hüsrev o sıra İustinianus’la barış anlaşması imzalıyor, şartlara filozofların evlerine güven içinde dönmelerini, herhangi bir görüşü kabul etmeye zorlanmamalarını, hayatlarını huzur içinde geçirmelerini koyuyor. İustiniaus’un imzaladığı tek hoşgörü bildirgesi Nixey’e göre. “Son bir kayıp daha vardı. Bu kayıp, diğer hepsine göre nadiren hatırlansa da, aynı derecede önemliydi. Bir zamanlar Hıristiyanlığa karşı yapılan bir muhalefetin olduğunun hatırası bile soldu. Filozofların Hıristiyanlığa karşı var güçleriyle savaşmış olabilecekleri fikri görmezden gelindi. Birçok kişinin bu şiddetli ve hoşgörüsüz dinin yayılmasından endişe duyduğu anısı gözden kayboldu. Çoğu kişinin yanan ve yıkılan tapınak manzaralarından memnun olmadığı, aksine iğrendiği fikri bir kenara itildi. Entelektüellerin yakılan kitapların görüntüsünden dehşete düştükleri ve korktukları fikri unutuldu.” (s. 234) Her yıkımdan sonra ne kadar iyi bir iş yaptıklarını yazıyor Hıristiyanlar, pagan şaklabanlığının sona erdiğinden, sırça köşklerinde oturanların alaşağı edildiğinden bahsediyorlar, tek gerçekliğin nihayet galip geldiğinden.

“Önsöz”e dönüyorum, MS 385, Palmyra. Yağmacılar çölden geliyorlar, yüzyıllardır ayakta duran Athena tapınağını kısa sürede yıkıyorlar. “İfritler ve putlar Kurtarıcının ayaklarının altında kalıyor”, Kıpti hacıların eski bir şarkısına böyle girmiş olay. Bin mil ötede, Atina Akropolisi’ndeki heykellerle aynı güzellikte Athena heykeli, Suriye çölünün kıyısına taşınmış. “Yağmacılar içeri girince bunu fark etti mi? Bir an için de olsa, mermeri taş ocağından çıkarabilen, yontabilen ve ardından bu kadar uzak mesafelere taşıyabilen bir imparatorluğun gelişmişliğinden etkilenmişler midir? Sert mermerden öpülecek kadar yumuşak görünen bir ağız yapabilen beceriye sadece bir anlığına hayran kalmışlar mıdır?” (s. 12) Sürecin başına gidelim, on küsur bölümde anlatıyor Nixey. “Roma zaferi”dir Hıristiyanlarınki, sadece kazanmakla ilgili değil, mutlak bir boyun eğdirmenin kıvancı var. Yaşamın her alanına sirayet ediyor zamanla, keşişler belli kitapları talep ederlerken ya sayfa çevirme taklidi ya da iğrenç hareketler yapıyorlar, istekleri hemen anlaşılıyor. Aziz Augustinus’un yok edişi kutsayıcı yazıları etkili, başta paganların aşağıladığı bilgisizlik adım adım çözülünce -yeni bir paradigma, yeni bir kıymet, paganlarla aynı dereceye gelmeseler de en bilge Hıristiyanlar el üstünde tutulur çünkü kadim bilgi değersiz kılınmıştır- yazılı metinler de etkilidir artık. Temizliğin lanetlenmesi, müstehcen dansların ve zengin sofraların hor görülmesi, cemaat içinde ispiyonculuğun fişeklenmesi ve nihayet şehirlerin ortasındaki tapınakların herkesin gözü önünde yıkılması. Antik dünyada insanların inancını kapsamlıca incelemiyor Nixey, alıntılara başvuruyor, genel bir çerçeve çizip geçiyor. Nedir, tapınç, saygı vardır ama sosyal yaşamı etkileyecek nitelikler o kadar etkili değildir, elbet tepki gösterir ama halk toplu bir direnç göstermemiş gibi duruyor. Asıl sorunu atlamamak lazım, şahit oldukları dehşet karşısında korkuyor insanlar, inançlarının değil de canlarının tehlikede olduğunu anlayınca, öyle gönülden değil, zorunluluktan Hıristiyan oluyorlar. İlginç bir dipnot var metinde, 1970’lerde Türkiye’ye gelen John Pollini Baba Dağ’a tırmanmış, zirveye yakın bir yerde Allah’a değil de dağın yerel tanrısı olan genius loci‘ye kurban edilmek üzere koyunlar getiren bazı çobanlarla karşılamış, antik bir usulde bir kaya yığınına dikilmiş çubukların etrafına ağlar bağlamış bu çobanlar. Pagan âdetlerden geriye kalan kırıntı.

Karanlığın yayılmasına veya aydınlığın çoğalmasına dönemin bilginlerinin tepkileri, iki cepheden de bakabiliyoruz. Aziz Augustinus “dünyanın sesi”ni yaymalarını istiyor Hıristiyanlardan, dağı taşı titretecek gücün uzlaşma isteği, affı yok, hoşgörü mümkün değil çünkü Tanrı’nın sözleri mutlak, eğilip bükülemez. Galenos’un ampirizmine dair Nixey’nin hoş değerlendirmelerine yıldız koyarak ilerleyeyim, Roma’daki deneyleriyle itibarını sağlamlaştırmıştır Galenos. “Bununla birlikte büyük Galenos’un bile ikna edemediği bir topluluk vardı. Bu, hayatlarını deneylere ya da gözlemlere dayandırarak değil yalnızca inançlarına göre şekillendiren bir topluluktu ve daha kötüsü bu durumla gurur duyuyorlardı. Bu tuhaf insanlar, Galenos’a göre, entelektüel dogmatizmin simgesiydi. Galenos başka hekimlerin mankafalılığını layıkıyla aktarmak istediğinde, rahatsızlığının derinliğini anlatmak için bu insanları bir benzetme olarak kullanırdı. Onlar Hıristiyanlardı.” (s. 49) Aynı yıllarda Roma valisi Genç Plinius’un yolladığı bir mektup vardır, Hıristiyanlardan ilk kez o kadar kapsamlı, ciddi biçimde bahsedildiği için çok önemli bir kayıt. Kısaca infiale yol açtıklarından bahseder Plinius, hani dinlerini bırakmalarına bile gerek yoktur, pagan bir nesneye saygılarını sunmaları yeterlidir ama hiçbir şekilde boyun eğmezler, biri mahkemede sorulan her soruya, “Ben Hıristiyan’ım!” diye cevap verir. Anlayamaz onları Plinius, nedir ki, Tanrı’ya inanmaya devam etmelerinin önünde hiçbir engel yokken neden arıza çıkarırlar? Geniş geniş anlatıyor Nixey neden arıza çıkarırlar, nasıl, meraklısı kaçırmamalı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!